40. Evlilik Yılı Kutlaması

40. Evlilik Yılı Kutlaması

Şimdi şunları bir tarafa yazın lütfen.
1.Ailemden üç nesildir gelen resim koleksiyonuna yaptığım ilavelerle kendime göre bir resim koleksiyonu oluşturdum.
2.İlk resmimi evlenirken almıştım.
3.Kırk yık önce evlendik.
4.Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesine yıllardır çeşitli şekillerde yapmış olduğumuz katkılardan dolayı Üniversite bana kendilerine ait Tophane-i Amire Kültür Merkezinde bir koleksiyon sergisi açma izni verdi.
5.Bunları bir araya getirince de ortaya şöyle bir durum çıktı. Kırkıncı evlilik yıldönümümüzü sevdiklerimizle beraber Tophane-i Amire ’de kutlamak ve de sergiyi sanatseverlerin beğenisine sunmak.

Buraya kadar her şey çok güzeldi. Her işte olduğu gibi planlanan hayaller nefisti. The Management Business Plan Ways and Means Commitee After Long Meetings Without Any Decisions prensibiyle hareket edip yola çıktık. Biz “Whiz Kid Manager”ler gibi sonunda şirketi batırmadık; amma, sonrasını ne siz sorun ne de ben anlatayım. Otuz yıllık iş hayatı birikimini Boğaziçi Üniversitesinde “Küçük İşletme Yönetimi” dersiyle öğrencilerle paylaşmakta olan İpek Hocam, “Bu tam benim işim” deyip olaya ortadan daldı. Koskocaman hocaya hayır diyecek halimiz yok ya. Hele bu hoca eşiniz olursa. Hele hele bu eşiniz bir de İpek Hocam olursa.

İpek bu sırada zayıflamak için Marmaris’e gitmek üzereyken yatak odasında bavul yaparken düştü ve kalçasını kırdı. Netice olarak da Marmaris’te zayıflamak yerine şişmanlamak üzere üç aylığına evde yatağa gitti. Bana kalça protezi takmışlardı. Doktor demişti ki “Artık sakın kayak kayma. Düşersin filan, sonra protezin çıkar.” Yatak odasında düşülüp kalça kırılabiliyorsa, ne kayak yapması, yataktan bile çıkmamak lazım.

İpeğin bu sergi organizasyonunu yataktan yönetmesi evdeki herkesin günde dört adet Xanax alması demek olduğunu evdeki kedi bile anladı. Nejat “Ben senaryo yazıyorum, konsantre olmam lazım” dedi. Nazlı “Ben çok çalışıyorum, işten izin alamam” dedi. Kedi “Ben hamileyim” dedi. Ben söyleyecek bir şey bulamadığım için Telli Baba’ya gidip tel adadım.

Allahtan ki bu işi bir Organizasyon Şirketi (bundan böyle OŞ olarak anılacaktır) danışmanlığında yapmaya karar verdik. Şirketin danışmanı da tabii ki İpek oldu. Şirket de bu işten çok memnun oldu. Bedavaya eleman nerede var. “Davet kaç kişilik?” dediler. Hayda nereden bileyim ben. “Git davetli sayısını çıkar öyle gel” dediler. Haydi oturduk e-posta listeleri, iPhone kişileri, Whatsapp grupları, Facebook arkadaşları, Twitter’deki takipçilerimiz vs. Döndüm geldim ve “3221 kişi olacak” dedim. “O zaman git bankadan davet kredisi al gel” dediler. Meğerse o kadar kişiyi davet edersek masrafı karşılamak üzere Koleksiyonu satmamız gerekecekmiş. O zaman da oturduk yeni bir liste tanzim ettik. Ama ne tanzim. Kavga gürültü. “O” olur “Şu” olmaz. “Onu” çağırırsak, onun “Briç” arkadaşı olan “Bunu” da çağırmamız lazım. Ama o zaman da Şuabiye yengeye de haber vermek lazım. İyi de onun gelininin kız kardeşi Burcueylülcan çağırılmadım diye alınır sonra. Sonunda kura çekmeye karar verdik. Sonuç fena çıkmadı. Yine de ufak bir eliminasyon gerekti. Mesela bizim mahallenin muhtarını listeden çıkarttık.

Gittim OŞ’e “Buyrun liste” dedim. “Ne yiyeceksiniz” dediler. Anaaaa. Doğru. Milleti aç bırakamayız ya. Tophane-i Amire’nin hemen karşısında Kabadayıları ile ünlü Tophane Tayfun kulübünün kahvehanesi var. “Canım işte oradan bir şeyler getirtiriz dedim.” İpek beni dört gün aç bıraktı. Burada İpek sıkı bir şekilde devreye girdi. “Bana değişik Catering Firmalarının (Türkçesi yiyecek-içecek tedarikçisi imiş. Bundan böyle YİT olarak anılacaktır) isim ve menülerini getirin” dedi. Geldi mi karşımıza otuz yüz bin değişik menü. İçinden çıkmak için çok iyi bir matematik bilgisi, bilhassa Matrix zekâsı lazım. Ben “Kolay” dedim. “Çorba, pilav, komposto.” Meğersem bu YİT ler öyle Osmanlı Saray Mutfağı Taamları yapmazlarmış. Peki ne yaparlarmış. Mesela, kuşkonmaz içi sardalyeyle pişmiş kurbağa bacağı veya Quechua usulü Chevice yaparlarmış. “Olur peki” dedim, “Sağ olun ama ben bu davete katılamayacağım, hiç aç değilim.” Neyseki yenilecek şeylerin muhteviyatının anlaşılabileceği bir şeyler bulundu.

YİT “Önden kokteyl yaparız. İçkileri de biz getiririz” dedi. “Ama” dediler “Şarabı siz istediğiniz gibi alın.” Manyak mıdırlar ne, yılda en fazla yarım şişe içki tüketen bendenize şarap ısmarlatıyorlar. Gittim Markete. İçki reyonlarını dolaşmaya başladım. Allah allah, ne kadar da çok şarap çeşidi varmış. Üstlerini okuyorum. Hepsinin içinde üzüm var. Halbuki ben sadece Rakı üzümden yapılır sanırdım. Düşündüm; “İstanbul Tarzı Avrupai Sosyetik Restaurantlarda şarap tadıcıları vardır. Şövalye mi ne lakapları. Öyle birini bulayım dedim.” Şaraptan anlayan arkadaşlarıma sordum. “Boş ver onları, onlar bir boktan anlamazlar” dediler. Neyse bir şarap markası buldum. Eyvah. İyi de kaç şişe alacağız. Onun da kişi sayısına göre X+Y/A gibi bir formülü varmış. Onu uyguladık ve şişe miktarını da tespit ettik. “Oh be bitti” dedim kendi kendime. Nerdeee o günler.

“Müzik ne olacak” dediler. Müzik? Nasıl yani? Ortada hafif hafif bir şeylerin çalması gerekirmiş. 2500 metreküplük taş bir salonda müzik yayını yapmak? Amerika’dan ses otoriteleri filan getirtmek lazım. Allahtan MSGSÜ’nin konservatuarı var. Oradan dünyalar tatlısı üç müzisyen bizlere eşlik etmeye razı oldu.

“Aydınlatma nasıl olacak” dediler. Aydınlatma? Çevir düğmeyi aydınlansın değil mi ya. O mekânı aydınlatmak için bir de Aydınlatma Mühendisine ihtiyaç var yahu. Neyse onu da salonu bilen kişiler olarak MSGSÜ’nin elektrikçileri halletti.

“Ohh be bitti” dedim.

“Davetiyeler” dediler. Ne yani bir de milleti tek tek davet mi edeceğiz yani. Yaz Facebook’a olsun. Öyle olmazmış; kibar değilmiş. O zaman Whatsapp’dan veya Twitter’den yollayalım dedim. O da olmazmış. Peki Instagram. Oradan anlarlar artık. “Olmaz” dediler “Binlerce kıçını başını gösteren kadının arasında davetiye kaybolur gider”. Peki Pinterest? Veya Linkedin? Veya Tumblr? Veya YouTube? “Trump mısın be adam?” dediler. Tamam anlaşıldı davetiye basılacak. İyi de davetiyeye ne nasıl yazılacak. Sonunda sevgili sınıf arkadaşım üstat Orhan Pamuğa başvurduk. “Oğlum burası arzuhalci dükkânı mı” dedi. Olduk mu mosmor. O zaman da Ayşe Arman’a gittik. “Tamam ama davetiyeye eteğimdeki yırtıktan bacağımın görünebileceği bir fotoğraf koyarsanız olur” dedi. Bu iş İpeğin aklına pek yatmadı. Bence fena olmayabilirdi. Sonunda Gülse Bilsel’e gittik. O davetiye yazmazmış. O sadece devamlı olarak aynı oyuncuların aynı karakterleri oynadığı aynı dizileri yazarmış. Tabii sonunda iş başa düştü. Bir davetiye yazdım ki, davetiyeyi alanlar teker teker telefon edip “Ne demek istiyorsun sen arkadaş” dediler. Aralarında alınanlar bile olmuş. Herhalde her gün TV de üç saat konuşup ne dedikleri belli olmayan devlet büyükleri gibi yazmışım. Hatta LCV bile koydum davetiyenin altına. Bazı arkadaşlar bunu Whatsapp dilinden yola çıkarak Lacivert olarak anlamışlar. Bazıları doğru anlayıp geliyoruz diye LCV yaptı ama gelmedi. Bazıları LCV yapmadı ama geldi. Allahtan bu durumu biz önceden sigortalatmıştık da sorun olmadı. İpek “Ben sana zaten söylemiştim bu işi beceremezsin diye ama beni yine dinlemedin” dedi. Dedi de yeni bir şey söylememiş oldu.

OŞciler “Tamam ama davetiyeleri Happening’e yakın bir tarihte yollayalım. Onun için de davet edileceklere önceden e-postayla bir Save The Date yazısı yollayalım” dediler. Gayet makul. Tabii tecrübeleri var, bu işi biliyorlar. “İyi peki hemen yolluyorum” dedim. Öyle lap diye yollanmazmış. Önce Save The Date yazısı bir grafikere hazırlatılırmış ve şık bir şekilde e-postayla yollanırmış. Neyse o da oldu. “7 Nisan 2018 de 40. Evlilik yıldönümümüzü kutlayacağız da Save The Date edelim” dedik. Bunun ne demek olduğunu da altına ayrıca izahat olarak yazdık. Soranlar oldu nerede diye. Herhalde ona göre geleceklerdi. Derken gün yaklaştı. “İyi de bu insanları nereye oturtacağız” dediler. Doğru ya hem yemeğe çağır hem de ayakta bırak. OŞ kiralık masa sandalye işi yapanları tanıyormuş. O iş de oldu. Derken YİT’çiler “yemekleri hazırlamak ve ısıtmak için bir çadıra ihtiyacımız var” dediler. Bizim dağ gezilerimizde mutfak çadırı oluyor da İstanbul’un ortasında yemek çadırı? Bizi Belediye sandılar besbelli. Sanki ramazanda sokakta iftar yemeği veriyoruz. Ne edeceğiz? Ağrı Dağından çadır mı getirteceğiz yani. Meğerse onu da kiralayanlar varmış. Biliyorsunuz, isterseniz cenazelerinizde ağlamak üzere hanım bile kiralayabiliyorsunuz. Daha neler var neler, ama yazmaktan sıkıldım valla. Yön gösteren levhalar, kapıya konan süsleme çiçekleri, seyyar portmanto. İntiba yazmak için bir sehpa ve üstüne bir defter.

vs. vs.

Siz siz olun 40. Evlilik yıldönümünüzü kutlamayın.

Not: Daha sonra deftere yazılan intibalardan bir örnek:

“Tesadüfen girdik. Tuvaletler çok temizdi.”