Bayram Gezisi

Bayram Gezisi

“Bu bayram kısa geliyor, mevsim de kötü, bayramda evde kalalım; şehir de boş olur, biraz gezeriz” dedi İpek. “Tamam” dedim. Sanki olmaz demeye hakkım varmış gibi. Bu arada oturduğumuz sitede kesilecek bir deveye dokuzuncu olarak yazıldık.

Bayramın birinci günü sabahın sekizinde İpeğin saati çaldı. “N’oluyor” diye fırladım yerimden. “Hadi hazırlan, gidiyoruz” dedi. “Dur bir bayram namazı kılayım” filan dedimse de dinletemedim. Aklıma geldi birden “Nereye gidiyoruz yahu?” dedim. “Önce kurban kesmeye aşağı ineceğiz; sonra da mezarlık ve bayram ziyaretlerine gideceğiz gayet tabii ki” dedi.

“Bak, ben galiba domuz gribi oldum” dedim. “Hadi oradan, domuz gibisin maşaallah, uzatma da hazırlan” dedi. Neyse aşağıya indik. Deve kesildi. Ehil bir kasap getirmişler. Derisini hiç zarar vermeden yüzdü. Yönetici içini doldurtup sitenin kapısına dikecekmiş. “Kapıdaki Deve” ne anlama gelecek anlayamadım. Herhalde sitenin adını Cameltirium Plaza Towers koyacak. Bu arada sitenin veletleri etrafta koşup duruyorlar. Bugün gazetede vardı. Kurban olayını seyretmek çocuklara psikolojik olarak iyi gelmiyormuş. Bizim çocuklarımız evvel Allah Müslüman ve yiğit Türk oldukları için bu konu onlara vız gelir. Bize düşen eti el arabasına yükleyip yukarıya çıkarttık. Sonra inip akan kanların bol sabunlu suyla temizlenmesine yardımcı olduk.

Biz Akatlar’da oturuyoruz. Saat onda Zincirlikuyu Mezarlığına doğru müteveccihen yola koyulduk. Benim dedemin ve büyüklerimin mezarlarının bulunduğu yer. “Yahu bizimkiler iyi insanlardır, gelmedik diye darılmazlar” filan dediysem de İpek sanki onları tanırmış gibi “Haydi uzatma da yürü” dedi. Otuz üç dakika sonra ancak kapıya varabildik; ortalık ana baba günü. Kapıda da “Her fani bir gün ölümü tadacaktır” diye yazıyor. Kapıdaki bıyıklı şöyle bir süzdü bizi “Alo, hemşerim nereye?” dedi. “Azab-ı Ahiret tatmaya geldik” dedim. Hemen ellerini önünde birleştirip “Kusura bakmayın hocam tanıyamadım, buyrun” dedi alçak bir sesle. Cebine bayram bahşişini koyarken “Allah bahtiyar etsin seni yavrum” demeyi de unutmadım. Uzun uğraşılardan sonra arabayı mezardan çok uzakta bir yere park edebildik.

Şimdi; otolar, yayalar, sokak köpekleri, ibrikte su taşıyan çoçuklar, simitçiler, başörtüsü satanlar, keten helvacı; hatta bir ibrik alana yanında iki tarak ve bir düzine kalemi bedava verenler vs. Viyana seferine çıkmış gibi hep beraber mezarların üstüne basa basa ilerliyoruz. Bir tek mehter takımını getirmemişler. Herhalde gürültüden ölüler korkar kaçar da sonra boşuna gelmiş oluruz diye. Önümüzden gidenler, kendi akrabalarının mezarlarını bulunca arkadan gelenlere “Hop hemşerim bastığın yere dikkat etsene, bu babamın mezarı” demeye başladılar. Tabi ister istemez etraftaki insanların konuşmalarını da duyuyoruz. “Lan Efecan, herife bak be, tam doksan sekiz yaşında ölmüş, höösstt be”.

“Baba, baba, bak burada Hayrettin yazıyor, neye hayretmiş ki bu adam.” “Dursana piç kurusu; çarpacağım ağzına valla iki tane şimdi, mezarlığa işenir mi be.” Neyse geldik bizim mezarlığa. Küçükken beni buraya getirirken “Bak dedenin mezarlığına geldik” derlerdi. Ben de bütün Zincirlikuyu Mezarlığının dedemin olduğunu sanırdım. Derken ibrikçi çocuklar çıktı ortaya. “Abi, dökelim mi, gayrıihtiyari sevaptır” diye tutturmaya başladılar. “Haydi dökün” dedim. Bu sefer hakikaten gayri ihtiyari olarak mezardan sesler geldi. Adamcağız soğuk suyu ensesinden yiyince mezarında şöyle bir döndü herhalde. Ben “Tadı nasıl?” diye sordum içerdekine. Aşağıdan deminkinden daha korkunç gürültüler geldi. Ne demek istediyse artık. Biz bu arada dualarımızı ifa eyledik ki meftunlar iltizaz olsun.

Güç bela arabaya dönebildik. Yanımızda üç sıra otomobil var, çıkmak imkânsız. Biraz sonra arka arabadaki adam, bagajından bir kürek çıkardı ve yolun kenarını kazmaya başladı. “Ne yapıyorsun yahu?” dedim “Burada zaten yeterince mezar var” “Şu arabaların şoförleri bir gelsinler, hepsini bu mezara gömeceğim.” Dedi. “Dur, allahını seversen dur.” Neyse, adamcağız ikna oldu ve bana Albay dedesinin Çanakkale Savaşı sırasındaki kahramanlıklarını anlatmaya başladı.

Sonunda kurtulduk mezarlıktan. Saat olmuş bir, ben açıkmışım. “Oh be, dünya varmış, haydi eve gidip bir şeyler yiyelim” dedim. “Aa, hiç olur mu, Mebrure Teyzeye gideceğiz” dedi İpek. “O da kim” dedim. Akrabalık ilişkileri betimleyen bazı kelimeler söyledi, ama hangi makamdan akraba olduğumuzu çıkaramadım. Çıkarsam da zaten bir faydası olmayacaktı. “Nerde bu Hala” dedim. “Kartal da”dedi. “Tamam” dedim ve hemen otogara doğru gitmeye başladım. “Napıyorsun” dedi. “Köprülerin bedava olduğu bayram günü benden köprü geçmemi beklemiyorsun herhalde. Gebze otobüsüne bineriz Kartal’da ineriz” dedim. Ama blöfümü yemedi. Saat iki buçukta filan, sora sora Mebrure Teyzenin evini bulduk. Kapıyı yetmiş yaşlarında bir hanım açtı. Başörtülü, gri bir yün hırka giymiş. Onun altında nefti yeşili kalın yün bir bluz. Koyu mavi etekliği dizlerinin epey altında. Ayağında çok uzun ve kalın kahverengi çoraplar ve siyah terlikler. İçerisi kapkaranlık. Havasızlık kokuyor. Mobilyalar XIV. Lui’ den kalmış. “Halacım, verin elinizi öpeyim” derken, içerden bir ses duyuldu “Kızım Şefika, kimler gelmiş?” Kapıyı açan bizi tanımıyor ki cevap verebilsin. “Biziz biz, İpek ile Ahmet” diye cevapladı İpek hemen. Neyse buyur edildik. Teyze Hanım geldi. Perdenin kenarından içeriye çok az bir ışık geliyor. “Şefika, bak hiç dikkat etmiyorsun perdelere, sonra aralarından ışık geliyor” dedi Hala.

Derken İpek’e döndü “Nasılsınız, iyi misiniz kızım, valide hanım nasıllar?” “Allaha şükür çok iyiyiz Halacım, idare edip gidiyoruz diyoruz işte. Annem de ellerinizden öpüyor, kendisi de maşallah çok iyi” Kayınvalide de şeker 1500, tansiyon 8500, yürüyemiyor, duymuyor ve de Alzheimer “Bayramınız mübarek olsun, siz nasılsınız Mebrure Teyze, hasretkeşiniz olduk” dedi İpek”. Sormaya lüzum yok ki, kadıncağızın nasıl olduğu görünüyor zaten.

Sessuzluk.

Bana doğru “Pardon, zat-ı alinizin ismi neydi acaba?” “Ahmet Efendim”

Sessuzluk

“Ahmet Bey evladım, siz nasılsınız efendim, valideniz hanımefendi nasıllar?”

“Elhamdülillah iyiyim efendim, annem de on beş sene önce sizlere ömür mevta olmuştu.” “Yaa, vah vah, başınız sağ olsun evladım.” Kadına bak yahu, altmış yaşındaki adama evladım diyor. Çıktıktan sonra İpeğe Hala Hanımın yaşını sordum. “En aşağı yüz yaşında” dedi. Bu da halayı fazlasıyla haklı çıkardı.

Sessuzluk.

“Daha daha ne var ne yok kızım?” “Halacım, hayat işte; günlük gailelerle geçip gidiyor, duacınızınız”

Sessuzluk

“Müberra, Kızım misafirlere ikramda bulunsana”

Sessuzluk.

Müberra içeri girer. Elindeki tepside iki adet dolu likör bardağı ve de çukulata vardır. Müslümanlığın en mübarek günlerinden birinde insana niye alkol ikram ederler, anlayabilmiş değilim. “Halacım, üzerinize afiyet biz perhizdeyiz” vs.vs.

Ulan anladık yiyeceğiz mecburen. Saat olmuş üç. Karnımın acından başım dönüyor. Bir de likörle çukulatayı yuttum mu, geceyi artık halada geçiririz. İçmiş gibi yaptık.

Derken kapı çaldı. Birileri girdi içeriye. Bön bön biz onlara; onlar bize bakışıyoruz.

“Evladım hoş geldiniz, bak bu İpek bu da kocası, bir takım akrabalık ilişkileri saydıktan sonra bunlar da Musa ile üçüncü karısı Nataşa. Fırsat bu fırsat, hazır yerimden kalkmışken hemen halanın ellerine sarılıp öpüp “Allah ömürler versin Halacım, bize müsaade. Haydi İpekciğim, daha fazla rahatsız etmeyelim Hanım Teyzemizi” deyip oradan wınnnn.

Otomobilde.

“Çok ayıp oldu halaya; çok terbiyesizsin. Öyle acele acele kalkılır mı hiç” Neyse çikolata sinirlerimi biraz olsun teskin etmiş ki “sessuzluk”. Ve de artık bir an önce yemek yiyelim diye düşünüyorum. “Şimdi Şükriye yengelere gideceğiz” demez mi. Artık akrabalık ilişkisini sormuyorum. Zaten anlayamayacağım. “Küçükçekmece’de oturuyorlar, hemen gidelim de karanlığa kalmayalım.” Yemekten ses yok. Hava kararmış saat olmuş beş; biz Şükriye yengenin kapısını çalıyoruz. Gerisini hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde bizim apartmanın kapısındayız ve “Haydi in aşağıya” diyordu bizimki. Eve çıkıyoruz, bir bakıyoruz ki kapıda dört adet kart, “Geldik, bulamadık, bayramınız mübarek” gibi bir şeyler yazıyor üstlerinde. İpek büyük bir mutlulukla “Ha, bak yarın da bu gelmiş olanlara iade-i ziyaret yaparız” diyor. Gece daha uzun. Annesinin evinde bayram yemeği var. Düğün Çorbası ve Kavurma. Tabii Alzheimerli bir kişi bunları nasıl hatırlayıp da pişirebiliyor, bilemiyorum. Zaten düğün çorbasının bayramla ne ilişkisi var anlamıyorum. Hatırlayacağınız gibi düğünlerde de Düğün Çorbası filan vermiyorlar. Ve nihayet bayramın son gününe geliyoruz. Artık herşey bitmiş ve o gün dinleneceğiz. Derken içerden bir ses. “Aaa, Allah rahmet eylesin Muvaffak Enişte ölmüş.” “Aferin, bayağı muvaffak olmuş adamcağız” diyorum kendi kendime. Sabriye Abla çok rahatsız kendisi diyordu. İyi, iyi kurtulmuş oldu”. Ne kurtulması adam ölümü tatmaya gidiyor. Cenazesi bugün Teşvikiye Camiinden öğle namazında kalkıyormuş. Belli ki sosyetik ve çevresi olan birileri. “Saat on ikideymiş namaz, hadi çabucak hazırlanalım da geç kalmayalım”

Gidiyoruz cenazeye. Sekiz kişi birden, “Buyrun, buyrun, Vakfımıza bağışlarınızı kabul ediyoruz” diye bağırıyorlar. Ben TEV’e doğru seğirtince de “Hopp; Türk Eğitim gelsene, müşteri geldi” diye sesleniyorlar. Merey soyadını anlatmak her zamanki gibi biraz zor oluyorsa da vazifemizi yerine getiriyoruz. Suratımızda üzgün bir ifadeyle taziyet sırasına giriyoruz. Ama sıra ilerlemek bilmiyor. Her taziyede bulunan müteveffanın yakınlarına merhumla ne kadar yakın olmuş olduğunu uzun uzun anlatıyor. Etrafta ise mini eteğinin altına atçılık çizmelerini giymiş, cenazede şakırdayıp ayıp olmasın diye de mahmuzlarını evde bırakmış, üstünde incecik straples bir bluz olup, içinde siyah renkte seksi bir sutyen bulunan, göğüslerinin “V” si görünen bir sürü hanım başları açık olarak sigara içip gülerek dedikodu yapmakta. Ağızlarında cadı süpürgesine benzeyen puroları ile birtakım erkekler de maç geyiği yapmakta. Biz de araya kaynayanlara bir şey diyemiyerekten sırada beklemekte. Önümüzde tam altı kişi kalmışken hoca “Buyrun cenaze namazına” demez mi. Mevta sahipleri namaza durmaya koşmazlar mı. Biz el sıkamadan kalır mıyız ortada. Ne yapıcaz? Allah cenazeyle alakalı olmayan dini bütün Müslümanlardan razı olsun. Tabutu taşımak için yarışarak hemen tabuta saldırdılar. Cenaze sahibine tabuta şöylece bir omuz vermek kaldı. Hemen yanına yaklaşıp tabutu koşturanlarla beraber adamcağızın yanında koşmaya başladım. Koşarken de İpeğin ve benim “Ne kadar üzgün olduğumuzu ve kendilerine Allahtan sabır dilediğimizi” söyleyip bu vazifeyi de başarıyla tamamladım. Şu anda evde bayram tatili yorgunluğunu atmaktayım.