Askerlik Hatıraları

Askerlik Hatıraları

Bu olayların 1977 yılında geçtiğini unutmamanız dileğiyle.

Bendeniz 28579958508 Kimlik No.lu Ahmet Arif Merey askerliğimi Kasım 1976 ile Şubat 1978 arasında yirmi yedi yaşındayken yedek subay olarak yaptım. On sekiz ay yapmamız gerekirken bizi on beşinci ayın sonunda terhis ettiler.

Askerliğe gitmeden önceki işlemler sırasında, bir sürü evrak arasında kimlik bilgileri bulunan bir belge de doldurttular. İsim vs. nin sonunda “memleketi” sorusu da vardı. Sordukları hangi ilden geldiğim imiş. Böylece T.C.’ nin o zamanki sayısına göre altmış yedi memleketi kapsadığını öğrendim. Bize ise okulda sadece bir tane T.C. var diye öğretmişlerdi.

Askerliğe alınmadan önce kapsamlı bir sınava tabi tutulduk. Tevatüre göre sınavı iyi yapanları akıllıdır diye en zor sınıf okulu olan Polatlı Topçu Okuluna yolluyorlardı. Beni zerre kadar ilgilendirmeyen bir sınav olduğu için cevapları sorulara bakmadan kafadan işaretledim. Ve sınavın sonucu olarak temel eğitimim Polatlı’daki Topçu Okuluna çıktı. Böylece askerliğin birinci kuralını öğrendim. Söylenen hiçbir lafa inanmayacaksın; hatta kendin dahi ortaya tevatür atmayacaksın, çünkü o tevatür dönüp dolaşır sana geri gelir ve sonunda kendin de inanırsın olaya.

Yani Koşma, Konuşma, Karışma felsefesini uygula.

Günü gelince Topçu Okulu Nizamiyesine dayandım. Başka gelenler de olduğu için on kişi filan olduk. Bir astsubay bize “ikili kol olun” emrini verdi. Herkes birbirine bakarken kimi sağ kolunu ileri attı, kimi sol kolunu yukarı kaldırdı, dönme dolap oynar gibi nefis pozisyonlar çıkartmaya başladık. “İkişer ikişer yan yana durun dedik” dedi komutan. Neyse ona aklımız erdi ve becerdik. Derken “Uygun adım marş” emri aldık. Şimdi biri sağ ayağını öne atıyor, öteki sol ayağını geriye atıyor, yani sek sek oynamaya başladık. “Kıta dur” emri geldi. Millet birbirinin üstüne çarpa çarpa durdu. Komutan bize “Önce sol ayak atılacak, sonra sağ ayak atılacak” tiyösünü verdi. “İleri marş sol sağ, sol sağ” diye futbol takımlarının maça çıkışı gibi bir yürüyüş sonucu büyük bir salona geldik. Bütün Yedek Subay adaylarını oraya toplamışlar. Yedi yüz elli kişiyiz. Adımız Yedek Subay Öğrenci Taburu. Tabur Komutanı da bir Binbaşı. Dört bölüğe ayrıldık. Ama onu yapmak da zor oldu. Herkesi bir sınava daha soktular. Ben klasik usulümü uygulayarak cevapları rastgele işaretledim ve nedenini hiçbir zaman öğrenemediğim bir şekilde savaş sırasında düşman uçaklarına karşı ateş açacak Uçaksavar Bataryasına seçildim. Topçulukta Bölüklere Batarya adı veriliyor. Bizim batarya komutanı benim yaşımda bir Yüzbaşı, onun yardımcısı da benden iki yaş küçük bir Üsteğmen. Meslek olarak askerliği seçmiş ve Harp Okulu mezunu olan muvazzaf Teğmenler de Topçu Subayı olarak yetiştirilmek üzere Topçu Okulunda eğitim görüyorlar. Okul diyorsam o sizin bildiğiniz devletin üç katlı feci çirkin mimari usulünde yapılmış binalardan değil. Luxemburg büyüklüğünde bir arazinin içinde bir binalar manzumesi. Okul Komutanı da bir Tümgeneral. Neyse bize elbise, iç çamaşırı vs. dağıttılar, ama elbisesi kendine uyan bir kişi bile olmadı. İlk sabah bizi sıraya soktular. Sonra Üsteğmen geldi ve başladı ayakkabılara bakmaya. Çocukcağızın biri sabah pırıl pırıl yeni ayakkabılarını ilk defa giymiş, çıkmış içtimaa “Ayakkabıların niye kirli?” diye fırça yemeye başladı. Tabii aramızdaki bazı dayılar bozuk sesler çıkarttılar. Komutan “Ne oldu, bir itirazı olan mı var?” deyince bizim kabadayılar sönüverdiler. Bundan sonra Yüzbaşı çıktı geldi. Üsteğmen Yüzbaşıya “Yüz elli mevcutla emir ve görüşlerine hazır” olduğumuzu söyledi. Az bir şey fırça da ondan yedik. Tabur komutanı Binbaşının cipi geldi mi bütün tabur hazır ola geçip selam duruyor; bölük komutanı da hemen tekmil veriyor “Dördüncü bölük iki subay ve yüz elli öğrenci ile emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım” diye var gücüyle bağırıyor.” Komutan “Günaydın arkadaşlar” diyor. Biz de var gücümüzle “Sağ ol” diye bağırıyoruz. Tabur komutanı da “Siz de sağ olun diyor” ve böylece herkes sağ oluyor. Tabur komutanı bizim Yüzbaşıya bir şeyler söylüyor. Yüzbaşı bize dönüyor “Rahat” diyor; bir rahatlıyoruz ki sormayın. Ohh, rahatladık derken “Hazır rol” komutu geliyor. “Tüfek omza” geliyor “sağa dön, istikamet 2 No.lu tepe, marş. Neyse biraz koş, biraz yat, biraz marş filan derken yerimize geri geliyoruz. Yüzbaşı Binbaşıya dönüp “Bölük eksiksiz olarak geri dönmüştür komutanım” diye bağırıyor; o da “Mersi” deyip gidiyor. “Oh aman kurtulduk” derken bir komut. Yüzbaşı “Dikkat sağda komutan” diye bağırıyor, sağa dönüyoruz ve hilafsız iki yüz metre öteden geçen Tümen Komutanı Tümgeneralin otomobilini selamlıyoruz. Ama adam içinde mi belli değil.

Sonra talim başladı. İlk iş sıradan öne çıkıp var gücünle bağırmak. “28579958508 Ahmet Merey, İstanbul, Komutanım.” Komutan gittikçe uzaklaşmaya başladı. Sesini en uzaktan duyabildiği kişiye “Aferin, sen çok iyi bir askersin” dedi. Bizleri ise fırçaladı. Derken hazır ol, rahat, sağa dön, sola dön başladı. İlk bir saat birbirimize çarpmaktan ve başımızın dönmesinden Kadıköy’e yanaşan Karaköy vapuru gibi olduk.

Bu talimler devam ederken, nöbetler başladı. Postal nöbeti vardı. Postallar geceleri koğuşların dışına konuyordu. Çalınmasınlar diye postalların başında sırayla ikişer saat nöbet tutuyorduk. Kim niye çalacaksa. Sonra mutfak nöbeti vardı. Yemeği kötü yapmasınlar diye bir gün boyunca mutfakta aşçıların yanında duruyordunuz. Benim mutfak nöbetimdeki gün yemekler sayemde çok nefis çıktı. Derken sıra dershane nöbetine geldi. Nöbetçi öğrenci sınıfın kapısında duruyor ve öğretmen subay geldiği anda var gücünle “Dikkat” diye bağırıyor. İlk gün neye dikkat edeceğimizi pek anlamadık, ama bütün bir ders ayakta durunca “Hoca gelince ayağa kalkmaya dikkat edileceğini” anladık. Bütün bu eğitimler sırasında iki tane terzi herkesin vücut ölçüsünü almaya başladı. Hani yemin töreninden sonra hafta sonları dışarı çıkabileceğiz ya, üstümüzde çakı gibi bir üniforma olması lazım. Neyse günü geldi, yemin ettik ve bizi adımızla çağırarak yeni üniformalarımızı verdiler. Benim paçalar bileklerimin beş santim üstünde, ceket iliklenmiyor, şapka kafama tas gibi geçiyor; ayaklarımı ayakkabılarıma ancak ikiye katlayıp sokabiliyorum.

Şimdi Uçak Savarcıyız ya; “Tatbikata gideceğiz dediler.” Hesaben düşman uçaklarını vurmasını öğreneceğiz. Bizleri kamyonlara doldurdular ve bir dağ başına götürdüler. Orada kendi etrafında el ile çevrilen, neredeyse Sultan Aziz’ den kalma taret denilen ve üstünde dört adet makineli tüfeğin bulunduğu silahların başına geçtik. Biraz sonra gözü pek bir pilot tarafından kullanılan bir uçak gözüktü. Birkaç yüz metre arkasında bir bez parçası çekiyor. Dediler ki “Bez bizim hizamıza gelince ‘Ateş’ emri vereceğiz, siz de beze ateş edeceksiniz”. Pilottaki cesarete bak sen. Biraz sonra komut geldi “Ateş”. Biz de başladık ateş etmeye. Bir dakika sonra “Ateş kes, yere yat” komutu geldi. Hepimiz kendimizi yere atmaya başladık ki, tepemizde mermiler uçuşuyor. Pilot mukabil ateş açtı sandık. Biraz sonra ateş durdu ve “Kalkılacak, kalk” komutu geldi. Biz beti benzi atmış bir durumda, güya birbirimize çaktırmadan ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Meğerse silahın birinin başındaki bir arkadaşımız silahı döndürürken elinden kaçırmış, silah da döne döne bizi ateş altına almış. Bir kaçımız tatbikat zayiatına kurban olabilirdik.

Ayrıca tatbiki dersler de var. Mesela araç dersi. Bir cipin çevresinde toplanıyoruz. Elli beş yaşına gelmiş bir albay içi geçmiş bir vaziyette elindeki sopayla cipin lambalarını gösteriyor ve “Buna far denir” diyor. Böylece cipi incelemiş ve öğrenmiş oluyoruz. Bu arada sınıflarda da dersler görüyoruz. Akşama kadar ders yetmiyormuş gibi akşam yemeğinden önce bir de etüt saatleri var. Biz de o saatlerde Amiral Battı filan oynayıp vakit geçiriyoruz. Bir gün enselendik. Bizden savunma yapmamız istendi. Sanki vatana ihanet etmişiz. Tabii Amiral Battıdan daha iyi bir savunma olur mu. Çok stratejik bir oyun olduğunu ve askerlik bilimine çok faydası olduğunu çok detaylı bir şekilde sayfalarca yazdığımız halde anlamadılar ve hafta sonu bir günlük izin yasağı aldık. Tabii o hafta sonu İstanbul’a gidemedik. İstanbul’a gitmek nasıl oluyordu diyeceksiniz. Askerlikte çareler tükenmez. Ankaralılara hafta sonu Ankara içine çıkmak serbestti. Uyanık İstanbullular olarak biz de Ankara’daki bir muhtardan Ankara’da oturuyorum diye ikametgâh ilmühaberi çıkarttık. Bu arada becerikli olan bazı arkadaşlar her hafta sonu İstanbul’a otobüs ayarlamışlardı. Bizi cuma akşamları saat beşte serbest bırakıyorlardı. Otobüse atladık mı gece saat birde İstanbul’ da oluyorduk. Pazar sabahı da saat on birde Mecidiyeköy’den otobüse bindik mi akşam beşte Polatlı da oluyorduk.

Akşam yemekten sonra yatana kadar ki bir buçuk saatte yedi yüz elli kişi kantinde toplanıyordu. Bunların yedi yüz kırk dokuzu sigara içtikleri için ben duman altı olmamak için Allah’ın eksi bilmem ne derecesinde dışarıya çıkıp dolaşıp duruyordum.

Topçu Teğmeni olmak için eğitim gören Harp Okulu mezunu Teğmenler vardı demiştim ya. Bir gün bu çocukları getirdiler ve bizleri onar kişilik mangalara bölerek başımıza birer teğmen verdiler. Konu da bu çocuklara askere eğitim vermeyi öğretmek. Yetmiş Beş tane Teğmen onar onar aldı mı mangaları önüne. Cuma pazarı halt etmiş. Bir bağırtıdır gidiyor. Çocuklar daha yirmi bir yaşındalar. Bizde ise yaş ortalaması yirmi yedi ve herkes Üniversite mezunu. Çocuklar emir vermeye çalışıyorlar ama bir yandan da bizden çekiniyorlar. Bizim mangaya Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş güleç yüzlü pembe yanaklı bir çocuk düştü. Akıllı da kerata. Biraz sonra eğitimi kesti ve herkesle teker teker sohbete başladı. Abileri ile tatlı tatlı sohbet etmiş oldu kendisi. Bilhassa bizim sivil Üniversite tahsilimizin nasıl bir şey olduğunu merak ediyordu.

Eğitimin bittiği son gün kura çekiliyor ve asteğmen olmuş bizlerin nerede görev yapacakları belirleniyordu. Dil sınavlarında başarılı olanlara ise özel tayin geliyordu. Tüm öğrenciler arasında dil sınavında iki dilde birden, İngilizce ve Almanca, sadece ben ve BÜ’ den bir sınıf arkadaşım başarılı olduk. Dolayısıyla da adımıza özel tayin geldi. Bendeniz de Ankara’da Kara Kuvvetleri Komutanlığında Merkez Daire Tercüme Şubesine Almanca Tercüman olarak tayin oldum. Dil sınavları şöyle oluyor: Tüm sınav süresi üç saat. Üç saat zarfında istediğin kadar sınava girebiliyorsun. Önce İngilizceyi bitirip sonra Almancaya geçtim.

Topçu Okulundaki üç buçuk aylık dönemim hayatımın en rahat günleri oldu. Üstünüzde hiçbir sorumluluk yok, hiçbir şeye karar vermek durumunda değilsiniz. Ne derlerse emirlere uyup yapıyorsunuz. WC ye bile ne zaman gideceğinizi emirle belirtiyorlar. Yediriyorlar, içiriyorlar, parça film seyrettiriyorlar ve eğitim çok iyi bir idman oluyor. Milletin yiyemediği nişasta peltelerini ben bayıla bayıla yiyordum. Herkes tonlarca kilo kaybederken, ben iki kilo almış olarak eğitim sürecini bitirdim. Bu yaşımda yine yap deseler bayıla bayıla yaparım. Hele bir de dağlarla ilgili bir eğitim olursa; ohhh ne keyif.

Mezuniyetten sonra katılacağımız birliğe gitmeden önce iki haftalık bir tatil süremiz vardı. İki hafta izinden sonra, o komik üniformayla Kara Kuvvetleri Komutanlığı Merkez Daire Tercüme Şubesi Müdürü Albayın karşısına dikildim. Adamcağız benim kıyafetime şöyle bir baktı ve “Git de kendine yeni bir üniforma diktirt” diyemedi; ne de olsa Türk Ordusu o üniformayı bana özel terzi vasıtasıyla ölçüp biçip vermişti. Adamcağız daha ağzını açamadan “Komutanım burada iyi üniforma diken bir terzi biliyor musunuz?” dedim. Adamcağızın elinde olsa beni o anda Yüzbaşı filan yapardı herhalde.

Oraya Almanca tercüman olarak gittim ama ortada Almancayla ilgili hiçbir şey yoktu. “Sen İngilizce de biliyormuşsun” dediler. “Nein, nein” dedim, ama kanmadılar ve dayadılar bana İngilizce belgeleri. Önceden tercümanlık kursu ve İngilizce askeri yazışma görmemişiz; NATO deyimlerine de vakıf değiliz. Allahtan ortada bir sözlük var; askeri konular ve NATO kısaltmalarında onu kullanıyoruz. O zaman yazılar dededen kalma daktilolarla yazılıyordu. Önceden daktilo kursu da görmemişiz. Beş kopya, her sayfanın arasına siyah renkli kopya kâğıdı koyup onlarca sayfalık yazıları tercüme edip tek parmakla daktiloda yazmaya çalışıyoruz. Allahtan Tipex icat edilmiş de durumu idare ediyoruz. Yeni gelenlere en çok yaptığımız şaka da daktiloya takılı ilk iki sayfadan sonraki sayfalar arasındaki kopya kağıtlarını çıkartmak oluyordu. Çocukcağız bir haftada zar zor bitirebildiği sayfayı iş bitince çıkarıyor ve bir bakıyor ki, son üç sayfa boş. Gençlik işte.

O zamanlar Harp Okulları yabancı dilde eğitime yeni başlamıştı ve subaylar yabancı dil bilmiyorlardı. İngilizce pratiğim iyi olduğu için verdiler mi beni simültane tercümeye. Hayatımda böyle bir iş hiç yapmamışım. Kursunu da vermemişler. Derken aramıza İngilizce pratiği mükemmel bir arkadaş daha katıldı. Ne kadar gelen yabancı varsa ve ne rütbede olurlarsa olsunlar, biz ikimizi onların peşlerine salıyorlar. Zaten gelenlerin hemen hemen hepsi de Amerikalıydı. İngilizceden Türkçeye derdimizi anlatabiliyoruz da derdini Türkçe anlatan bir adamın derdine anında İngilizce çare bulmak imkânsız gibi bir şey. Hele simültane tercüme eğitimi de almamışsanız. Salla gitsin. Tabii bizim generaller beş dakika konuşup susuyorlar. Sonra da “Haydi Asteğmenim tercüme et bakalım” diyorlar. İnsanın aklında bir şey kalmıyor ki. Bir şeyler söylüyorsun. “Ben bu kadar kısa konuşmadım ki” diyor bizimki. Tabi duruma uyandık. Amerikalıya iki kelime İngilizce tercüme edip, gerisini hava raporu, NBA sonuçları, Beysbol Ligi gibi konularla kapatıyoruz. Amerikalılar ise tercüme konusunda çok tecrübeli. Bir cümle söyleyip susuyorlar ki Türkçe’ ye kolay tercüme edebilelim. Bu sefer bizimkiler soruyor. “Bunlar niye böyle kısa kısa konuşuyorlar. Muhabbet tesis edilemiyor ki”

Bu arada belirtmekte yarar var. Üstünüz size ne söylerse söylesin, siz “Emredersiniz komutanım” diyeceksiniz. Siz çok mecbur kalıpta üstünüze bir şey söyleyecekseniz “Arz ederim komutanım” diyeceksiniz. Yani evde hanıma nasıl konuşulacağını daha o zamandan öğrenmiş olduk.

Şimdi duruma bakın. Okul Komutanı Tümgeneralin otomobiline iki yüz metre uzaktan selam veren zavallı bendeniz iki Orgeneralin arasında hazır ol da sıkıntıdan kan ter içinde tercüme yapmaya çalışıyorum. Allahtan bütün Türk generaller esasında hakikaten çok iyi yetiştirilmiş oldukları için çok görgülü ve kibar insanlar. Beni de oturtuyorlar; ama heyecandan koltuk kıçıma battığı gibi, bir de döktüğüm terden ıslanıyor. Ben ayakta kalmayı tercih ediyorum ama korku dağları aşmış; sıkıysa “Eyvallah sağ ol ağabeyim ben almayayım, ayakta daha rahatım” de bakayım.

Bir seferinde iki korgeneralin arasındayım. Çok tatlı bir adam olan İngiliz’in bacakları ciddi özürlü. Tahminim ikinci Dünya savaşından kalma bir sakatlık. Bizim general İngiliz’e “Ne içersiniz?” dedi. Tabi adam buralı değil ki “Bana şöyle tavşankanı bir çay söyle” veya “Şöööyylee acı bir orta kahve” desin. “İçecek ne var” dedi. “Komutanım içecek ne var” diye soruyor dedim. Çay-kahve muhabbetine alışmış olan bizim general birden şaşaladı “Asteğmenim içecek ne var yahu hakikaten” dedi. Bu durumda kibar davranıp cevap vermeyeceksiniz. “Çay, kahve ve ıhlamur var, söyle bakalım” dedi. Çay ve kahve tamam da ıhlamurun İngilizcesi neydi, aklıma bir türlü gelmiyor; öleceğim sıkıntıdan. Almancası aklıma geliyor da İngilizcesi mafiş. Sonunda “Tea, coffe” ve de “Ülkemize özgün bir içecek var” dedim ve anında da halt ettiğimi anladım. Çünkü İngiliz bir nezaket göstergesi olarak o özgün içecekten istedi. Yedik mi ayvayı. Adam tadar tatmaz çakacak vaziyeti. Bizim paşa da bana sordu ne içmek istediğimi. Nerdeyse bir şişe konyak filan diyeceğim yatıştırsın diye. Ben de İngiliz’e uyup ıhlamur istedim. Paşamız da ıhlamur istemez mi. Yedik mi naneyi. Koltuğumun altı değil, bacaklarım filan sırılsıklam oldu terden. Ihlamurlar geldi, içildi. Bizim paşamız “Sor bakalım asteğmenim General ıhlamuru beğenmiş mi?” demez mi. Bu durumda uyanık olacaksınız. “İçeceğinizin sıcaklığı iyi midir diye soruyor” dedim. Adam da “Yes” dedi. Tabi “Yes”i duyunca bizim general ıhlamurun beğenildiğinden çok memnun oldu. Odadan çıktıktan sonra İngiliz kulağıma eğildi ve tam bir muzip İngiliz ifadesiyle. “Bu içeceğin kendilerine özgün bir içecek olduğunu bana Hintliler de söylemişlerdi” demez mi. “Yaşa be hocam, zaten Turkey demek Hindi demek, bizim içeceklerimiz de o yüzden aynıdır” dedim ben de.

Orduda rütbeye göre araba veriyorlardı. O zaman araba olarak Murat 124 ve Renault 12 vardı. Tümgeneral ve daha üstü rütbelere ise on beş yıllık simsiyah Ford marka bir Amerikan arabası tahsis ediliyordu ve arabaların yan taraflarına içerdekinin paşa olduğunun anlaşılması için yıldız takılıyordu. Tabii biz misafirleri bir yere bıraktıktan sonra geri almaya gidene kadar bol vaktimiz oluyordu. Biz de otomobili istediğimiz yere park ettirip çay kahve içiyorduk. Askeri araba olduğu için de polisler de bir şey diyemiyorlardı. Ben Emir Subayı gibi şoförün yanına oturuyordum, bizim arkadaş da arabanın sağ arka tarafına general gibi oturuyordu. Sokakta arabayı gören tüm subaylar da bize selam duruyorlardı. Eğlen dur.

Yabancı general arabada olunca şoförün yanında yabancı generallerin emir subayları oturuyor. Bendeniz de arkada solda generalin yanında oturuyorum.

Bir gün Frankfurt’taki bir Amerikan birliğinin komutanı Amerikalı bir Tümgeneral çıkageldi. Birlik bir savaş durumunda iki gün içinde Türkiye’nin doğusuna konuşlanacak şekilde hazırlıklı idi. Unutmayalım Soğuk savaşın en şiddetli zamanları. Birlik Alaska’da T.C.nin doğusunun iklim ve arazi şartlarına benzer bir yerde eğitim almış. Adamın emir subayına Türkçe bile öğretmişlerdi. Anadolu’yu gezdi etti; kendisini her yerde evvel Allah Türk işi ağırladıkları için bağırsaklarını vahim derecede bozmuş olarak Ankara’ya geri döndü. VIP Salonun tuvaleti ise Nuruosmaniye Camisininkinden biraz daha iyi. Zavallı adamcağızın 1977 yılında Anadolu’da kullandığı tuvaletleri hayal bile etmek istemiyorum.

Günün birinde İzmir’deki NATO Karargâhına yeni tayin olmuş Amerikalı bir Tümgeneral tanışmak için ABD Büyükelçisinin ziyaretine Ankara’ya geldi. Dolmabahçe’de denize döktüğümüz altıncı filo askerleri vardı ya; crewcut traşlı, salak salak bakan ve niye denize döküldüklerini anlamayan; hah işte, general onların elli beş yaşına gelmişiydi. Nedense kendi aralarındaki konuşmaları benim İngilizceye tercüme etmemi istemediler. Daha sonra Büyükelçi Tümgenerali alıp evine öğle yemeğine götürdü. Vardık elçiliğe, ben dışarı çıkıp bir tost filan alayım derken, elçi beni de yemeğe davet etmez mi. Girdik yemek salonuna, bunlar ceketleri çıkartıp attılar bir kenara, ben ise hazır ol da bekliyorum. General bana baktı ve “C’mon man, get rid of that jacket and join us for lunch” dedi. Yemek bitti, çıkma vakti geldi, ceketleri giydik. Kapıdan çıkarken ben elçinin iki yanağından öptüm "Yemek için sağ ol abi, yengeme de selam söyle, ellerine sağlık; her şey çok lezzetliydi, hele dolmayı da çok güzel sarmıştı” dedim. Generalin de sırtına vurdum şöyle bir “Hey man, let’s go” dedim. Adamcağız “JUSSMAT’ a gidelim kitap bakacağım” dedi. Bu JUSSMAT ABD ile T.C. arasında bir yardım anlaşmasına dayanılarak kurulmuş bir organizasyondu. Nizamiyeye geldik. Tümgeneral forsu olan arabayla nizamiyeye dayandık. Kapıdaki nöbetçi Marine bizim arabanın yanına geldi ve “Hayrola hemşerim” dedi. Emir Subayı kendisine durumu anlattı. Marine gitti kapıyı açtı. İçeri bir girdik ki, yollar nefis asfalt, ama bomboş. Gittik kitapçıya. Sonra kitapçıdan çıkıp boş yollarda ilerleyerek nizamiyeye gelirken köşesinde STOP levhası olan bir kavşak vardı. ABD ‘de ne yaparsınız, STOP işaretinde full stop yapıp dönüşünüzü ondan sonra yaparsınız. T.C. de ki şoför ne yapar? Basar gaza, stop yapmadan döner ve gelir dayanır nizamiyeye. T.C. de kapıdaki nöbetçi asker ne yapar? Generalin arabasını görünce altına yapmıştan beter olur zavallıcık ve hemen kapıyı açar. ABD’li nöbetçi ne yapar? Kapıyı açmaz, generalin yanına gelir, camını açmasını işaret eder ve “Sir, şoförünüz trafik kuralı ihlali yaptı” der. Arabanın içinde durum o anda şöyle: Bizim Mehmetçik şoför zaten bir şey anlamamakta. General zaten Dolmabahçe rıhtımında denizden yeni çıkmış gibi aptal aptal Marine’e bakmakta. Emir subayı Türkçe olarak bizim şoföre gayet ciddi bir şekilde trafik ihlali yaptığını anlatmaya çalışmakta. Ben ise gülmemek için altıma kaçırma durumunda; bir yandan da nasıl kurtulacağımızı düşünmekteyim. Neyse generalin aklına geldi de “Benle konuşma, emir subayımla konuş” dedi. Amerikalı Marine bu sefer aynı ciddiyetle emir subayına trafik ihlali yaptığımızı söyledi. Emir subayı da Marine’e büyük bir ciddiyetle şoföre Türkçe olarak ihtarda bulunduğunu anlattı. Böylece dışarı çıkabildik.

Derken bir gün NATO Başkomutanı Orgeneral Haig geldi. Beni onun yanındaki subaylara eskort subayı olarak verdiler. Bizim diğer arkadaş ise dünyadan bi haber tipik bir Amerikalı hanım olan Haig’in karısını gezdirmekle meşgul oldu. Zaten simültane tercüman olarak sadece ikimiz varız. Bizim arkadaş Amerikalı kadına Anadolu Medeniyetleri Müzesindeki eserler hakkında bilgi verdikçe kadıncağız anlamadığı belli olmasın diye “O, gee” filan deyip durmuş. Bizim arkadaşın işi iyi, kadınla başlamışlar dedikodu filan yapmaya. Ben de Amerikalı subaylarla meşgul oluyorum. Bu arada biz iki arkadaş akşamları Haig şerefine verilen karşılıklı kokteyllerde buluşuyoruz ve günlük dedikodularımızı birbirimize anlatıyoruz.

Ve gelelim bu olayın en önemli kısmına.

O zamanlar yurt dışına kanunen yılda ancak bir kere çıkabiliyordunuz ve yanınıza da en fazla USD 200.00 alabiliyordunuz. İlaveten T.C.’nin içinde yabancı döviz bulundurmak ve yabancı sigara ve içki satmak ve kullanmak kanunen kaçakçılığa giriyordu ve enselendiniz mi ağır ceza mahkemesinde yargılanıyordunuz. Buna rağmen piyasada yabancı içki ve sigara alenen kaçak olarak satılıyordu. Ama kaçak oldukları için de fiyatları çok yüksek oluyordu. Duty Free’de ise fiyatları çok ucuzdu. Yabancı sigara ve içkileri kanunen ancak yurt dışından gelirken Duty Free dükkanlarından dolar karşılığında en fazla ikişer adet olmak üzere satın alabiliyordunuz ve bu alımlar pasaportunuza kaydediliyordu.

Biz havaalanına yabancıları karşılamaya gideceğimiz zamanlar normalde karşılarında hazır ol da durup ne derlerse emredersiniz komutanım dediğimiz koskoca albaylar süklüm püklüm bizim odaya gelip bizlere dolar verip “Asteğmenim zahmet olmazsa Havaalanındaki Duty Free’den bana bir Box Kent sigarası ile bir şişe de Johnnie Walker alır mısın lütfen” derlerdi. Bu yüzden de biz havaalanına gittiğimizde yurt dışından gelen yabancı generallerin pasaportları ile bizim Albaylara içki ve sigara alıyorduk. Soğuk savaş var. NATO çok çok önemli askeri bir kuruluş. Bir gün NATO Başkomutanı Amerikalı Orgeneral Haig beraberinde koskoca bir heyetle geldi. Tabii sevgili Albaylarımız bizim odaya doluştular. Cebimde dolarlar, elimde bir liste; kim ne istiyor, kim ne kadar para verdi, kime ne kadar para üstü geri vereceğim, uğraş dur. Heyet kalabalık olduğu için de askeri araba bolluğu var. Şoförlere dedim ki arabaları protokole uygun bir şekilde VIP salonunun önüne çekin ve ben sizi çağırınca içeriye gümrüğe yanıma gelin. Haig kalabalık bir ekiple geldi ve sıkı bir törenle karşılanıp VIP salonuna alındı. Giriş işlemleri yapılsın diye de pasaportlar bana verildi. Ben de tüm siparişleri Haig ve adamlarının pasaportları ile aldım, askerleri gümrüğün içine çağırdım ve malları torbalar halinde ellerine verdim. Onlar da ellerinde torbalarca içki ve sigarayla gümrükten çıkıp bunları askeri arabaların bagajlarına doldurdular. Yani sizin anlayacağınız bir NATO Başkomutanı T.C. ye askeri arabaların içinde içki ve sigara soktu.

Karargâha yabancı misafirler çok sık geliyordu. Onlara TEKEL ‘in sarımsak tadındaki Muz Likörünü veya odundan yapılmış Yeni Harman sigarasını ikram edemezdiniz. Doğru dürüst içki ve sigara lazım. Ama bunları almak ve kullanmak kanunen yasak. Ne olacak şimdi. Çok basit. T.C. Dış İşleri Bakanlığının memuru olan ve askerliğini yapmakta olan bizim Karargâhın Protokol Subayı ihtiyaç hasıl oldukça Karargâhın resmi kaçakçısına haber veriyor ve yarım saat içinde kaçakçının kamyoneti kapıya yanaşıyor ve malları boşaltıyordu.

Bir gün yine bir Amerikalı tümgeneral geldi. Bizim bir tümgeneralin odasına girdik, sohbete başladılar. Bir ara Amerikalı dedi ki “Şu arkada asılı pano nedir, her odada var” Hani bizim devlet dairelerinde mevkii yükseldikçe ebadı da büyüyen kahverengi deriden yapılmış, düğmeli ve tahta çerçeveli kapitone panolar vardır ya, adam onu soruyor. “Komutanım general bu panonun ne olduğunu soruyor” dedim. Bizim general arkasına döndü, panoya baktı baktı ve bana dönerek “Sahi yahu asteğmenim, bu pano da nedir?” demez mi. O anda bendeki makaralar boşalıyordu, zor tuttum kendimi. Şimdi bunu Amerikalı ’ya nasıl anlatırsınız? “Bu pano her generalin arkasında vardır diyor” dedim. Amerikalı gayet tabii olarak hiçbir şey anlamadı, ama bunun sorulmaması gereken ve gizli bir anlamı olan bir şey olduğunu herhalde kendince kabullendi.

Bir gün Alman Kara Kuvvetleri Komutanı geldi. Akşam da bizim Kara Kuvvetleri Komutanının verdiği yemekte karşılıklı konuşmalar yapılacak. Bizim komutanın yazısını getirdiler ve bunu hemen Almanca ’ya tercüme et dediler. Bu tam bir bela. Almanca askeri terimler sözlüğü yok; bizimkinin ne demek istediği Türkçe olarak bile anlaşılmıyor. Bir sayfalık konuşma sadece iki cümleye sığdırılmış. Anlamak imkânsız. Ne yapayım, ben de kafama göre tercüme ettim. Zavallı Alman. Ne anladıysa.

Bir gün tam bir Kürt aksanıyla acayip iyi bir Türkçe konuşan Amerikalı bir yarbay çıka geldi. Gündüz işler çok ciddiyetle bitti. Akşam oteline geldik. Adam dedi ki “Ben çıkıp üstümü değiştireyim, sonra bendensin içmeye gidelim” Yılda en fazla bir şişe şarap tüketen ben içmeye gideceğim? Ne yapalım, vatan uğruna yapacağız. Nereye gidileceğini de bilmiyorum. Şoföre sordum “Asteğmenim benim amcamın oğlunun bir meyhanesi var, ben sizi oraya götürüm” dedi. “Eh, eksik olma” dedim. Adam geldi “Hadi gidelim, sen de üniformayı çıkart” dedi. Onu da yaptık. Gittik mi sekizinci sınıf bir meyhaneye. Adamın umuru bile değil. Rakıya başladı. Türkçe sohbet koyulaştı. “Ben iki devre Türkiye’de Güneydoğuda görev yaptım” diye başladı lafa. “Ankara’da arabama iki kere bomba koydular, ama ben yemedim, buldum bombaları” diye devam etmez mi. Ama herif daha sarhoş filan da değil. Anladım ki “Bana fazla soru sorma” diyor.

Bir ara bir arkadaşımız yeni tayin olup Ankara’ya geldi. İstanbul’a tayin edilmek istiyor ve torpil arıyor. Bir gün bana dedi ki “Ali Paşa benim tayin işimi yapacak.” Zaten sıkıntıdan patlamakta olan ve boş iş arayan bizler durur muyuz. Ertesi gün beraber çalıştığım arkadaşımız torpil arayan arkadaşımızı aradı ve yerinde bulamadı. Telefona çıkan Asteğmene kendini Ali Paşa’nın yaveri Yüzbaşı Mustafa olarak tanıttı ve Ali Paşa’nın tayin isteyen arkadaşımızı akşam yemeği saatinde Ordu Evinde beklediği mesajını bıraktı. İş çıkışı bu arkadaşımız heyecanla bana geldi ve “Ali Paşa’nın akşam yemeği sırasında kendisini Ordu evinde beklediğini ve herhalde işinin hallolmuş olduğunu” söyledi. Ben de sevinç gösterileri filan yaptım. Ankara’da ne kadar arkadaş varsa hepsini durumdan haberdar ettim ve sekiz-dokuz kişilik bir ekip olarak erkenden gidip Ankara Ordu Evinin lokantasına yerleştik. Biraz sonra bu arkadaşımız arz-ı endam etti. Hakikaten çok kibar ve beyefendi olan bu arkadaşımız bir de façayı çekince acayip yakışıklı ve zarif olmuş. Bizi görünce “Ne arıyorsunuz burada?” dedi. Biz de “Biz akşamları sık sık burada toplanıyoruz; sana da söyledik kaç defa, ama hiç gelmedin, gel otur” dedik. “Yok, benim bir işim var” dedi ve etrafı dolaşmaya başladı. Paşayı arıyor, ama bende de jeton birden düştü; sırtımdan aşağıya da terler inmeye başladı. Ali Paşa tesadüfen orada olsa ben ne halt edeceğim diye. Arkadaşımız etrafta dolaşıp durdu. Neyse sonuç yok. Tekrar bize geldi, ben kulağına eğildim ve dedim ki “Ben yabancı generalleri ağırladığım için biliyorum; en üst kat generaller katıdır, belki oradadır” dedim. Tabi arkadaşımız soluğu asansörde aldı ve yukarıya çıktı. Biraz sonra geri geldi. Tabii orada da bulamamış. Sıkıntıdan patlayacak. Hadi kendisini daha fazla üzmeyelim dedik ve birisi “Biz sana şaka yaptık” dedi. Bu sefer arkadaşımız bize inanmadı. Plan o kadar iyi işlemiş ki, kesinlikle inanmıyor. İnandırmak, işletmekten daha zor oldu.

Çalıştığımız bölümlerin birinde çok sevdiğimiz ve saydığımız bize komutanlıktan çok ağabeylik yapan çakı gibi bir Kurmay Albay vardı. Daha sonraları kendisi Orgenerallikten emekli oldu. Bir gün beni çağırdı, bir odaya soktu, üzerlerinde NATO Cosmic Top Secret yazan İngilizce evraklar verdi ve tercüme etmemi istedi. Akşam olup odadan dışarı çıkınca da bana “gördüğümü ve okuduklarımı kimseye söylemeyeceğim vallahi de billahi” diye bir de kâğıt imzalattı mı? Dört hafta süren bu tercümeler sırasında her hafta sonu ben bu belgeyi imzaladım. Tabii bizler sadece bürolarda çalışıp, fiili askerlikle hiçbir ilişkisi olmayan konularla uğraştığımız için işte böyle bir askerlik yaşadık.

Arz ettim efendim.