Beyoğlu

Beyoğlu

Görme özürlü yaşlı adam yanındaki küçük kızın yardımıyla her gün beraberinde getirdiği sandığın üzerinde yerini yavaşça alıyor ve sazını çalmaya başlıyor. Yanındaki basit hoparlörden sesi bayağı gür geliyor. Ama gelen terennümler Recep Beyin vatandaşı terslemesi gibi bir şey. Sazı bir Japon’a verseniz daha iyi çalar. Allahtan bu sırada öğle ezanı başlıyor. Zaman bol; ikindiye kadar daha çok vakit var. Bu yüzden de müezzinler arası yarışma yok. Olay tam demokratik bir biçimde geçiyor. Hepsi birbirine hürmet edip, ötekinin de bağırmaya hakkı olduğuna gönülden inanarak; ezan okumak için efendice birbirlerini bekliyorlar. Böylece sazcıdan yarım saatliğine kurtuluyoruz. Bir müddet sonra sazcı görev yerini saksafoncuya bırakıyor. Tamamen siyahlar giymiş olan üstat, gözünde 1960 ların Mafyasının Güneş Gözlükleri, başlıyor borazanını çalmaya. Tam tamına on tane parça biliyor; Samanyolu, Love Story, Çamların Altında, Strangers in The Night vs. gibi. Başlıyor bunları kısa kısa çalmaya. “Bir Şarkısın Sen, Ömür Boyu Sürecek” diye başlıyoruz adamla beraber yanık yanık söylemeye. Tam “Dudaklarımda” derken “Strangers in the Night” başlıyor. Esasında biz alıştık da kerata uyanık, aynı sırayla çalmıyor ki. Detone oluyoruz velhasıl. Bu on şarkı on dakikada bitiyor. Üç dakika dinlenme. Başka sırayla başlıyor saksafoncu. Siyah borazan kutusunu da yere açık olarak koymuş, paralar onun içine atılıyor. Kendi de baştan içine bir beşlik yerleştiriyor ki, bazıları olayın beş kâğıda yaşandığını sansınlar. Bu arada biri türbanlı iki tane fıstık gibi travesti kutuya para atıp “Ay canımın içi, ne de güzel saksafon çalıyorsun, darısı başımıza” deyip, bizim kahveci çıraklarının hayran bakışları arasında Tünel’e doğru yollarına devam ediyorlar.

Bu sırada Roma Çocukları geliyorlar karşıya. Bu saatler “ara doldurma” saatleri. Uvertürler sahnede. Assolistler öncesi alt kadro görevde. Veletler on yaş civarındalar. Bir kerata var; öyle bir darbuka çalıyor ki Büyük Perküsyon Ustası Burhan Öcal halt etmiş. Kızlar da göbek atıyorlar. “Oh yandan, yandan” sesleri arasında bizim “Strangers in the Night” zaman zaman vokal olarak arka fondan geliyor kulağa. Borazancı bakıyor darbukacıyı geçemiyor gürültü olarak, saksafonun ağızlığını ters çevirip içinde biriken tükürükleri yola döküp yerini klarnetçiye bırakıyor. Valla klarnetçi bile “Love Story” i saksafoncudan daha iyi çalıyor. Bana resmi öğreten atölye arkadaşım Mustafa’ya (Prof. Mustafa Orkun Müftüoğlu, MSGSÜ Resim Bölüm Başkanı) diyorum ki “Şunlara yüzer Lira versem başka yerde çalmazlar mı?” “Abi” diyor Mustafa “Onlar gider de duyan dolar buraya, hem paradan hem kafadan oluruz”. Etraftaki bilumum yabancı Konsoloslukların kapısında oluşan insan kuyrukları sucuk ekmekçilere çok cazip geliyor, ama İstiklal Caddesi bunlara “mafiş”. Öğle saati. Herkes cafelerin dışarılarında keyifli keyifli yemek yerken, elinde kazması ve uzun teli ile “lağımcıııı, lağım açılırrrr” diyen üstü başı tertemiz ve kokmayan bir adam ortalarda piyasa etmekte. Yaşlı mı, yaşlı; beli bükük çöpçü teyzemiz geçiyor bu sırada. Kendisinden sekiz kat büyük çöp arabasını arkasından çekerek çöpleri karıştırıyor. Nur yüzlü teyzemizin dört tane apartmanı olduğu Beyoğluluların dedikoduları arasında. Saat dörtte çöpler caddenin ortasına çıkarılıyor. Çöp toplama zamanı. Saat dört caddeyi yıkayıp süpüren arabanın da zuhur etme vakti. Bu çöp toplama ve temizleme işlemleri günde beş kez yapılıyor Beyoğlu'nda. Saat dört aynı anda yanımızdaki kilisenin çanlarını tıngırdatma zamanı. Papazın boşluktan canının sıkılıp “Akşam pazarı, Kiliseyi kapatıyorum, gelecekseniz gelin” diye seslenmesi bu. Derken, Rum Papaz kiliseden çıkıp bizim sokaktaki kahveye gelip Hacı Dayıyla tavla atmaya başlıyor. Müdavim seyirciler ise Ermeni Cilacıyla, Yahudi Antikacı. “Abi, açılım bu, açılım” diye gırgırlarını geçiyorlar aralarında. Bu arada tinerci bir velet yaklaşıyor onlara. Elinde tinerli bezi, koklayıp duruyor. Birer Lira verip savıyorlar çocuğu. Çocuk yan sokaklara girip kayboluyor. Okullar dağılıyor. Yakayı çözmüş ve kravatlarını gevşetmiş çocuklarla, okuldan çıkınca eteklerini popolarına kadar çekmiş kızlar cafe lere doluşuyorlar. Elinde motorlu testeresi ile seyyar ağaç budayıcı görünüyor. Ben onun İstiklal caddesinde hangi ağacı budayacağını düşünürken budayıcı Galatasaray Lisesi önünde sevgilisiyle buluşuyor. Kızı kesmesin de. Tabii ki omuzunda saksıda çiçek taşıyan arkadaş “Haydi bitkiler” diye bağıra bağıra dolanıyor etrafta. Saksının içindeki devetabanını kim alıyor; o da başka bir araştırma konusu.

Yavaş yavaş paydos saati yaklaşıyor. Kahveler doluyor. İnsanlar sigara içebilmek için dış mekânda ve yerden otuz santim yüksekliğindeki eğri büğrü taburelere ilişiyorlar. Bizim altımızdaki kahvecinin keyfi artıyor. Kalkanlar hesap istediğinde de “Kaç çay içtin, abla” diye soruyor. Haçopulo Pasajındaki “Mustafa Abi Jeans” in sistemi başka. Bu “Jeans” eklentisinin Mustafa Abiye hangi ilhamdan geldiği bilinmiyor bu taraflarda. Mustafa Abi elinde çay bardağı dolu tepsisi ile müşteriler arasında dolaşıyor ve isteyene durmadan çay dağıtıyor. Hesap istendiğinde de milimetrik hesap çıkarıyor. Nasıl tutabiliyor bütün bu hesapları kafasında anlayabilmiş değilim.  Ben oraya Sistem Analistleri, IT Uzmanları, Pazarlamacılar ve sonunda da bir Falcı götürdüm. Hiçbiri Mustafa Abinin bu hesabı nasıl tuttuğunu çözemedi. Bu arada Beyoğlu'nun iki tipi gözüküyor. Ara sıra çıkar gelirler. Ayaklarında şalvar gibi bir şey, sırtlarında mintan, yanlarında dolaşan iki köpek, kafalarında köy usulü birer kasket, ellerinde birer tahta sopa. Şimdi bu adamlar herhalde çevik kuvvetin sivili diyeceksiniz. Bu adamlar sırtlarında çeşitli halılar taşırlar ve onları satarlar. Veya satmaya çalışırlar. Esnaf yemek verir bunlara, onlar da köpeklerinle beraber yerler bu yemekleri. Sonra ortadan kaybolurlar; ağustosta Allahın sıcağında yine halı satmaya gelirler.

Ve, ve, veletlerin yerini bence Beyoğlu’nun assolistlerinin assolistti kemancı Rus Hanım alıyor. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasına götürseniz birinci keman olur. İnanılmaz güzellikte çalıyor. Ama ne yazık ki ender geliyor. Bu Rus kemancı hanımın yanından içlerinden gülerek geçen diğer bazı genç Rus Bayanlar görünüyor bu sırada. Yağmurcu bunları görünce “Helal olsun be abi” diyor. Ama kime veya neye helal olduğu anlaşılamıyor. Yağmurcular pırıl pırıl güneş varken birdenbire çiselemeye başlayan yağmurla beraber şemsiyeleri ile ortaya çıkıveriyorlar. Şemsiyeler beş Lira. Eve gidince at gitsin. Bunlar herhalde devamlı bir şekilde “i-phone larından Accuweather’i” kontrol ediyorlar. Karargâhları bizim binanın girişi. Sabahtan şemsiyeler oraya stoklanıyor.

Derken akşamın gelmesiyle Mobil Müzik bitiyor. Bu sırada “Aman yandım, paralarım gitti” diye bir çığlık duyuluyor. Ara sokaklara kaçan çocuklar görüyorsunuz. Vukuat-i adiye. Kimse ilgilenmiyor bile. Cüzdanı giden, yanındaki kıza salak gibi sarılıp kendini kaybetmiş bir gerzek. Veletler böylelerini hiç affetmiyorlar. Size tavsiyeler: 1. Beyoğlun’da kıza ve/veya erkeğe salakça sarılmayın. 2.Havaya doğru bakıp, ellerinle bir binanın çatısını işaret edenlere kanıp, yukarda ne olduğunu anlamaya çalışmayın. Böyleleri bu tip kerizlere bayılıyorlar ve bu gerzekler sayesinde günleri bol paralı geçiyor. Dükkânlardan müziğin envai türlüsü duyulmaya başlanıyor. Bu arada sabahtan beri gelip geçene “Abi, bana bir simit alsana ya” diyen bıçkın, topladığı paralarla şarap almaya gidiyor. Ben bir iki kere kendisine simit aldım. Her seferinde beni dövecek sandım. Bu sırada bir kızla bir oğlan bağıra çağıra kavgaya başlıyorlar. Bizim “simitçi” şarap almaya gitmeden önce gençleri barıştırıyor. Tabii kış bitmiş bu aralar. “Bacacı, bacacı” diye bağıran bir adam peyda oluveriyor. Yok, sırtında baca taşıyıp satmıyor Allahtan. Hani kış bitmiş ya, gelecek kışa bacaların temiz olması lazım. Hah, bu da o işe soyunmuş işte. Bu sırada ara sokakta essah kavga çıkıyor. İki salak birbirlerine vurmaya başlıyorlar; ama bir yandan da birileri gelse de bizi ayırsın diye bekliyorlar. Sivil polisler çıkıyor ortalığa. Bazıları o kadar güzel ve bakımlı kızlar ki, benim bile laf atasım geliyor. Etraf kalabalıklaşmaya başlıyor. Tramvay “çın, çın” ederek insan selini yara yara ilerliyor. Nasıl kimseyi ezmiyor anlamıyorum. Bir Türk becerisi daha işte. Yolda yürüyen bin bir türlü özürlü de mevcut, ama kimseye bir şey olmuyor. Ben tramvaya bindiğimde devamlı vatmanın yanında duruyorum ki, o günkü adrenalin salgım bol olsun. “Roller Coaster” den daha korkunç valla. “Tamam, ezdi” deyip gözümü kapatıyorum, açtığımda bakıyorum ki bir vukuat yok. Tramvaydan Tünel’de iniyorum. Kendi de, dükkânı da, malları da 19.yy.dan kalma korsecinin önünde kas hareketlerini kontrol edemeyen Selpakçım duruyor. Cebine İki Lira koyuyorum. Elindeki Selpağı gösteriyor ve “Al” diyor. Ama atölyede sekiz bin dokuz yüz elli üç adet Selpak biriktiği için alamıyorum. Bir seferinde “Hadi ver bakalım yine bir tane” diyorum ve elindeki Selpağa uzanıyorum. “Dur tazesinden vereyim” diyor ve elindeki torbadan bir tane çıkartıp bana veriyor. “İşler nasıl, sen nasılsın?” diyorum. “Çalışıyoruz, yorgunum abi” diyor. Nereden ve nasıl Beyoğlu'na geldiği hakkında hiçbir bilgim yok. Bu çocuğa ilk rastladığım zamanlar üstün bir İstanbulluluk refleksiyle “Acaba kerizleniyor muyum” diye düşünüyordum. Ama bir insanın yıllarca bütün bir gün aynı rolü o güzellikte oynaması pek de olası değil gibi geliyor bana. Bir gün nesi olduğunu sordum. “Parkinsonum abi” dedi. Ben taze Selpakla bayat Selpak arasındaki ilişkiyi çözmeye çalışırken yaşlı korseci amca dükkânın kapısını kilitliyor. Geçen turistler ise korseci dükkânına hayretle bakıp fotoğraflarını çekiyorlar.  Dört Mevsim Restaurant yerini çoktan “Gloria Jeans”e bırakmış. O köşede çok eskiden Foto Süreyya vardı. Bu Gloria'nın nasıl Jeans olduğunu da anlamış değilim, ama Mustafa Abiden araklamış oldukları kesin. Sofyalı sokağa giriyorum. Sokağa yayılmış masalardan dolayı yürümek imkânsız. İşkembe Çorbacısı daha zuhur etmemiş. Sarhoş olmak için daha vakit erken. Asmalımesçit sokağına dönüyorum. İnsanlar sel gibi akın ediyorlar Beyoğlu’na doğru. Tevekkeli değil, berber, çerçeveci, nalbur, eczane, kasap, organik zımbırtılar satan dükkân yerlerini modern cafe chantanlara bırakmış. Güzelim tarihi “Markiz” sosisçi dükkânı gibi bir şey olmuş.

Simitçiler yavaş yavaş ortadan kayboluyor. Kestaneciler ise ısrarla direniyorlar yerlerinde. Etraf gittikçe kalabalıklaşıyor. Saz, Caz ve Türkü Barlardan müzikler yükselmeye başlıyor. “Kahve içene Fal bizden” diye levha tutanlar peyda oluyor. Her gün önümü otuz iki kere kesen “Green Peace”ciler ortadan kayboluyor. Zaten kendilerinden kurtulmak için günde en az bir kere “Green Peace”i desteklediğime dair yazılı beyanda bulunuyorum. Tabii yeşiller ayrı bir konu. Onlar da Hidroelektrik Santrallarına kafayı takmışlar. Zamanım olduğu bir gün yanlarında durdum. Hidroelektrik Santrallarının çevreyi nasıl mahvettiğini anlatmaya başlattılar. “Nereden biliyorsunuz” dedim. Bön bön suratıma baktılar. “Ama ben elektriğimi istiyorum” dedim. Canavar görmüş gibi kaçtılar. Yanımdaki arkadaşım bana bir hayli kızdı. “Güzel kızlardı, niye kaçırdın” diye. Kızlara ne yapacaktı, bilemiyorum. Onların yerini dar bir pantolon gibi bir şeyin üstüne kısa şort giymiş, futbolcudan beter çarpık olan bacaklarına beygir çizmeleri çekmiş olan TV ci kız ile omuzunda kamerası olan bir genç alıyor. Asker emeklisi tipler bu TV cilere beyanat vermeye bayılıyorlar. “Nitekim” dakikalarca konuşuyorlar kamera karşısında. Bankaların kapılarında güzel kızlar gelip geçene kredi kartı satmaya çalışıyorlar. “Tamam, alacağım, ama limitiniz nedir?” diye soruyorum. “Limit, kartı aldıktan sonra belli oluyor” diyorlar. Bakarsınız kartı almadan bile sizi borçlu çıkartabilirler. Derken korsan yürüyüş. “aa, aaa,aaaa,aa”  “a” ları tekrar edin, virgüllerde hafif bekleyerek. Tüm göstericiler böyle bağırıyor. Bazen de “Belediye Bandosu” geçiyor, Dağ Başını Duman Almış çalarak. Yürüyüşçülerin arkasından da bir grup “Fruko yürüyor. Yaşlı nesiller bu kavramı gençlere açıklasın. Tabii tramvay seferleri aksıyor. Gün boyu caddenin ortasından durmadan geçen vazifeli, vazifesiz araçlar yok oluyorlar. Sabahtan beri papağan gibi, ne dediği belli olmayan seyyar Milli Piyango Bayii yerini her akşam ince sesiyle “Bu akşam çekiliyor” diye bağıran Milli Piyangocu hanıma terk ediyor. Mili Piyango her akşam nerede çekiliyor, o konu belirsiz. Tartıcı çocuk şişman bayanlar haricinde her gelen geçene “tartalım” diyor. Çorap satanlar ile kaçak saat satan zenciler Belediye Zabıtası ile köşe kapmaca oynarken, ayakkabı boyacısı da arada bir yan sokaktan kafayı uzatıp. “Boyayalım, Abi” diyor. Bu arada sizi turist zanneden bir tip yanınıza yaklaşıyor “Brother, cafe, good cafe; bar, bar; also good woman” diye sizi kerizlemeye kalkıyor. Sonunda “Where are you from?” diye sorunca “from Turkey” diyorsunuz. Elini alnına vuruyor “Tüh be abicim, kusura bakma, niye daha önce söylemedin” diyor. “Xjakaılar alıgmnyorum” diye bağıran arabalı eskici yan sokaklarda dolanıp duruyor. Sattıkları mavi paraşütleri havaya fırlatan işportacıların paraşütlerini bizim balkondan toplayıp, kendilerine gerisin geri aşağıya atıyoruz. Ok ve yay satan vatandaşımız Allahtan mallarının nasıl kullanılması gerektiği konusunda gösteriler yapmıyor. Bu arada Hacapulo Pasajının girişindeki dükkânda bulunan oyuncak bebek gelen geçene “Vüyit, vüyüyo” diye ıslık çalıyor. Taksi müşterileri artıyor. Durak Kâhyası müşteri toplamaya çalışıyor. “Taksi, taksi, Bebeğe taksi; bebeğe bak, bebeğeee” diye seslenip duruyor. Bademci kolunun altında badem sepeti yavaş yavaş Çiçek Pasajına giriyor. Ara Kahveye Ara Güleri görmeye gelenler hava alıyor, çünkü o sadece gündüzleri orada. Tabii bütün bu hengâmenin içinde “Masonlar” kafaları şişmeden nasıl toplanıyorlar; o da anlaşılmaz bir olgu.  Balık Pazarına girmek için Sahaflar Çarşısının içinden geçiyorum. Etraf yığınla eski kitap dolu. “Muttalip Köse Hayrullah Beyin Bi-Mennihil-i Pişhah-ı Sami-i Maa’l- Fahr adlı eseri var mı?” diye soruyorum. “Bizde kendisinin Hıyarlar adlı eseri var. Sizin aradığınız kitap soldan yirmi ikinci dükkânda bulunuyor” diye bir cevap alıyorum. İstiklal caddesinde yeniden inşa edilmekte olan büyük bir binanın tahta perdesine yapıştırılmış “İstanbul Emniyette, polis çalışıyor” levhasını görüyorum. Eh, doğru valla.  Bütün İstanbul’u emniyete tıkarsanız, polis de çalışmaktan bitap düşer. Hacı Bekir’de Demir Hindi içip yola devam ediyorum. Eskiden Taksim’de saatin altında buluşulurdu. Şimdi Taksim’de Burger King’in önünde bekleşiyor herkes. Mutluluktan gülümseyenler, keyiften türkü söyleyenler, ağaç olmaktan suratı düşmüşler, terk edildiğini anlayıp ağlayanlar. Galatasaray Hamamından pir-ü pak çıkanlar Balık Pazarına dalıyorlar ama, balıktan başka her şeyi buluyorlar. Nevizade sokağına giriyorum. Bir ayakkabı boyacısı bana çarparak önüme geçiyor ve o sırada fırçasını düşürüyor. Sesleniyorum kendisine ve fırçasını yerden alıp veriyorum boyacıya. Teşekkür ediyor ve yoluna devam ediyor. Elli metre sonra bir bakıyorum ki tezgâhı kurmuş “gel abi boyayalım” diyor. Pazarlamacılığın son noktası. Helal olsun adama. Ama tabii ki ben “tuzağa” düşmüyorum. Beni yaka paça çekip kendi meyhanelerine sokmak için uğraşan garsonlardan kurtulup, Balo Sokağında Fecr-i Ati’den kalma kumaşçının önünde buluyorum kendimi. Sosyeteden arkadaşlarımla buluşmak için gideceğim 360’da fazla yemek yiyip, yanında da kazığı ordövr olarak almamak için seyyar pilavcıdan pilav üstü tavuk ile ayranı yüz elli kuruşa alıp karnımı bir güzel doyuruyorum Ara Not: Yanlışlıkla Balo Sokağına girip Tarlabaşı Caddesine çıkmayın. Ne ararsanız var orada; ama ne yazık ki, hiçbiri size lazım değil….  Bu vesile ile 360 ın bulunduğu Mısır Apt. da bol bol mevcut olan Sanat Galerilerini geziyorum. Bu yapıtları izleyip yukarıya 360’a çıkıyorum. Beyoğlu'nda ne mi arıyorum? Resim sanatım için açılım yapıyorum. Bu arada kırk yıllık Beyoğlu'nun adı yavaş yavaş TAKSİM olarak değişmekte. Gençlerden duyarsanız şaşırmayın.

Mayıs geldi. Romalar çıktı meydana. “La-vaaan-ta” diye bağıranları; reçellik erkek incir soyup satanları ortadalar. Zaten bu zavallı erkeklerden de insanlar ne isterler bilemem. Ya soyup reçel yaparlar ya kısırlaştırıp öküz haline getirirler ya da bir kümese bir horoz yeter deyip kafalarını koparıveririler. Erkeklerin çilesi işte. Tabii bu arada havaların güzelleşmesiyle beraber tramvaylarımız da güzelleşti. Artık sadece “çın, çın” diye öterek gitmiyorlar, istim bırakan lokomotif gibi havaya neşeli kokular salıyorlar. Hani bilesiniz de şaşırmayasınız dedim yani.

Bu kadar yeter. Ben daha devam edebilirim, ama o zaman da Ahmet Rasim’in İstanbul’u tasvir eden kitaplarına döner iş smile