Bordeaux

Bordeaux

Ulusalcılar, Liboşlar, Milliyetçiler, Dinciler, Zenciler vs. kavramları yetmiyormuş gibi yeni bir anlayış tarzı daha peydahlandı. Oburlar. Bu tipten yaratıklar olarak bizler de Cumhuriyet Bayramı tatilinden yararlanıp bir Bordeaux gezisi yapmaya kalkıştık ve kazasız belasız geri bile döndük. Bu gezinin vazgeçilmez amacı yemek yiyip, şarap içmekti. Ben bu geziye niye, nasıl, ne zaman, hangi gaye, vs. ile katıldığımı hatırlamıyorum. Tabii esasında bu geziyi ille de resmi bir tatil sırasında yapmamız da gerekmiyordu.

Bordo adı nereden geliyor sorusu aramızda bayağı mevzubahis oldu. Şimdi Bordeaux mu bordodan geliyor, yoksa bordomu Bordeaux’ dan geliyor hakkında muhtelif düşünceler duyduk. Bazı Örnekleri burada sizlere arz ediyorum muhteremler.

“Arkadaşlar; Tabii ki bordo Bordeaux’dan geliyor. Hemen bir Andıç hazırlayıp Bordeaux Belediyesine iletelim.”

“Üstatlarım, Ekselanslar; bu konu Lozan Anlaşmasında da uzun uzadıya münazara edilmişti; Ruhu şad olsun İsmet Paşa, bendenizin de naçizane mütalaasını kabul buyurduktan sonra, Ankara’ya Gazi Paşa’ya bu durumu sual eylemişti. Gelen cevapta Muhterem Merhum Gazi Paşamız ‘karıştırmayın lan işleri salatalıklar’ dediydi.

“Ahmet Abi yaw, biz oradayken Bordeaux’un maçı vardı ya biz de bilet bulamamıştık hani. Yazık oldu valla, şans işte. Halbuki Galatasaray’ın Bordeaux maçına gittiğimizde ne eğlenmiştik di mi? Hele o herifi hatırlıyor musun, karısını maça gidiyorum diye kandırmış, o sarışın fıstıkla gelmişti hani. Ama abi, kadın ne uyanık çıktıydı di mi. Kadın önce alışveriş yaparız, sonra Otele gideriz demişti de biz de ne gülmüştük keriz herife. Ama bizim Selahattin getirdiği esmere alışverişi gelmeden önce İstanbul’da yaptırdığından, hatunu hemen odaya taşımıştı valla. Ne uyanık adamdır o Selahattin, di mi ya, abi. Abiii, bu olayları bizim hatunlara anlatmıyorsun illaki di mi. Yoksa toz duman oluruz valla” Abi ya, Bordeaux o gün sahaya bordo renkli forma ile mi çıkmıştı?”

“Hayır efendim, hayır, Bordeux’un forması bordo olamaz. Her şeye hayır efendim. Hele bordo Türkçe bir kelimeyken ve bizimle Orta Asya’dan taa buralara kadar gelmişken, nasıl Bordeaux olabilir. Hatta geçen gün Anıtkabirdeyken, önemli büyüklerimizden bir Efendi de durup dururken bordo evvel Allah Müslümanlardan gelmiştir dedi. Bu konuyu Anayasa Mahkemesine götürmek lazım”

“Suphanallah canlar. Bu lafların ikisi de gavurcadır. Ha bordo olmuş, ha Bordeaux. Dinimiz ikisini de günah eylemiştir. Allah hepimize sıhhat ve bereket versin. Ben yine de Hoca Efendiye bir sorgu sual eyleyeyim bu durumu.”

“Çaylar; ağabeylerim benim, bugün kızlar yok mu kızlar? “Lan Mustafa, yine kanın kaynadı galiba. Bırak çayları da çık. Mustafa lan, sen bordoyla Bordeaux’un farkını biliyor musun?” “Abii ben gemilerde çok çalıştım, borda bordaya gelmek var ya, hani biz miçolar ona şey derdik. Yani, hani limana çıktığımızda inşallah iyi bordalaşmalar olur derdik”

“Dostlarım, biliyorsunuz bendeniz SSK da otuz beş yıl çalıştım. Valla çok meşakkatli bir işti. Ahh, hiç sormayın. Bu uzun yıllar zarfında otuz tane Bordro bile yazdım. Bordroların hepsi de bordoydu. Herhalde bu konu bu yüzden vücut eylemiştir”

Bütün bu konuşmaların sonunda Türkler olarak aramızda oybirliği ile şu karara vardık: Bordo rengine sadece Türkçe’de bordo deniyor. Bu da kırmızı şarabın renginden olsa gerek. Tabii Çinliler ne diyor bilemiyoruz. Ama diğer bazı ülkelerin bordo rengine niye bordo demediklerini anlayamadık mesela. GOOGLE’ a göre ise bordo Trabzon’da bir İş hanının adı.

Velhasıl-ı kelam Bordeaux’ya geldik. Gurme gezisi yapıyoruz. Bol bol et yiyeceğiz ve şarap içeceğiz inşallah. Ama hanımlar “Şükrü, şekerim, bak eti fazla kaçırdın, sonra kolesterolün yükselecek” veya “Bey, bak sana evde tembih ettiydim şarabı fazla kaçırma diye. Sonra gecede otuz kere su dökmeye gidip beni uyutmuyorsun” deyip duruyorlar. Bu arada prostatlıları es geçiyoruz, onlar ne yeseler ne içseler, ha bire ayakyoluna gidip, ayakkabılarını ıslatmış olarak dönüyorlar.

Bordeaux’da etrafı gezdik. Şarap şatolarına gittik. Bu Şatolarda şarap turları yaptırıyorlar rehber eşliğinde. Şimdi Şato deyince öyle Disney World’ deki gibi Şato sanmayın. Büyük taş evler. “Bunların içinde ne var?” dedim rehbere. Anlaşıldı ki bunlarda yatakhane, yemekhane, mutfakhane, abdesthane, şaraphane vs. var. Ama içinde oturması lazım gelen essah Baron ve ailesinden haber yok.

Şimdi gelelim şarap işi nasıl oluyor. Biz gittiğimizde bağ bozumu yapılmıştı. Ama bağlar olduğu gibi duruyordu. Pek öyle bozulmuş gibi bir halleri de yoktu hani yani. “Bu ne biçim bozmak?” dedim. Efendim, üzümler teker teker toplanırmış, onun içinde bağlar bozulmazmış. Bu işe pek aklım yatmadı ya. Milyonlarca üzümü tek tek toplayacaksın. Her halde T.C.’nin doğusundan batısına pamuk toplamaya gelenler daha sonra da üzüm toplamak için Bordeaux’ya gidiyorlar.

Neyse üzümü topladık. Yok, yok, tasalanmayın, kabuklarını tek tek soymuyorlar. Bunları büyük kazanlara döküyorlar. Bu kazanların kimisi ahşap, kimisi beton, kimisi paslanmaz çelik. “Abi biz de çok iyi melamin kazanlar var, uyar mı?” dedim. Uymazmış. Burada üzümcükler bir sürü işlemden geçip şarap oluyorlarmış. Kalitesi de bu sırada ortaya çıkarmış. Çalışan bir Türk’e rastladım orada. “Abi, kimseye söyleme; ama ben bu zımbırtıların içine çaktırmadan biraz Şıra, biraz da Boza atıyorum, acayip kaliteli oluyorlar” dedi. Demek ki bizimki orada olmasa Fransız Şarapları fos çıkacak. Neyse, sonra bunları Fransız Meşesinden (böylece meşenin de milliyeti olduğunu öğrendik) yapılmış 225 kg’lık ahşap varillere dolduruyorlar. Bu bizim zeytinyağı tenekesi hesabı. Bizim tenekeler 19 kg. dır. Niye 19,50 veya 20,50 kilogram değildirler anlayamadım bugüne kadar. Aynı soruyu onlara da sordum 225 kg. konusunda. Yüzüme melül melül bakıp “internette bir araştıralım” dediler. “Şato” daki rehber kız bir Türk’e âşık olup üç yıl T.C. de yaşamış. Bizi görünce aklına eski sevgilisi gelmiş olacak ki, dokunsan ağlayacak garibim. Esasında bunun konuyla da bir ilgisi yok zaten. Uzun lafın kısası, şarapları sonra da şişelere doldurup satıyorlar. Kalan posayı da Fransa Devleti alıp Alkol yapıyormuş. Halbuki buraya gelseler, ben onları Kumkapı’da bizim sarhoş Avni’ye götürürdüm; alkol nasıl yapılırmış görürlerdi. 115 derece valla. Sonra tadıma geçtik. Bardaklara kırmızı şarap dolduruldu. Önce bizim ustalar teker teker mantarın kıçını kokladılar. Onlar ne anladılar bilemiyorum; ama bence pek kıç gibi kokmuyordu. Sonra bardakları kaldırdılar ve üstten içine bakmaya başladılar. “Şansa bak hepsinin bardağına sinek düşmüş” dedim kendi kendime. Bir tek benimkinde sinek yoktu. Derken bardakları ellerinde çevirmeye başladılar. Ben de çevirdim, şarap üstüme başıma döküldü. Şimdi de şarabı koklamaya başladılar. “Yahu içsenize şu mereti Allah aşkına” demeye başladım ben. Hiç istiflerini bozmadan çok ciddi bir şekilde azar bişi içip, intibalarını anlatmaya başladılar. Kimine göre fesleğen tadı fazlaydı, kimine göre iskeleti sağlamdı (ne demekse), kimine göre de molekülleri daha tam ayrışmamıştı. Ama herkes başka bir şey söyledi durdu. Ben de tattım; bayağı şaraptı işte.

Bir de işin raconunu öğrendik. Şimdi şarabın kalitesi fıçısından, içine ilave edilen bazı şeylerin kokusundan, renginden, içiminin kolaylığından, iskeletinden vs. anlaşılırmış. Bunu kim anlarmış. Degüstatör denen hergeleler. Bunlar şaraptan bir yudum alıp ağızlarında evirip çevirip sonra tükürürlermiş. Böylece şarabın kalitesini anlarlarmış. Nasıl oluyorsa. Ne kadar iyi derlerse şarabın fiyatı o kadar pahalı olurmuş. Herifler şarapları tada tada zaten yarı sarhoşlar, şarapçı da ceplerine üç beş kuruş koydu mu şarap oldu sana “exselent”.

Akşam yemeğinde kırmızı şarabın içine beyaz şarabı kattım ve bizim ustalara bu şarap hakkındaki intibalarını sordum. Bizim melez şarap yukarda anlattığım işlemlerden geçti ve fikir birliği ile çok iyi bir şarap olduğuna kanaat getirildi. Yaptığım haltı söyleyince de “bravo karışımı çok iyi yapmışsın” dediler. Yani benim anladığım bunların hepsi fasa fiso. Siz yine Güzel Marmara Şarabından vazgeçmeyiniz.

Tabii, siz hanımların aklına hemen alışveriş geldi, di mi? Valla bizim obur hanımlar o kadar yemenin ve içmenin arasında ona da fırsat buldular. Sarlat diye bir kasabada kaldık. Nerededir bilmiyorum. Tek bildiğim Fransa’da olduğu. Burada cumartesi günleri Pazar kuruluyor. Ama harbisinden Pazar. Öyle Halden mal getirip satmak yok. Fazla da bağırıp çağırmıyorlar. Arada bir “madam gel, gel, buraya gel!” diye yüksek sesle sesleniyorlar. Madam gelmeyince de “Madam niye gelmedin” diyorlar sadece.

Netice-i kelam, alınan ders şu. Bir bardak şarabı yapmak için yüzlerce eylem yapılıyor ve neticede bana göre hepsi aynı. Bunu bizim şarap “Connaisseur” lerine söyleyince, beni çok kültürsüz ve zevksiz buldular. Zaten tango yapmayı bilmediğimi de söylediğim zaman insanlar bana böyle diyorlar.

PS: Şarap konusunda epey bilgilendik, ama konuyu bilmiyorsanız bunları internetten öğrenin. Hakikaten enteresan olgular var.