Düğün

Düğün

T.C. de yaşayan yetmiş beş milyon insanın hepsinin T.C hudutları içinde kendi ait olduklarını hissettikleri yerel bir memleketi vardır. İstanbul’da düğün olduğu zaman bu vatandaşlar kendi ülkelerinden cümbür cemaat Dersaadet’e intikal ederler. Bu müteharrik konuşlanma için özel otobüs bile kiralanır.

İstanbul düğünleri yöre, töre, din, mezhep, tarikat vs. geleneklerine göre ayrılırlar. Bu düğünlerde duruma göre teknede zıplanır; damda oynanır ve aşağıya düşülür, davul zurna eşliğinde göbek atılır; içki içilir veya dualar eşliğinde zikirle beraber düğün yapılır vs. Bu da T.C. deki çok farklılıklar gösteren sosyal hayatı ve inanış biçimlerini gösterir. Bunlara da herkesin saygı göstermesi gerekir. Hatırlatma:

1. Bayramlarda masraf çok olduğu için İki Bayram arası düğün yapılmaz.
2. Düğünler “Yaz Düğünleri” ve “Kış Düğünleri” diye ikiye ayrılırlar. Nedense “Bahar Düğünleri” yoktur.

Düğün size gelemeyeceği için sizin düğüne gitmeniz gerekir. İstanbul’da bunun iki adet ana sıkıntısı vardır. Birincisi para-akıl ilişkisidir. Aklı ve parası olanlar düğüne taksi ile giderler. Aklı olmayıp parası olanlar kendi otomobilleriyle giderler. Aklı olup parası olmayanlar ise toplaşıp taksiye binerek giderler. Bunun başka yolları da mevcuttur. Erkenden kamu vasıtası ile otomobili olan bir tanış veya akrabanın evine gidip orada düğün için hazırlanmak gibi. Hem aklı hem parası hem şoförü hem kaptanlı teknesi hem de pilotlu helikopteri olanlara diyecek bir şey bulamadım valla. Allah onlara ekonomik kriz, metres vs. vermez inşallah.

İkinci sıkıntı ise düğünün “suyun öte tarafında” olmasıdır. Şimdi sizinle Avrupa yakasından Anadolu yakası tarafındaki bir düğüne gidelim. Düğün saat 19.30 da dır. Hava atarak düğün salonuna girmek için en aşağı 15-20 dakika geç gidilmesi gerekir. Köprüler tamirde. Ne edeceğiz. Bir saat önce çıkacağız. Köprüler tamirden dolayı tıkanıyor diye köprü geçişleri bedava yapılmıştır. Yani köprüden geçmeyen vatandaşın parasıyla köprüden geçmek mümkündür. Bedava köprü baldan tatlıdır. Geçecekleri yoksa bile insanlar geçmeye kalkarlar ve köprüler hiç geçilmez hale gelir. Onun için de her ihtimale karşı 18.30 da yola çıkılır. Ama mevsim ramazandır. Hafta sonu akşamıdır ve köprüler boştur. Böylece plan dışı olarak saat 19.00 da düğünün kapsında olunur. Ama içeriye bu kadar erken giremeyiz; havamız bozulur. Ne yapacağız. O haşmetli düğün giysilerimiz içinde Kanlıca’ya yoğurda, Emirgan’a nargileye, Cihangir’e Espresso Decafeinato Lungo Machiato’ya, Yeşilköye Beyti’ye, Pendik Araba Vapuru İskelesine çaya filan gidip vakit geçiririz.

Düğün çok sosyetikse kapıda valet bulunur ve bunlar arabayı sizden teslim alıp park ederler. Çıkarken de tesadüfen arabayı geri iade edebilirlerse 20 TL verdiğinizde de “Tarifemiz 50 TL dır beyefendi” derler. Düğün az sosyetikse kapıda “vale” yazar. Çıkan 10 TL verir. “Borcun 20 kâğıt baba” derler. Daha da az sosyetikse etrafta bulunan “İSPARK” kâhyalarına saat başı 6 TL’den ödeme yaparsınız. Düğün sosyetik değilse arabanızı sokak aralarına filan park edersiniz. Ama arabanızın özellikle “über” sosyetik park istiyorsanız arabanızı “İkon Valet” ye de bırakabilirsiniz. Bu düğünler nedense kesinlikle geceleri yapılır. Düğünün sosyetiklik derecesi gelin arabasının süslemesi ile de belli olur. Olay çok sosyetikse genelde ABD usulü “Lincoln Marka sekiz metrelik Beyaz Limuzin” kullanılır. “Cool” takılınır ve araba çiçekçi dükkânı gibi giydirilmez. Sadece sosyetikse, eşten dosttan temin edilmiş bir Mercedes veya Cadillac yeterlidir. Arabanın üstüne boydan boya beyaz bir kurdele geçirilir ve bu kurdeleye bir miktar ortanca bağlanır. Düğün sosyetik değilse bir Murat 131’in yan aynalarına havlular bağlanır; kaportanın önüne kocaman bir çiçek yığını yerleştirilir; arka plakanın üstüne de “evlendik, mutluyuz” diye bir yazı asılır. Yollardan devamlı korna çalarak ve elde sigarayla otomobilin pencerelerinden yarı bele kadar dışarı sarkarak geçilir. Yolu kesen çocuklara zarf içinde para dağıtılır. Bu görüntü köyde davul zurna eşliğinde, kulaklarına havlu bağlanmış bir atla gelin götürmenin kentsel görünümüdür. Köyde bir de havaya ateş açılır ve çoluk çocuk telef olur. Bu olay düğün zayiatına girdiği için hiç önemli değildir. Köy Muhtarı isim yerleri boş bırakılmış “Mevta Kâğıtlarını” her düğünden önce zaten hazır eder.

Sosyetik olmayan yurdum insanı düğünlerinde ise her şey rahattır. Herkes birbirini tanır; isteyen istediği yere oturur. Kıyafet mecburiyeti yoktur. Müzik yurdun müziğidir. Memleket havaları çalınır. Burada vals veya tango yoktur. İsteyen istediği gibi oynar. Zaten kimsenin parası olmadığı için de kimsenin kimseye gösteriş yapacak hali yoktur. Geline bol bol altın takılır. Herkes keyifli bir şekilde evine döner.

Sosyetik düğünlerde ise vaziyetin şekli değişir. Bu düğünler genellikle Avrupai ve modern olduğu kabul edilen bir usulle lüks otellerde yapılır. Mevsim yazsa havuz başında; mevsim kışsa otelin balo salonunda olurlar. Bir de yaz düğünlerinin yapıldığı kapalı alanları olmayan, ama çok nefis manzarası ve güzel tabiatı olan yerler vardır.

Bu tip düğünleri yapmanın sıkıntısı bir yıl önceden başlar. Yer seçilecek, menü tespit edilecek, pastanın şekli belirlenecek, masa giydirmeci ile anlaşılacak, disk jokey bulunacak, davetiyenin tipi kararlaştırılacak vs. vs. Bütün bu işler için My Wedding adlı organizasyon şirketi ile anlaşılır. Hazırlılar tamam olunca davet edileceklere e-mail atılır: “Çocuklar, Kumru ile Yumru gelecek yıl bugün evleniyorlar; şimdiden bir yerinize yazın.” Bizler ise neremize ne yazacağımızı pek kavrayamayız. Zaten bu maili alanlar başlarlar küfretmeye. “Hediye mi alacağız yine şimdi.” Düğün sahiplerine gıcık olanlar ise tatil rezervasyonlarını düğün tarihine denk gelecek şekilde şimdiden yaparlar. Düğüne iki ay kala cep telefonuna bir mesaj gelir. “Arkadaşlar, bizim düğünü unutmayın sakın ha.” Bir ay sonra toprak bir testi içinde düğün davetiyesi gelir. Testinin içinden padişah fermanı gibi rulo yapılmış bir kâğıt çıkar. İçindeki davetiyede “sizi de bu mutlu günümüzde aramızda görmek istiyoruz” gibi bir terane yazar. Bizim o gün aralarında ne işimiz olacaktır, anlaşılmaz. Testinin içinden hediyelerin Nişantaşı’nın ve İstinye Park’ın hangi pahalı dükkânlarından alınabileceğini belirten bir not çıkar. Hediye alacak olan hanımlar bu uygulamayı çok kolaylaştırıcı ve modern konseptik olarak kabul ederler.

Hanım o yaz için beş tane değişik düğün elbisesi yaptırmıştır. Bu düğüne hangisini giyecektir ve hangi mücevherlerini takıp, nasıl bir saç, makyaj, manikür ve pedikür koordinasyonu ile gidecektir. Üstelik bunları Oya’ya mı, yoksa Aslan’a mı yaptıracaktır. Bütün hafta boyunca hanım arkadaşlarıyla telefon başında bu durumu değerlendirir. Arkadaşları hanıma çeşitli tavsiyelerde bulunurken kendi aralarında da hanımın bol bol dedikodusunu yaparlar. Hanımın ne görgüsüzlüğü ne çirkinliği ne de kocasının parasızlığı kalır. En korkulan şey ise hanımın giydiği elbiseyi düğünde başka bir hanımın da giymesidir. Aynı kıyafeti iki hanım kesinlikle giyemez. Bunu Anayasa bile yasaklamıştır. Bu madde Anayasadaki tek yasak koyan ve negatif ayırımcı maddedir. Ama aynı Vui Litton çantayı her hanım taşıyabilir. Tabii çanta ve pabuç da çok önemlidir. Hatta külot daha da önemlidir. Çünkü ışık vurunca külot elbisenin içinden gözükür. Onun için hanımların tercihi astragan don olur. Çorap giymeme modası yürürlükte olduğu için astragan külotlar sıcak tutar ve sistiti önler. Bu arada botoksu eskimiş olanlar oralarını buralarını yeniden doldurmaya giderler. Ailede ise sorunlar baş göstermeye başlar. Geline gelinlik nereden alınacaktır. Paris’ten mi, yoksa New York’tan mı? Gelinin annesinin elbisesi nasıl olacaktır? Askılı, askısız, kendinden külotlu şemsiye biçimli, transparan, transparmayan, döpiyes, vs. Bunlar yeterli olaylar değilmiş gibi bir de babanın kıyafetine karışılmaya başlanır. Orada ip kopar. “Bıktım ulan sizden, vermiyorum kızı lan, vermiyorum işte” diye durmadan bağıran bir adam konu komşuyu rahatsız etmeye başlar.

Malum; sosyetik düğünün en önemli özelliği modern yani Avrupai olmasıdır. Bu tür düğünlere davet edilen Avrupalı misafirler ise bu düğünlerin ne “vai” olduğunu bir türlü kavrayamazlar. Bu düğünler İbrahim Tatlıses ile Mozart’ın havanda dövülüp Ebru Gündeş ile karıştırıldıktan sonra, üstlerine Julio Iglesias ilave edilmesiyle servis edilen “Kımızlı” Orta Asya düğünleridir.

Düğün gününün sabahı damadın ailesi yanlarında bir koçla gelinin evine gidip koçu gelinin evinin kapısında kurban ederler. Derken ortaya davul zurna çıkar ve “damat bizim kız bizim” çalarken kız kapıdan çıkar. Konu komşunun ağlaşmaları arasında damadın arabasına biner ve gider.

Gelinle damat düğün yapılacak otele Limuzinle gelirler. Gelin Hanım düğün mekânının kapısında Limuzinden elbisesini toplayarak büyük zorluklarla iner. Damat Bey ise arabadan atik bir şekilde iner, arka kapıyı açar, kanepeden ceketini alır ve sırtına doğru sert bir şekilde atarak ceketini giyer; sonra da kravatını şöyle bir düzeltir ve eşini alarak kapıya yönelir.

O gece metresinden ayrı kalmanın ve eşiyle düğüne gelmenin sıkıntılarını yaşayan Abdurrahman Bey ise koskocaman siyah otomobilinin içinde kapıya yanaşır. Birden otomobilin ön kapıları açılır ve koruma ve şoför heyecanla inip, süratle arka kapıları açarlar. Abdurrahman Bey arka sağ kapıdan iner; ceketini giyer, asık bir suratla ve sert bir şekilde şoföre kendilerini beklemesini söyler ve kapıya yönelir. Eşi ise zavallı bir şekilde kendisine yetişmeye çalışır. Şoförle koruma da cumartesi gecesini diğer şoförlerle beraber otoparkçının kulübesinde portatif TV’den maç izleyerek geçirir.

Düğün salonunun girişi Yunan Kolonları ve yeşil yapraklar kullanılarak Afrodit’in Zevk Odası gibi dekore edilmiştir. Girişteki beyaz örtülü masaların arkasında yakaları kapalı ve fırfırlı beyaz gömlekleri içinde çirkin kızlar bulunur. Bunlar çirkin kızlardan seçilirler ki gelinin güzelliğinin önüne geçmesinler. Siz aptal aptal etrafa bakınıp olayı anlamaya çalışırken, kızlar size “buyurun yardımcı olalım” derler. Abdurrahman Bey durumu yanlış kavrayıp kızlara doğru hemen sıkı bir hamle eder; hanımının attığı çimdik sayesinde olayın zannettiği gibi olmadığını anlar. Kızlar sizi kimlik muayenesinden geçirirler ve elinize üstünde masa numaranızı yazan bir şerbetlik verirler. İçinde gül şerbeti vardır. İçeriye doğru yürürsünüz. Kapıda iki-üç Penguen Bey, iki-üç tane de Vitrin Mankenlerine benzeyen hanım durur. Zayıf görünebilmek için Avustralya’dan getirttikleri esnemeyen İngiliz çeliğinden yapılmış üç katlı lasteks korselerinin üstüne giydikleri uzun renkli elbiseleriyle “Olgunlaşma Enstitüsünün” camekânındaki mankenlere benzerler. Bu hazirun gelinle damadın annesi, babası, kardeşleri filandır. Kız kardeşler bekârsa ekmek bulabilmek için bulamaçtan çıkmışçasına makyajlıdırlar ve etekleri uzun olup bellerine kadar yırtmaçlıdır. Yanlışlıkla buradaki hanımları öperseniz yüzünüz aşureye döner. Bizim doğuştan komple esmer olan Hanımlarımız ise düğün nedeniyle bir çeşit sarışın olmaya çalıştıklarından suratları İstanbulspor formasına dönmüştür. Bunlar size “hoş geldiniz” derler. Siz de “Vatan sağ olsun, Allah Aziz Yıldırım’ı başımızdan eksik etmesin, Allah Ajda Pekkan’a uzun ömür versin” gibisinden laflar edersiniz ve içeriye adımınızı atarsınız. Hemen oracıkta “Arp” çalan bir kız vardır. O patırtıda orada ne çaldığı hatta çalıp çalmadığı belli olmaz. O anda bir garson elinde bir tepsiyle yolunuzu keser ve tepside duran içkileri parmağıyla göstererek saymaya başlar. Tepside rakı yoktur; alaturka kaçar. Cola da ucuz kaçtığı için o da tepside bulunmaz. Neyse; garsondan kurtulup içeriye doğru gidersiniz. O kalabalıkta tanıdık birilerini bulmaya çalışırsınız. Yanlarından geçtiğiniz hanımlar size doğru bakarlar. Ama onlar erkeklere bakmazlar hanımlara bakarlar. Bakalım elbiseleri ve mücevherleri, çantaları, pabuçları, külotları kendilerininkinden daha mı pahalı, daha mı güzel diye. Erkekler ancak güzel bir kız geçerse bakarlar. Beyler her zamanki gibi “Rus Karılardan” ve “Futboldan” konuşurlar. Otomobillerinden, teknelerinden ve Bodrum’daki evlerinden bahsederler. Hanımlara göre daha gerçekçidirler. Böylece hem ilgilendikleri konuları konuşmuş olurlar hem de birbirlerine tatlı tatlı havalarını atmış olurlar. Derken tanış birilerini görürüsünüz. Hanımlar birbirlerine değmeden öpüşüp hemen dedikoduya başlarlar. Bu laflamalar Roman düğünlerindeki gibi kocalarının şeylerinin boyunun dedikodusu filan değildir tabii ki; çok ciddi şeylerdir. Biraz çoluk çocuktan filan bahsedilir. Sonra gelinden şikâyet edilir. Damatlar zenginlerse çok sevilirler. Biraz sonra vaziyet doğa gereği modaya kayar ve Nişantaşı dükkânları konuşulmaya başlar. Neticede olay Nişantaşı’nda dolaşırken rastlanmış olan başka hanımlara intikal eder ve muhaverenin keyfi orada başlar. Hanımlar biraz önce çok samimice öpüştükleri hanımları sökük dikmekten beter ederler. Hangisinde “Vajinusmus” olduğu, hangisinin sevgilisinden “Herpes” kaptığı, hangisinin kiminle kırıştırdığı gibi ülkemiz kültüründe var olmadığı kamuoyunca kesinlikle kabul edilmiş olan konular devreye girer. Bu arada ayakta durmaktan insanlara yorgunluk çöker. Bütün gün diyet yapıyorum diye bir şey yenmemiştir ki akşam zengin büfeden bol bol yararlanılabilsin. Üzerinize bir güzel açlık da çöker mi. 15 santimlik topukların üstünde yalpalamalar başlar.

O sırada birdenbire “BONUS Marşı” gibi bir şey çalmaya başlar ve gelinle damat heyecanlı bir şekilde bir yerlerden peyda olurlar. “AHHHH canım ne de şekerler ne de tatlılar; bak en sevdikleri marşla geliyorlar.” Sanki Milli Marşla gelmeleri gerekmektedir. Bir yerlerden inerler çıkarlar; bir daha çıkarlar, iki kere dönerler filan ve en nihayetinde İstanbul’daki Amerikan Konsolosluğu gibi tepelerde bir yere monte edilmiş bir masaya otururlar. Ortaya suratsız ve anlamsız derecede ciddi bir adam/kadın çıkar. Devleti temsil eder. Yargıç gibi giyinmiştir. Sanki güzel bir iş yapılmamaktadır da gelinle damadın suratlarına suçları okunacaktır. Derken bu hâkime benzeyen kişi kimlik tespiti yapar.

Aile hukukumuz İsviçre’ce yazıldığı için 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin Birinci Kısım Üçüncü Babına göre İlan talebi kendisine vaki olan belediyenin reisi yahut evlenme işlerine memur ettiği vekili itiraz eden bulunmazsa, evlenecek erkek ve kadının talebi ile evlenmeyi akit veya ilanın icra olunduğuna dair bir vesika itası ile mükelleftir. Vesika çifte takdim edilince birden bir alkış kıyamet kopar. Herkes kararı desteklemektedir. Sanki beraat etmişlerdir.

Böylece Damat Bey mandepsiye basmıştır. Hayat boyu eşine sadık kalacaktır. Nedense gelinler hiçbir zaman mandepsiye basmazlar. Onlar damadın ayağına basarlar. Damat T.C. devleti tarafından daha önce frengi kontrolünden geçirildiği için sıkıntı da yoktur. Türk Kadınları zaten frengi olmazlar. Ve evli çift piste çıkıp kendileri için seçtikleri parçayla dansa başlarlar. Dansı yapabilmek için önceden dans dersi almışlardır. Ama becerememektedirler. Greyder kepçesi gibi kendi etraflarında dönüp durmaktadırlar. Neyse bu kadar karışıklığın içinde o kadar kusur olabilir. Zaten Hoca Efendi daha önce evde İmam Nikâhını kıymış, duasını da bir güzel yapmıştır. Eyüp Sultan’da Koç da kurban edilmiştir. Hamamda Kına gecesi de düzenlenmiştir. Kız tarafı İlk Pazartesi Kilisesine gidip dualar kabul olunduğu için mum da dikmiştir. Bu arada “Bridal Shower” da eksik edilmemiştir. Yemekte Karnıyarık, Kuzu Budu Köfte, Cacık, İskender Kebabı, Pilav vs. yoktur da Jumbo Karides Nicoise, Timsah Kuyruklu Sezar Salatası, Somon a la Variete de Ecose vs. vardır her nedense. Davetliler afiyetle bunları lüpletirler. Bir yandan da Türk yemeklerinin muhteşem lezzetinden bahsederler. Tabii bu sırada yapılan dedikodunun haddi hesabı yoktur. Derken yemek servisi başlar ve yeni evliler fotoğrafçı, videocu, düğün dışardaysa dronecı eşliğinde her masayı ziyaret etmeye başlarlar. Daha kimse ağzını açıp çifti tebrik edemeden fotoğrafçı askeri bir disiplinle herkesi hemen sıraya sokup fotoğraf vs. işlerini halleder ve zaman kaybetmemek için çiftimizi kollarından çekerek yandaki masaya götürür. Bu arada çiftin arkasından elinde süslü bir torba olan genç bir kız gelmektedir. O torbaya misafirler getirdikleri hediyeleri bırakırlar. Yalnız torbaya kim hediye bırakır, kim torbadan bir şeyler aşırır belli değildir. Yemekten sonra önce slow müzik başlar. Sonra sıra “Vals’a” gelir. Ortaya yaşlı çiftler çıkarlar ve aynen Viyana Opera Balosundakiler öğrenciler gibi nefis valslar yaparlar. Sonra olay hızlanmaya başlar. Latin müziği devreye girer. Bundan sonra müzik ne kadar gürültülü ve yüksek olursa düğün o kadar daha sosyetik olur. Patırtıdan kimse kimseyle konuşamaz; böylece düğün hakkında dedikodu da yapılamaz. Bu sırada 25 santimlik ökçelerin üzerinde yürümeye çalışan bir çeşit mavi mini etekler giymiş çok seksi açık V yakalı bir takım tuhaf kızlar ortaya çıkarlar. Bu hanım kızlarımız bigudili kadınlara benzeyen içine kamış konmuş kavunlar taşımaktadırlar. Bunlara Şatçılar denir ve bunlar davetlileri şatlatırlar. Bütün ısrarlarıma rağmen İpek bana bu yaratıkların ne işe yaradıklarını bir türlü söylemedi. Görünüşe göre bayağı faydalı işler yapıyorlardı. Tabii bunlar da çirkin. Gelinin güzelliğinin önüne geçmek yok ya. Daha sonra eller havaya olur; en sonunda da tüm modern sosyetik hanımlar ayakkabılarını çıkarıp piste fırlar ve “ohhh, yandan, yandan” ile gece Türk usulü biter.

Şimdi bir de maket pasta çıktı. Parasızlıktan pasta şeklindeki karton kutuyu kesiyorlar. Nereedeeeee o eski yanar kılıçlı Kılıç Kalkan Ekibinin korumasında ortaya gelen düğün pastaları.

Bu düğünlerin bir özelliği de konulu olmalarıdır. Mesela, düğünün teması sarımsak olur. Masalar sarımsaklarla süslenir; duvarlara sarımsaklar asılır. İnsanlar sarımsak renklerinde giyinirler; parfüm olarak üstlerine başlarına Nr. 98 Sarımsak a la Maison kokusunu sıkarlar. Aile büyükleri de sarımsak lafını duyunca düğüne mantı tepsileriyle gelirler.

Düğün sahipleri ise gecenin sonunda yorgunluktan lor peynirlik süt gibi pörsümüş bir şekilde hediyeleri toplayıp evlerine giderler.

Ertesi Çarşamba herkes heyecanla Sosyete Dergilerinin çıkmasını bekler. Dergilerde fotoğrafı çıkmayanlar “Aman canım, bizim öyle şeylerle ilgimiz yok ki zaten” derler.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

Bu laf ne anlama gelir kuzum?