Aspat

Aspat

Moldova’ da iken Resul Hocam dedi ki “Dönünce bodrumda çalışacağız.” Atölyeyi tamire alacak sandım. Ama bodrumda ufacık bir yer. Üstelik Numan Amca orada hepimize tuval geriyor. “Haydi hayırlısı bakalım” dedim içimden. Döndük. Aradan iki gün geçti biz hala yukarılardayız. Derken Hocam “uçak biletini aldın mı?” diye sordu. Bodruma uçak biletiyle inildiğini de ilk defa duydum, ama bozuntuya vermedim ve arkadaşlara sordum “Ne diyor acaba Hoca?” Dediler ki “Bodrum’da Aspat denen bir yer var. Orada resim çalışmaya gidiyoruz.”

Napalım, boynumuz kıldan ince. Aldık biletleri. İpek ile Nazlı’yı da siz de denize girersiniz diye kandırdım. Bodrum’da uçaktan indik. Araba kiraladık. Orada otomobili kiralayan çocuklara sordum “Aspat nere ola ki?” “Valla abi, Bitez ile Turgut Reis arasında bir yerde; kolay bulursunuz dediler.” Tabii biz de kıyı kıyı vurduk kendimizi yola. Bu arada Bodrum’u bilmeyenler haritaya baksınlar. Bilenler de baksın. Aspat diye bir yer haritada görünmüyor. Etrafa bakına bakına, sora sora sekiz saatte elimizle koymuş gibi bulduk yeri.

Burası Murat Balkan ağabeyimizin sahibi olduğu nefis bir koy ve orada bulunan çok şirin bir otel. Kendisi yıllardır burada Türk Resminin ve Heykel sanatının ustalarına workshop yeri temin ediyor ve onların yaptıkları eserleri de bir müze yapmak üzere saklıyor. Zaman zaman bu workshoplara yabancı sanatçılar da katılıyor. Bu sefer Ferruh Başağa, Özdemir Altan, Şadan Bezeyiş, Zahit Büyükişleyen, Tamer Başoğlu gibi hocaların çalıştığı bir mekânda bulduk kendimizi. Bir de Fransız bir ressam vardı. Bizler de Kemal İskender Hoca, Şahin Paksoy Usta, Resul Aytemur Hoca, Resul Hocanın eski ve yeni hamarat öğrencileri. Ayrıca çocukları ile gelmiş bir de Gürcü ressam. Tabii bir de ben. Ben ne hamarat ne eski ne yeni ne öğrenci, ne hoca, ne bişi.

Bize nehir kenarında Aspat Dağının eteklerinde harika bir yer tahsis edilmiş. Gak su, guk yemek, gel keyfim gel. İlk gün herkes bir sürat başladı işe. Bense kendimi ağırdan alıyorum. Büyük ressam geçiniyoruz ya besbellim. Güya Aspat Dağını çiziyorum. Tabii Kemal İskender Hocam durumu derhal anladı ve “Ahmet bakmadan çiziyor” dedi. Ben zaten bakarak çizmeyen biri olduğum için bana pek doğal geliyordu bu durum. Bakarak çizdiklerim bişiye benzemiyor da. Bakmadan çizdiklerim de bişiye benzemiyor işin kötüsü. Neyse durumu kurtarmak için “Dağa daha ısınamadım, şöyle çıkıp kendisini bir kucaklayayım, o zaman duygularımı kâğıda daha iyi dökerim” dedim.

Dağa baktım “ben bu dağa yarım saatte çıkarım” dedim hava atarak. Hani dağlara çıkıyoruz ya. “Yapma yahu, sahi mi?” dedi Resul Hocam, “Yarım saatte çık, hangi resmimi istersen sana vereceğim”. “Eh, bir de avantadan resme konacağız demektir bu” diye de sevindim.

Esasında başımıza aldık belayı gayri. Hava sıcak filan deyip işi öğleden sonraya attım. Saat beş oldu “Hadi bakalım hava serinledi” dediler dağı çizmekte olan arkadaşlar. Çare kalmadı, yapacağız. Yapacağız da yarım saatte mümkünatı yok bu işin. Ama Ahmet dağcılıkta çözümler bitmez dedi ve dağın en dik ve çıkılması imkânsız yerine kendisini vurdu. Tabii salaklık da gırla bu arada bendenizde. Mayo ve kısa kollu T-Shirtle dikenlerin arasına dalınca, Müslim Babanın jilet atanları gibi oldum. Kaya tırmanışı yaparaktan çıkmaya çalışırken yarım saat sonra Resul Hocam aradı “Vardın mı tepeye, boş ver gel aşağıya “dedi. Fırsatı yakaladım ve “Haklısın, varmak üzereyim ama burada çalılardan telef oldum, tatbikat zayiatıyım” dedim ve döndüm. Kollardaki ve bacaklardaki yaraları görenler üzülmeyeyim diye çıkamadın işte demediler.

Ertesi gün de dağı kucaklayamadığımı bildirip desen çizme durumlarını yine yan çizdim. Bu arada öğleden sonra herkes sırayla modellik yapmaya başladı. Sıra bana gelince Kemal İskender Hocam sen sporcu adamsın her türlü pozisyonda durursun deyip beni öyle bir eğip büktü ki, bir saat kımıldamadan durdum valla. Ama iş bitince beni çözmek de bir saat aldı. Bu arada orada tatil yapmakta olan tanımadığımız bir hanım kızımız bizi izlemeye geldi. Tabii bedava model arayan bizimkiler kıza hemen modellik teklif ettiler. Zaten herkese modellik teklif ettikleri için otelin aşçısı, resepsiyonisti, DJ’i, bahçıvanı vs. nasiplerini aldılar bu durumdan. Anında kızın ifadesi alınmaya başlandı. Adı, memleketi, işi vs. Şahin Hocam da nedense en çok kızın evli olup olmadığını merak etti. Kızcağız Karslıymış, babası Kürt annesi Sinopluymuş. Bunu duyan Şahin Hocam kendisinin de bu aralar Kürtçe kurslarına gittiğini, annesinin Alman babasının İtalyan olduğunu ve Antalya da tatil yaparken tanışmış olduklarını ve kendisinin de nedenini açıklayamadan, T.C. de büyümüş olduğunu ifade etti. Tabii bütün bunlar fayda etmedi, zira kızcağızın kafası iyice karıştı.

Bu arada Üstat Ferruh Başağa ile sohbet imkânı bulduk; hatta kendisi bizleri kırmayarak modellik bile yaptı. Bol bol fotoğraflar çekildi. Doksan beş yaşindaki bir insanin bu kadar dinç oluşu hepimizi şaşırtırken, kendisi yüz yaşında tekrar buluşmamızı önerdi. O kesinlikle gelecek de bizler orada olabilir miyiz, o meçhul. Sevgili Tamer Başoğlu Hocamız akşamları yemekten sonra bizlerle tatlı sohbetler yaptı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinin bilumum dedikodularını öğrenmek nasip oldu. Ama bunları aramızda tutup basına yansıtmamaya karar verdik. Tabii bu arada “sessiz sinema” da oynandı ve Resul Hocamıza “Otomatik Portakal” ve “Geleceğe Dönüş” filmleri anlattırıldı. Bunları görmeyenler için kendisi her Cumartesi saat 15:00 de tekrarları sahnelemektedir.

Pazar akşamı üstatların yaptıkları eserler bir kokteyl ile sergilendi ve bizler için de orada bulunmak tarihi bir an oldu.

O gece için Bodrum Cuba Bar’da eğlenmeyi düşünen Resul Hocamıza bir gece önce bir Türkbükü sefası yaptırınca Paparazzilerden korkup ertesi günkü Cuba Bar programından vazgeçti.

Geldik son güne. Karizmayı çizdirmemek için uzun kollu T-Shirt ve uzun eşofman altı giymiş olarak büyük bir töreni takiben Aspat dağına konuşlanmak üzere yola çıktım. Sevgili kardeşim Evrim de benle geldi. Çalı çırpı ve dikenleri yara yara, yılanlar arasında, kör sarnıçlara düşmeden kayalara tırmanırken Evrim birden “Ahmet Abi burada KKK (Kırım Kongo Kenesi) olur mu?” demez mi. Haydi bakalım sıkıysa cevap ver. “Yok valla arkadas, burada olsa olsa AIDS li Maymun olur” gibilerinden bir cevap verdim. Neyse çocukcağız böylece rahatlamış oldu. İnişimiz muhteşem geçti. Zirveden aşağıya, iki yüz metre uzunluğunda ve çok dik bir sel yatağında taşların üstünden popo üstü kayaraktan denize vasıl olup kıçımızı denizde serinlettikten sonra keyfimiz yerine geldi.

Alkış almayı beklerken, üstümdeki her türlü giysiyi yırtmış olduğum için İpek’ten bir de zılgıt yedim.