Cenaze

Cenaze

Geçen gün Çeliktepe’de yürüyordum. Otomobili tamirciye bırakmış, dönmek için taksi arıyordum. Cuma günü öğle vaktiydi ve camiden çıkan cemaat dağılıyordu. Arkasından da dört kişinin taşıdığı bir tabut çıktı. Adamlardan biri “Ağabeyim, şuna bir destek ver de ben de organize olayım” dedi.

Ben de tabutun arka sol tarafının altına girdim. Neyse yürümeye devam ediyoruz. Hava rüzgârlı ve soğuk, bir taraftan da yağmur yağıyor. Git git bitmiyor. “Cenaze arabası nerde?” diye öndekilere bağırıyorum. “Hemen şurada” deyip ellerinle ileriyi gösteriyorlar. Başladık Kağıthane tarafına doğru inmeye. Ha bire gidiyoruz. Durup nefes almak filan da yok. Derken dereye indik ve karşıki yoldan yukarıya çıkmaya başladık. Git Allah git. Sonuçta Feriköy Mezarlığına geldik. Kapısında “Her cenaze taşıyan cennete gidecektir” yazıyor. Öndekilere “Ulan bunu kim yazmış?” diye seslendim. “Mezarlık bekçisi bahşiş almak için yazdı” dediler. Valla herhalde bir saat geçti. Yolda cep telefonum da ha bire çalıyor. Esasında benimki cep telefonu değil de iPhone. Ama anladığım kadarıyla benimki de eskimiş bile. Şimdiysen dört gilisi çıkmışmış. İlk sefer çaldığında tabutu tutmayı bırakıp elimi cebime attım; tabut yana kaydı, cep telefonum yere düştü. Allahtan genç bir çocuk hemen telefonu alıp bana verdi ve omuzumdaki tabutu da düzeltti. Omuzumda tendon yırtığı var. İyice ağrımaya başlamış zaten. Hemen uyandım. “Evladım şuna bir omuz ver de ben bir organize olayım” dedim. “Müdürüm” dedi. “Buralarda usuldür, cenaze arabasına para vermemek için mezarlığa kadar omuzda taşırlar cenazeyi.” Kaderim o an belli oldu zaten. Neyse gömdük mevtayı. Adamın biri başını omzuma dayamış, “Yazık oldu zavallıya, çok genç yaşında öldü” diye zır zır ağlıyor. “Neyin oluyor?” dedim. “Hiçbir şeyim, tanımıyorum ki” dedi. Hani yani İstanbul’da doğduk büyüdük, ama bu kadar da keleğe hiç gelmemiştim. O sırada cenazeyi taşıyanlardan biri yanıma geldi. “Allah razı olsun senden ağabeycim. Çok sevap işledin” dedi. Ve hemen ilave etti. “Hadi gel hocam, evde yemek var.” Adam yakama yapıştı bir türlü bırakmıyor. Hadi başladık mı gerisin geriye yürümeye. “Ev nerede?” diyorum, “Aha şurada” diyor. Allahtan aklıma geldi. Yanımdan geçen bir taksiye işaret edip hemen bindim ve tüydüm. Adam da zaten bu tüyüşüme fazla üzülmedi.

İki gün önce Gazetede bir arkadaşımın babasının ölüm ilanı çıktı:

ÖLDÜ

Dağdevirengillerden Merhum Hacı İsmail ve Yoltutangillerden Saniye-i Nisvandan Merhume Hacı Nefise Hanımın Oğulları(ölen kaç kişi acaba) Etiler-Akatlar Eşrafından, Çemişgezek Lisesi kovulanlarından(1956), Yerbahçe Spor Kulübü 34529876 no.lu Kongre Azası, Küçük Kulüp 4322 No.lu Hızlı Kumarbazlarından, Kahveciler Derneği Eski Başkanlarından, 125. Dönem milletvekili, İsterbuck Kahve’nin Kurucularından, Tahtakale Aslanlar Kulübü Üyesi, Nur – John Kleindienst ve Macit – Hürmüz Dağdevirengil’in Babaları; Micky, Nancy, Plüton ve Eros’un sevgili Mıcmıcları, Nabiye Dağdevirengilin 105 yıllık eşi, büyük adam, dahi insan, üstün yetenek

HACI MUSTAFA DAĞDEVİRENGİL
Ölmüştür. Cenazesi vs. vs .vs…………………..


Değişik kültürlerde, cenaze merasimi farklı yapılır. Ama hepsinde değişmeyen bir şey vardır. Cenaze ne kadar kalabalıksa ve ne kadar “ah, vah” eden varsa o cenaze o kadar kıymetlidir. Mesela Hristiyanlar’da ve bilhassa ABD de, ne kadar çok siyah limuzin cenazeye gelirse durum o kadar makbul sayılır. Tabi insan cenazeye niye limuzinle gider ki. Bunların hepsi siyahlar giydirilmiş parayla tutulmuş “ağlayıcı” tayfasıdır da ondan.

İpekle beraber Diyarbakır’a uçuyoruz. Arkamızda gayet modern giyimli iki kadın ve iki çocuk oturmakta. İndik ve bavulları almaya gittik. Bir anda bir vaveyla koptu. Biri ölüyor filan sandık. Bir de baktık ki uçaktaki kadınlardan biri. Şalvarı ve mintanı çekmiş üzerine, başını Güneydoğu usulü bağlamış, bağıra çağıra ağlıyor da ağlıyor. Onu karşılamaya gelmiş yüz otuz bin iki kişinin arasındaki kadınlar da başladılar mı bağıra bağıra ağlamaya. Sanki Micheal Jackson konserindeyiz veya GS-FB maçında. Diyeceğim her kültürde bu iş farklı. Değişmeyen olay, insan sayısı ve vaveyla.

Himalayalar’da yaşayan Budist Şerpalar ölülerini baltayla büyük parçalara ayırıp karla kaplı dağlara atıyorlar ki doğadaki hayvanlara da bir fayda olsun. Bir bakıma güzel bir Geri Dönüşüm durumu. Everest’e çıkarken ölenler ise aşağıya taşınamadıkları için oldukları yerde bırakılıyorlar. O cesetlerde bulundukları yerde donup kalıyorlar. Dağın aşağı taraflarında üstünde isimleri yazılı taşlarla sembolik mezarları bulunuyor. Zaten yukarıya çıkan dağcılar da yolu birbirlerine şöyle tarif ediyorlar: 6700 metrede mavi anoraklı oturan adamdan doğuya iki kilometre git, orada yüzükoyun yatan kırmızı giysili kızı göreceksin, oradan da kuzeye çıkmaya başla……..

Hindular ise ölülerini yakarlar. Cenazeyi nehir kenarında önceden hazırlanmış odun kümesinin üstüne yatırırlar ve odunları ateşlerler. Bir barbekü kokusu ortalığı kaplar. Yanma işlemi bittikten sonra da ailenin en büyük oğlu kötü ruhlar çıksın diye ölünün kafatasını çekiçle kırar. Bu arada nehrin pis sularında dolaşan veletler de cesetten nehre dökülen yüzük vs. gibi şeyleri suda arayıp dururlar.

Hristiyanlarda herkes siyahlar içinde cenaze töreni için kiliseye gider. Ama papaz nedense beyazlar içindedir. Herkes medenice oturur. Koltuk numarası yoktur. Önce gelen oturur. EGO yani. Ankara’nın Elektrik Gaz Otobüs işletmesi gibi. Papaz vaziyete göre ya lokal dilde veya Latince dua eder. Herkes de üzüntülü bir suratla başlarını aşağıya yukarıya sallayarak papaza hak verirler. Derken siyah takım elbiseli ve siyah kravatlı bir adam papazın yanına çıkar ve ölü için güzel şeyler söyler. Buna İngilizce de “Eulogy” denir. Biz de ise imam “mevtayı nasıl bilirdiniz” der. “İyi biliriz” cevabını alınca içinden “Hadi Gömün” der.

T.C. de ise cenaze çeşitleri çoktur. Bir askeri cenaze törenleri vardır. Bir de sivil cenaze törenleri. Askeri cenaze törenleri ikiye ayrılır. Bir tanesi Emekli generallerin cenazeleri diğeri de Güneydoğu’da şehit düşenlerin cenazeleri. Sivil cenazeler de ikiye ayrılır. Sünni cenazeleri ve Alevi cenazeleri. Bunlar da ikiye ayrılır. Vatandaş cenazeleri ve Sosyetik cenazeler. Vatandaş cenazeleri de üçe ayrılır. Köyde ölüp köyde gömülenler. Şehirde ölüp şehirde gömülenler ve de şehirde ölüp köyde gömülenler. Sosyetik cenazelerin hiçbir şeye ayrılmaları gerekmez. Çünkü o cenazelerde sohbet vardır. Mini etek vardır. Kahkaha vardır. Düzen filan yoktur.

Şimdi öncelikle askeri cenazeleri ele alalım. Anadolu yakasında ölen emekli paşalar Selimiye camisinde yapılan törenle toprağa verilirler. Avrupa tarafında ölenler içinse Levent camisinde cenaze töreni yapılır. Bu törenler çok düzenli geçer. Askerler camiye giden yolları beş yüz metre öteden keserler. Kolunda trafik yazan, elleri silahlı askeri ekipler kimseyi o yollardan içeri veya dışarı bırakmazlar. Dolayısı ile akraba, dost vs. arabalarını bir kilometre öteye bırakıp, camiye yürüyerek gelirler. Bir de caddede “Protokol” yazan oklar vardır. Canlı paşalar da şoförlü otomobilleriyle bu okları takip ederler ve otomobillerini caminin önündeki protokol levhasının altına park ederler. Mevta paşanın yıldızları arttıkça getirilen tören mangasının sayısı da artar. Tabi bu arada yan sokakta kalp krizi geçirmekte olan Mehmet Amca da cankurtaran oralara sokulamadığı için ölür. Bu cenazelerde orduyu paşanın rütbesine uygun olacak rütbede bir subay temsil eder.

Güneydoğu da ölenlerin cenazelerine gelince; orada muhakkak bir paşa bulunur. Şehidin ailesini öper, başsağlığı diler ve cenaze namazını kılar. Arka tarafta üstünde Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez yazan bir bez asılı durur. Paşa cenazeyle birlikte mezarlığa kadar gider. Bazen ölen delikanlının annesi veya babasından ordu karşıtı laflar çıkar. Bu kişiler bir şekilde susturulur.

Gelelim sivil vatandaş törenlerine. Köyde ölüp köyde gömülenlerin işi oldukça basittir. Hoca cami hoparlöründen salah verir ve “Köyümüz eşrafından Tırtılgillerden Hacı Emin Efendi vefat eylemiştir. Cenazesi öğle namazında kaldırılacaktır” anonsunu yapar. Hemen gurbettekilere haber verilir. Gurbetçiler büyük şehirlerde genellikle aynı mahallede oturdukları için Yerel Belediyenin onlara tahsis ettiği otobüsle köye müteveccihen son sürat yola koyulurlar. Otobüslere genellikle hanımlar oturtulur. Erkekler ise arabalarla tam gaz köye doğru yola çıkarlar. Bu tip intikallerde genellikle aceleden birkaç trafik kazası olur ve de birkaç kişi ölür. Onları da yollardan toplarlar ve köyde toplu cenaze töreni yapılır.

Şehirde ölüp şehirde ölenlerin işi daha da basittir. Orada da salah verilir. Ama tabii kimse bir şey anlamaz. Hatta bazıları bunu ezan zannedip “Hoca bugün saati şaşırdı” derler. Konu komşu akşamki duaya gelecekler için yemekler yaparlar. Evdekiler ağlaşır. Cenaze saatinde erkekler camide toplanmaya başlar. Bu arada şehrin başka köşelerinde oturanlar da gelirler. Bunlar otomobillere doluşup dörtlü flaşörlerini açarak gelirler. Cenaze namazı tatbik edilir ve yine otobüs, minibüs ve otomobillere doluşulur ve dörtlü flashörler açılarak cenaze arabası takip edilir. Eğer TEM gibi bir otoyoldan gidiliyorsa, burada birkaçı telef olur. Mezarlığa gitmişken onları da cenaze masrafı ödemeye gerek kalmadan gömerler.

Şehirde ölüp köyde gömülenleri akıbeti ise daha beterdir. Cenazeyi köye götüren araba mutlaka kaza yapar. Dolaysı ile cenaze yola saçılır. Arkadan gelen arabalar da cenazenin üstünden bir güzel geçer. Böylece bunlar şehadet mertebesine ulaşırlar. Velhasıl, ülkemizde birini gömebilmek için en aşağı bir iki kişi telef etmek gerekir. Buna cenaze zayiatı denir ve çok normal karşılanır.

Yirmi beş yılda Güneydoğu’da kırk bin kişinin öldüğü söyleniyor. Ülkemizde her yıl ortalama beş bin kişi trafik kazalarında ölüyor. Yani yirmi beş yılda yetmiş beş bin ölü. Hani malumat kabilinden bilginiz olsun diye yazdım bunu. Şimdi önümüz bayram. Bayramlarda hedef toplam üç yüz canlı telefatıdır.

Alevi cenazelerine gelince. Ülkemizde Alevi yoktur. Onun için de onların cenazelerini kaldırabilecekleri bir mekân yoktur; böylece cenaze törenleri de yoktur.

Gelelim sosyetik cenazelere. Bunlar Avrupa yakasında eskiden Şişli camisinden kaldırılırken, trafiğin yarattığı park sorunu nedeni ile şimdi Teşvikiye Camisine kaydırılmıştır ki, küçücük küçücük ciplerinle gelenlerin şoförleri cami kapısının önüne çift sıra park edebilsin. Anadolu yakasında ise bu törenler Bağdat Caddesi üzerindeki Erenköy camisinde yapılır. Trafik Pendik’e kadar tıkanır. Caminin avlusu küçüktür ve insanlar sıkışmaktan birbirlerini göremezler. Dolayısı ile de ertesi güne dedikodu malzemesi çıkmaz. Bu problemleri çözmek için bu cenazeler şimdilerde İlahiyat Fakültesi camisinden kalkmaktadır.

Camiye gelen insan sayısı ölenin veya yakınlarının toplumdaki Önemi ve İtibarına göre değişir. Kendini önemli ve itibarlı kabul edip çok ziyaretçi bekleyen cenaze sahipleri, oluşacak sıraları düşünüp kuyruk olunacak yere özel olarak tente getirtirler. Bir yere de Anı Defteri açarlar. Ölünün arkadaşları da oraya yazı yazarlar. “Ulan sıçan Razi, okuldayken merdiven altına sotalanıp Melahat Hocanın donunu nasıl görürdük değil mi !” Veya kendinin ölenden de daha önemli olduğunu düşünen biri de “Ahmet Kardeşim; rahat uyu, eşin bana emanet” diyebilir. Veya “Ayşecim, yıllar boyu senin müdürlüğünü yaptım. Seni çok özleyeceğim” Yanında çalışanlar ise “Ulan hırt patron, maaşa zam yapmadan geberdin”. Komşular ise “Oh be, dünya varmış; artık binayı boyatabiliriz”. Mahallenin manavı ise “Yaşasın öldü. Bütün iyi meyveleri veresiye alır, bir de pazarlık ederdi”. Ama tabi sonunda Hoca sorduğunda herkes mevtayı iyi bilir. Bu arada kuyruk yürümez. Çünkü sosyetikler sadece kendilerinin önemli olduğunu düşündüklerinden ha bire sıranın önüne geçerler. Batıda okumuş olanları ise ayıp olmasın diye sırayı bozmazlar ve neticede kendilerine sıra gelmez ve başsağlığı dileyemeden evlerine geri dönerler.

Bu arada bir yerlerde yüz binlerce Vakfın adamı durur. Bağış almak için. Bağırmalarından Balık Pazarına geldiğinizi sanırsınız. Modern Hanımlar son derece şık gelirler, başlarını örtmezler. Genç hanımlar ise en son modayı giyerek hazır bulunurlar ve etraftaki erkeklere iç acıcı görüntüler verirler. Hele bu yılki mini şort modası yüzünden ben tanıdık olsun olmasın sosyetik hiçbir cenazeyi kaçırmıyorum. Bu hanımlar aralarında bol bol dedikodu yaparlar. “Bak şu adama, Özge’nin yeni sevgilisi. Durumu Özge’nin kocası da biliyor. Adamı beraberce bir güzel söğüşlüyorlar.” “Canım şu Ezgi’ye de bravo valla. Bu kaçıncı ihtiyar koca eskitişi.” “Kızı da ABD’de Palavratron Kolejde okudu geldi. Kızı Kaçzadelerin salak oğluna yapmaya çalışıyor.” “Şekerim, şu paparazziler bir de cenazelerde fotoğraf çekseler ya, ne güzel olurdu.” ………………..

Erkeklere gelince. Gömleklerin üstünde bir kazak, altlarında kargo pantolon, ucu dört köşe ayakkabılar, gözlerinde markası ön tarafında yazılı kalın siyah plastik dikdörtgen çerçeveli bir gözlükler ve ellerinde Cuba Pürosu yazan dingil uzunluğunda pürolar. Yarı çıplak hanımları birbirlerine göstererek “Şuna bak ulan, ne biçim be.” “Abi ya, bizim Cem’de öyle Rus Kızlar var ki, aklın hayalin durur.” “Oğlum çıkınca gel şu kahvede bir tavla atalım.” “Ha ha ha. Sen tavla oynamayı da mı biliyorsun. Son seferi hatırlıyorsun, değil mi?” “Ahmet, bana bak, sende Kazık A.Ş. den var mı? Ben tiyö aldım. Fiyatını çıkaracaklarmış. Yükselince satmayı unutma haaaaaaa”. “Yahu, bu FB’ye neler oluyor be. Adamı yolladılar, yerine yine Molnar’ı getirdiler.”

Bu arada vatandaşın arasında kucağında sakat görüntüsü verilmiş küçük çocuklarla dilenci kadınlar bulunmakta. On iki, on üç yaşındaki çocuklar da ortada dolaşmaktalar. Çocuklar cep, çanta vs. boşaltmakla meşguller. Bütün bu ekip Hacı Hüsrev eşrafındandırlar. Meşhur deli de orada. Kucağındaki sepette markası hiç duyulmamış bir cins şekeri satmaya çalışmakta. Yanına gittiği kişi şeker almazsa ana avrat küfretmekte.

Bir de benim çocukluğumdan beri hep aynı olanlar vardır. Bunlar hiç ölmez mi, çok merak ederim. Erkekler spor takım ve kravat, üstlerinde pardesü. Saçlar beyaz, bazılarının elinde bir baston, çoğu gözlüklü, bazılarının başında şapka, bere vs. gibi şeyler. Bazıları artık ayakta duramadıkları için oturmuş vaziyette. “Ah Selahattinciğim, bizim prostat çok kötü. Doktor biraz daha idare et diyor. Ama geceleri yatağa kaçırıyorum. Hanım çok fena kızıyor. Bu arada senin hanım nasıl allasen?” “Muttalipcim artık beni tam tanımıyor. Geçen gün tanır gibi oldu ve beni evlendirmeye kalktı.” “Yaa, vah vah. Sana da zor oluyordur.” “Yok canım ne zor olması yahu; ben evlenmeden de durumu idare ediyorum. Keh keh.” Öbür tarafta “Mustafa Beyciğim, ahh ahh rahmetli ile çok eski arkadaştık. Gençlikte ne güzel günlerimiz olmuştu ama ben evlenince bizim hanım onunla görüşmemi yasak ettiydi. Ben durur muyum, çaktırmadan yine beraber eğleniyorduk.” Bu beyler camide buluşunca çok çok yakın değillerse öpüşmezler.

Hanımlar ise yine aynı hanımlar. Bazıları başını eşarpla örtmüş, bazılarında da 1950 lerden kalma Avrupai şapkalar var. Bu şapkalar genellikle siyah veya kahverengi olup, bazen kürklü de olabilirler. Gözlerinde dört göze yetecek büyüklükte kalın camlı, plastik kahverengi çerçeveli gözlükler. Gözlüğü olmayanlarda ise boyunlarından sarkan, askıları küçük kahverengi plastik yuvarlaklarla yapılmış okuma gözlükleri. Dizin altına kadar gelen kahverengi veya koyu yeşil etek, onun altında da kalınca bej çoraplar. Ayakkabıları siyah veya kahverengi; topukları kalın ve yerden iki santim yükseklikte. Üstlerinde de de naftalin kokan bir kürk veya koyu kahverengi bir palto. Bu hanımlar da çok çok yakın olmadıkça öpüşmezler. Hatta bazıları mikrop kapmasınlar diye el bile sıkmazlar. Bu hanımların yüzde doksan beşi kendini entel zannedip, akıllarınca Avrupalı gibi takılırlar. Ama Avrupalının sahip olduğu bazı değerler bunların yanından bile geçmemiştir. Alçak sesle konuşurlar. “Çocuklar nasıl Mevhibeciğim?” “İyiler Allaha şükür; biliyorsun Gülay Amerika’da, bir kızı bir oğlu var. Her yaz tatile geliyorlar; beraberce bizim Foça’daki yazlığa gidiyoruz. Onun kocasının durumu çok iyi, çalıştığı şirkette çok seviyorlar; bu sene Şef mi ne olmuş. Seninkiler nasıl?” “Valla Ayşe büyük kızı Üniversiteye hazırlıyor. İlle de Amerika’ya yollayacak. Ne varsa orada. Gidip sonra dönmüyorlar biliyorsun, seninki gibi işte. Amerika’ya hazırlayan birileri varmış; kız oralara gidip duruyor. Dünyanın parasını alıyorlarmış. Hangi okula gireceğine dair da garanti vermiyorlarmış. Bizimkiler Harvard, Yale, Princeton, Cornell, Duke veya Stanford istiyorlar. Hayırlısı bakalım. İnşallah Stanford olmaz; orası da çok uzak yahu şekerim.”

Namaz bitiyor, cemaat camiden çıkıyor ve cenaze namazını kılmaya geliyor. Tanımadıkları adamın cenaze namazını kılıyorlar. Malum farz değilse bile cenaze namazı kılmak manen çok önemli. Bence böyle bir adedin nedeni, cenazeyi taşıyacak adam olmazsa bunların taşıması. Hoca geliyor, ön safa geçiyor. “Arzu eden hanımlar da cenaze namazı kılabilir.” Diyor; “Ama onlar lütfen en arka safa geçsinler.” Herhalde erkeklerin önünde olurlarsa erkekler cenaze namazı kılmak yerine fantezi namazı kılmaya başlarlar diye düşünüyor. Hele o başı açık, mini şortlulardan da bazıları ön safa geçerse yandı gülüm keten helva.

Mevtayı iyi bildikten sonra birileri tabutu cenaze arabasına yüklüyor. Bu sırada mezarlığa gitmek isteyenler için otobüs olduğu söyleniyor. Bu otobüsle genellikle mevtanın yanında çalışan veya çalışmış kişiler gidiyor. Esasında çok yakın aile fertlerinin dışında bu insanlar hakikaten üzülerek gelmiş olanlar. Bu arada “Hadi canım gel; Zanzibar’da bir şeyler yiyelim.” veya “Beymen Cafe iyidir şimdi. Paparaziler de oradadır. Zaten ben de bugün onlar için giyinmiştim. Arabaya bineceğimize yürüyelim mi; hem spor da olur. Şemsi, biz Beymen Cafe’ye yürüyoruz. Sen bizim Cadillac Jipi Cafenin önüne park ediver” gibi konuşmalar mebzul miktarda duyulmakta.

Bu sırada mevtanın Almanya’daki tahsil döneminden kalmış dört Alman Arkadaşı da koyu renk takım elbiseleri, lacivert kravatları, siyah ayakkabıları ve lacivert pardösüleriyle şaşkınlık içinde camiyi terk etmekteler.