Acancagua

Acancagua

Yüksek ateşli bir grip geçirmekte olan sevgili liderimiz Ertuğrul ile İstanbul – Madrid – Santiago de Chile üzerinden yirmi dört saatlik bir uçak yolculuğu sonunda Arjantin’deki Mendoza şehrine intikal ettik. Derdimiz tırmanma olmadan yürüyerek çıkılabilen ve bu konuda dünyadaki en yüksek dağ olan 7000 metrelik Acancagua’ya yürüyerek çıkmak. Mendoza Ant Dağlarının doğusunda Arjantin tarafında, kurak bir tabiatın ortasında, yemyeşil parkları, geniş caddeleri, güler yüzlü ve medeni insanları ile bir milyonluk bir şehir. Ten rengimiz ve alışkanlıklarımızdan dolayı bu ortama hemen uyum sağladık. Ancak bu tatlı insanların birinin bile İngilizce bilmemesi nedeniyle “Buenos Tardes” dedikten sonra foyamız hemen ortaya çıkıyordu.

Bizi T.C.nin en önemli dağcılarından Tafa yani Mustafa ile yerli rehberlerimizin başı Martin karşıladı. Martin bize hemen karısının hamile olduğunu haber verdi. Aklı hamile karısında olan bir rehberle dağa çıkacağımız için biz de çok sevindik. Bizden beş gün önce oraya konuşlanmış olan Tafa Mendoza’yı çözmüş olduğu için bizi hemen kalmış olduğu hostele götürdü ve “kızlarla beraber kaldığını ve durumun çok enteresan olduğunu” belirtti. Daha sonra aynı hostelde kalan İsmet’e sorduğumda “Abi, orada enteresan bir şey yok ya” dedi. Otele yerleşir yerleşmez Martin elinde bir check listesiyle geldi ve herkesin malzemelerini teker teker kontrol etti ve eksiklerimizi belirtti. O gün etrafta gezdik ve dinlendik. Ve de muhterem Mendoza’lıların saat 13.00 – 17.00 arası siesta yaptıklarını, dolaysiyle de bizim de öğle tatili yapmaktan başka çaremiz olmadığını anladık. Ertesi gün eksik gediklerimizi tamamlamak üzere şehre dağıldık. Üçüncü günün sabahı Aconcagua izinlerimizi USD 220,- karşılığında aldık ve grupça Mendoza esnafını memnun ettik. Akşam ben Ertuğrul’la beraber Mendoza usulü kebapçıya gittim. Mangalda otuz çeşit et, açık büfe tatlı ve salata, soğuk et ve zeytinyağlı yemekleri yedikten sonra hesap adam başına 5.00 USD gelince Mendoza’ya taşınmaya karar verdik. Son gün Arjantin bağlarına ve şaraphanelerine gittik ve bol bol şarap tadıp hepsine çok güzelmiş dedik.

O gece grubun yabancı üyeleriyle tanıştık. Grubun muhteviyatı kısaca şöyleydi:

1. Elli yaşlarında bir İrlandalı, kendine göre bir “British Humour’u” vardı.
2.Yirmi bir yaşında Arjantinli bir genç, “yes” bile diyemiyordu. Ama en azından haddini bilip konuşmuyordu,
3. Kırk beş yaşlarında bir İspanyol, o da “no” bile diyemiyordu, ama sürekli bizlere İspanyolca bir şeyler anlatıyordu; biz de devamlı “si” deyip adamcağızın gönlünü ediyorduk.
4. Ağır bir Almanca aksanıyla İngilizce konuşan otuz yaşlarında bir Viyanalı. “Ne haber eski komşu” dedim; gariban anlamadı.
5. Tuhaf bir İngilizce konuşan Güney Afrika’da doğmuş Kanal Adalarında oturan bir Hollandalı. Böylece İngiltere Kraliçesinin özel mülkiyetinde bulunan otuz bin kişilik Guernsey adası ve bir tane daha adadan oluşan bir devletin varlığını da öğrenmiş olduk. Dağcılığın faydaları.
6. Doğru dürüst İngilizce konuşan otuzlu yaşlarda bir Norveçli,
7. Ağır bir Fransız aksanı ile İngilizce konuşan otuzlu yaşlarda güler yüzlü bir Fransız,
8. Durmadan kayalara tırmanan ve bu konuda rehberlere fark atan kırk iki yaşında yağız bir Türk delikanlısı, Ertuğrul,
9. Son derece tatlı ve samimi kırk beş yaşında bir Türk. Küçük Ahmet,
10. Kırk yaşından sonra hippilik yapmaya özenip Arjantin’i sırt çantası ile dolaşan bir delikanlı, İsmet,
11. Elli yedi yaşında İhtiyarlar Heyetinden bir aklı evvel, Büyük Ahmet, yani bendeniz,
12. Grubumuzun medar-ı iftiharı, Türk güzeli, herkesin sevgili çiçeği, çok sevimli ve dünya tatlısı korkusuz bir hanım. Işıl. Ve de,
13. Tafa. Minisküs olması ve de Nisan’da Everest’e çıkacağı için bütün sızlanma ve ağlamalarına rağmen kendisine lider Ertuğrul tarafından Aconcagua’ya çıkma izni verilmeyen Tafa. O da otobüsle dolaşa dolaşa Patagonya’da yaşayan Türk rehber arkadaşlarını ziyarete gitti. Böylece Patagonya diye bir yerin essahtan mevcut olduğunu anlamış olduk. Hatta orada Türk rehberlerinin de bulunduğunu öğrendik.

Beşinci gün bir minibüse doluştuk ve 2750 metredeki deki Puente del Inca’ya intikal edip bir hostelde kaldık. Hostelin hemen yanında yörenin el işlerini satan tezgâhçılar vardı. Biz aralarına dalıp ortalığı dağıttıktan sonra bir haftalık yevmiyelerini doğrulttuklarından tezgâhlarını kapatıp köylerine döndüler.

Ertesi gün minibüsle Horcones denen 5-6 km. ötedeki yürüyüşe başlama noktasına vardık. Horcones orada akan bir derenin adı. Yukardan iki kol olarak gelip bizim o gün çıkacağımız kamp civarında birleşip akan bir dere. O yüzden de üç buçuk saatte çıktığımız kampın adı Confluenza, yani birleşme noktası ve 3300 metrede.

Orada medeni dağcılığın ne olduğunu gördük. Kampın etrafı tahta çitle çevrili. Tur şirketlerinin hepsinin ayrı ayrı sabit kampları ve kendilerine ait tertemiz tuvaletleri var. Gürül gürül akan bir çeşmede her türlü içme ve yıkanma ihtiyaçlarınızı temin edebiliyorsunuz. Hemen mecburi olan doktor kontrolüne gittik. Doktor kontrolünde bir şey çıkar da çıkmaya izin vermezler korkusundan hepimizin tansiyonu beş yüz çıktı.

İhtiyarlar Heyeti yani bendeniz ve İsmet Kardeşe “akşam dokuzda bir daha gelin” mesajı verildi. Biz aşağıya yollanacağız düşüncesiyle herkesle helallaştık. Akşam doktora gittik, bize “sabah yine gelin” dedi. Neysem ki ertesi sabah izin çıktı ve üç bin dokuzyüz metredeki Paris zirvesine aklimatizasyon için müteveccihen hareket ettik ve üç buçuk saatte vasıl olduk. Yolda tam bir Güney Amerika rahatlığıyla 45 dakika süreli birkaç mola verdik. Ve kampa geri döndük. Akşam hekim, sabah hekim. Sabah 4200 metredeki Katırların Yeri manasına gelen Plaza del Mullas’a intikal ettik. Çıkış rotası önce uzun ve eğimi çok az olan bir vadide dört saat sürdü. Bilahare kayalık ve sert bir çıkışla beraber beş buçuk saat daha yol kat ettikten sonra kampa geldik. Tahmin edebileceğiniz gibi soluk almadan doktora tekmil vermeye gittik. Burası büyük bir ana kamp. Uydu telefonunun dakikası USD 3,-, İnternetin on beş dakikası USD 8,-, sıcak duşun on beş dakikası USD 8,- ve Cola USD 3,-. Ertuğrul’un gripten kurtulup ilk defa kendine geldiği gündü ve bunun şerefine yıkandı. Bir de sanat galerisi var. Mesela Ağrı’da Yusuf’un yaylasında sanat galerisi olduğunu düşünün. İşte öyle bir şey. Akşam yemeğinde nefis bir pizza çıktı ve güneş batınca hava birden çok soğudu. Ertesi gün sabah kargalardan önce haydi bakalım yallah doktora. O gün etrafı dolaştık ve akşama yine doktor nöbetine. Doktorlar sevgili İsmet Kardeşimizin ciğerlerinin dolu olduğunu ve ertesi gün helikopterle aşağıya inmesi gerektiğini haber verdiler. İsmet’in yazılı savunmaları kabul edilmedi. İsmet ertesi gün helikopterle aşağıya indi. Bizde üç buçuk saatlik bir aklimatizasyon çıkışı yaparak 4900 metredeki Canada kampına çıktık, indik ve yallah doktora. Ben inerken nefes almamda biraz tuhaflık hissettim ve doktora gideceğime ilk defa sevindim. Ciğerimde İbrahim Tatlıses’inkinden daha güzel sesler duyan doktor kampta dolaşan viral bir bronşit enfeksiyonuna yakalanmış olabileceğimi söyledi. Ertuğrul’un bütün moral desteğine rağmen çok bozuldum. Gece öksürük, boğaz ağrısı ve burun akıntısı başladı. Bunlar Allahın dağında oluyor. Tanrının ihtiyara uyarıları. Sabah doktor farenjit olduğumu ve devam edemiyeceğimi bana ilan etti.” EEEEE, haniya helikopter?” dedim. Doktor beni kovdu. Ertuğrul’un da itirazları reddedilince bana da aşağıya yol göründü.

Ertesi gün millet doktora ben kahvaltıya. Ağlamalar arasındaki vedalaşmalar sonunda grubu Canada kampına yolcu ettim ve heyecan olsun diye bir katır sürüsünde bir katırın üstünde aşağıya inmeye başladım. Ben hayatımda böyle akıllı, böyle uslu, böyle söz dinleyen bir hayvan görmedim valla. Katır leşleriyle dolu derin uçurumların üç milimetre yanından giden patikada nasıl da gidiyor bir bilseniz. Vadiye inince katırlar o taşlı yolda dörtnala kaldırıldı. Böyle gidersek olayı Viagranın bile çözemeyeceğini farkedince bendeniz yola yayan devam edip, Puente del Inca, oradan da Mendoza’ ya geri döndüm. Ertesi günü orada geçirdim.

Bir ertesi gün Santiago de Chile’ye uçtum. Oradan İsmet’i aradım. “Abi ben Buenos Aires’e geçtim, şimdi de Atlantik kıyısındaki Mar del Plata’dadayım. Burası çok rüzgârlı ve dalgalı; bir de çok yaşlı kadın var” dedi. Ne alakası varsa.

Ertesi gün çok kötü bir fırtına çıktı ve aklım dağdaki grupta kaldı. Bu arada otelde bir Türk gurubuna rastladım. Bol hanım ve bir de emekli Albay görünümlü bir amca. Albayım bana “Gel bakalım anlat delikanlı, ne yapıyorsun buralarda” dedi. “Ne yapacağım Albayım darbe yapıyorum. Buralarda her yıl birkaç darbe yapılırmış da” dedim. “Onu ancak biz yaparız” dedi Albayım. “Komutanım ben dağdan indim” dedim. Nedense tüm grup bana tuhaf tuhaf baktı. Bunda ne tuhaflık varsa. Herhalde T.C. de dağ yok muydu da buraya geldi gibisinden düşündüler. Hani Demirel “Benzin vardı da biz mi içtik” dediydi ya. Neyse. Bu arada dağdakileri de merak ediyorum. Ertesi gün bir otomobil ve rehber ayarlayarak etrafı gezdim. Santiago fakirce bir şehir. Şehirde fazla bir şey yok. Sonra iki saat mesafede bir kıyı şehri olan Valpariaso’ya gittik. Ülkenin ana limanı. Pablo Neruda’nın evini ziyaret ettim. Sonra Şarap üretilen bir bölge olan Vina del Mar’a geçtik. Güzel bir gün oldu. Ülkenin güneyinde Patagonya var. Büyük bir bölgenin adı. Yarısı Şili’de yarısı da Arjantin’de kalıyor. Buzullların, nehirlerin, göllerin dolu olduğu bir yer. Trekkingciler için ideal bir bölge. Güneyinde Magellan Boğazı var. Güneyden Antarktika’ya gemi seyahatleri düzenleniyor.

Sonra Buenos Aires’e uçtum ve İsmet’i aradım. “Abi ben Iguazu Şelalelerindeyim” dedi. Orası neresiyse. “Ben Buenos Aires’e geldim” dedim. “Abi, ben bu gece otobüsle oraya gelirim, bişi diil sadece on dört saat sürer” dedi. Bu arada Tafa ile üç gün sonra ülkenin ortasındaki San Carlos de Bariloche şehrinde buluşmaya karar vermişler Tafa’nın telefonu çalışmadığı için olmadık yerlerden birbirlerine e-mail atarak konuşurlarmış. Bu arada dağdaki ekipten haber geldi. Bizim ekip fırtınadan dolayı iki gün dağda mahzur kaldıktn sonra Ana Kampa geri dönmüş. İçim rahat etti. Hem onların sağ salim dönmüş olduklarına, hem de çıkamadıkları için gelecek yıla da bir çıkış göründüğü ve ekspedisyonu tekrarlama imkânı olduğu için.

İsmet’in Buenos Aires’de otele girmesiyle otel görevlilerinin ona seğirtmesi bir oldu; ama ben onlardan önce davranıp İsmet’i kanatlarımın altına aldım. İsmet dizlerinin altına doğru uzanan lekeli ve yırtık pırtık bir pantolon, sırtında iyice kokmuş ve solmuş bir T-shirt, çorapsız ayaklarında bağları açılmış, biraz yırtılmış ve çamurlu ve de pis kokan lastik ayakkabıları, sırtında yağlı bir çanta, yağlanmış karmakarışık saçlar ve de bir haftalık sakalıyla çok hoş bir manzara arz ediyordu. Onu hemen benim odaya çıkarıp akladık ve de pakladık. Temiz giysiler giydirdik. Sonra da gezmeye çıktık. Güzel Hava demek olan Buenos Aires’de pazar sabahı açık bulabileceğimizi düşündüğümüz barlar cafeler olan San Telmo’ya doğru giderken görüntümüzün güzelliğinden olacak yanımızda hemen bir adam peydah oldu ve elindeki kız resimlerini gösterip bize güzel tekliflerde bulundu. Artık anlayın adamın gözüne nasıl görünmüş olduğumuzu. O günü tango dinleyerekten geçirdik. Ve sevgili İsmet kardeşimi Tafa ile buluşması için otuz altı saatlik bir otobüs yolculuğuna teşyih ettim. Arjantin de otobüsler pek bi rahat. İki koltuğun birleştirilmesiyle kanepe gibi yatan koltuklar. Yeme içme parası bilete dahil. Bilet parası USD 30,- Arjantin’in Kuzeyinden Güneyine dört gün filan süren yolculuklar. O zaman on dört saatin neden pek bir şey olmadığını anladım. İsmet kardeş bu otobüslerle günlerce yol alırken uyumayı ve yemekleri otobüste bedava hallettiği için çok memnun. İsmet ile Tafa e-mailleşerek San Carlos de Bariloche şehrinin meydanındaki kilisenin önünde buluşmaya karar vermişlerdi. Unutmayın Tafa’da cep telefonu yok. İkisi de kilisenin kapısına gitmişler ve birbirlerini beklemeye başlamışlar. Neden mi? Meydanda iki kilise varmış da ondan. Nihayet akşama buluşmuşlar. Her halde ıslık çalarakfilan buldular birbirlerini. Ne bileyim ben.

Arjantin T.C. nin tam tamına dört katı büyüklüğünde ve nüfusu kırk milyon. Bomboş bir ülke yani. On bin tane Karadenizli yollasak kaçak katlı gökdelenlerle tüm ülkeyi imar ederler valla. Ülke düzlük bir ülke. Bu düzlüklere Pampa diyorlar ve buralarda sığır besliyorlar. Arjantin etinin özelliği de buradan geliyor besbellim. Çobanlara da Gaucho deniyor. Kendi türünde insanlar.

Ülkenin sadece en batısında And Dağları var. Bizim grupla konuştum ve iyi olduklarından dolayı içim rahat etti.

Benim dönüş uçağım yine Madrid üstünden olduğu için bir gün de orada kaldım ve bol bol müze gezdim. Ve sokakta çok yakın arkadaşlarım olan bir çifte rastladım. Allah saklasın. Tehlikeyi düşünebiliyor musunuz😊😊

Sonra da İstanbul’a döndüm.