Durusu

Durusu

Bizden hala bıkmamış olan sevgili Mete Bora, Summart’ın etkinliklerinde bugüne kadar yer almış herkesi 30 Ağustos hafta sonu Durusu Park’a davet etti. İstanbul’a bir saat uzaklıktaki Durusu Park büyük bahçeler içinde güzel evlerin bulunduğu çok büyük bir alan. Terkos Gölünün yanındaki bu nefis yer, ormanları, göletleri, meyvelikleri ve Terkos Gölündeki nefis kıyısı ile şahane bir yaşam yeri. Kırk kişi gittik. Tabii bir Mete Bora organizasyonu olarak bir kuş sütümüz eksikti. Otobüsle Akdemililer Sanat Galerisinden alınıp ertesi gün aynı yere bırakıldık.

Şimdi gelelim esas konuya. “Malatyalı’lar mı kayısıdan oluşmuş yoksa Kayısılar mı Malatyalılardan olmuş?” Burada bugün bu konuyu irdeleyeceğiz. Bu program nasıl başladı; önce onu bir ele alalım. Mete Ağabey Malatyalı, Resul Hoca da Malatyalı. İkisi bir araya gelince ne oluyor. “Ağbi sen caminin karşısındaki sokakta soldan üçüncü evde oturan Hamzagillerin oğlu Cevat’ı tanır mısın? veya çeşmenin sokağındaki bakkal Mustafa amcada ne biçim akide şekerleri olurdu, hatırlıyor musun.” Ve tabii ki tipik “bizim oradaki dereye karpuzu koydun mu üç dakikada çatlardı” Geyikleri oluyor. Ben de mecburi bir gülümsemeyle dinliyorum. Bu minval üzerinde giderken, Resul Hocam demez mi” Yahu benim bir akrabam var, Rıfat Usta; acayip güzel Malatya yemekleri yapar.” Ver elini Bakırköy Sahil Yolunda Rıfat Usta Lokantasına. Öpüşüp koklaşıp hasret giderdikten sonra Rıfat abi garsonlara talimatı verdi “döşeyin masayı.” Bu arada öğle yemeğinde olduğumuzu da belirtmekte yarar var.

Rıfat Usta yetmişbeş yaşında ama yaşını hiç göstermeyen ve mesleğinle uyumlu göbeği olan bir kişi. Sohbet devam ederken Rıfat abi elini cebine attı. İnsan elini cebine niye atar? Para çıkarmak için, mendil çıkarmak için, sigara çıkarmak için, hadi bilemediniz tabanca çıkarmak için. Ve evet tahmin ettiğiniz gibi Rıfat Abi cebinden dört adet kayısı, evet kayısı çıkardı. Ben güleyim mi, bayılayım mı gibi hisler ve düşünceler arasında gidip gelirken Malatyalılar gayet normal bir şeymiş gibi yemeye başladılar kayısıları. Tabi ben de mecburen uydum ortama. Derken bir çorba geldi. Soğuk yoğurt çorbası ama içinde turuncu renkde bişiler var. Tamam, kayısılı yoğurt çorbası dedim içimden. Ama onlar nohutmuş. Neyse nefis tavalar, kağıt kebapları yedikten sonra Rıfat Abi “size şöyle güzel bir çeşitli meyve tabağı hazırlatayım” dedi. Bu kayısının çeşidi de yok ki mübarek. Hani üzüm gibi çekirdeklisi, çekirdeksizi filan da yok. Allahtan Mete Abiyle Resul Hoca istemediler; ben de onlara olan saygımdan dolayı istemediğimi belirtip tesekkür ettim. Ve bu güzel yemek sırasında Mete Ağbi daha önce bahsetmiş olduğu Durusu Davetini açıkladı.

Otobüsten indik Durusu Park Otelinin önünde. Resul Hocam ben tuvalete gidiyorum diye kayboldu. Tuvaletten geri gelen insan yanında ne getirir? En kötüsü elini kuruladığı kâğıt havlunun eline yapışmış artıklarını, di mi? Bilemediniz işte. Resul Hocam vallah da billah da elinde kayısılarla geri döndü. Durusu Parkının WC sine girene bir de kayısı hediye ediyorlar sandım. Nasıl kokusunu almışsa, ormanın içindeki kayısı ağaçlarını bulmuş. Bence bu meyveyi sigarayla filan aynı kanuna sokup yasak etmeli.

Mete Bora ağabeyimiz her zamanki misafirperverliğiyle bizi önce evinde ağırladı. Değme barlara taş çıkartan çeşitliliğiyle her türlü içkinin bulunduğu barında önce ısınmaları oynadık. Sonra yemek için Durusu Parkın Lokantasına yöneldik. Kapıda dururken bir minibüs geldi. İçinde Meksikalılara benzeyen tipler var. Önden biri indi, kısa boylu göbekli; kafasında enteresan bir şapka. Bana geldi (en kalantor beni gördü herhalde) “Selamünaleyküm ben Pire Mehmet, abe burada organize nasıl olacak, biz nereye gideceğiz” dedi. Şimdi adamın tipine bakıyorum, bizim gruptan değil. Ee, Türkçe konuştuğuna göre Meksikalı da değil. “Siz nesiniz acaba beyim “dedim. “Biz” dedi “Ahırkapı Roman Orkestrasıyız, ben de şef Pire Mehmet.” Şimdi anlaşıldı Meksikalıların kim olduğu. Ve tabiiki Mete Bora ağbimizin bir süprizi.

Yemeğe oturduk. Açık büfe, Mete Ağabey donatmış yine. Derken Pire Mehmet yönetiminde Ahırkapı Roman Orkestrası musikilerini ifa etmeye başladı. Önce yemek müziği yaptılar. Yanlış anlamayın Chopin’den filan çalmıyorlar. Bilinen neşeli parçalar çalıyorlar. Zaman zaman Pire eline davulu alıyor tokmağı vurup duruyor, bazen orkestraya bir işaretler yapıyor ama onlar bunu pek takmıyorlar. Adamcağızın biri şarkı söylüyor ama mikrofonsuz söylerken sesi daha kuvvetli çıkıyor. Bayağı eğlendirici, güzel ve tatlı bir yemek müziği oldu. Sonra biraz ara verildi ve şantöz çıktı. Sesi güzel, her daldan söylüyor. Bazı istek parçalarını bilmediği için orkestraya güzelce uyuyor ve neşeli dakikalar geçiriyoruz. Zaman zaman mikrofonu bizlere tutuyor ve sesi güzel olanlarımız hemen belli oluyor. Bu arada dans edenler, oynayanlar oluyor. Şarkıcı hanım bir ara yanıma geldi, bana doğru söylüyor. Aaaaa bi baktım, her tarafından para sallanıyor kadının. Anladık durumu, ben İpeğe para bozdurmuştum böyle ihtimaller için. Neyse, bir yirmilik sıkıştırdım elbisesine ve kadın yanımda oturan Resul Hocamın kenarına yanaştı. Resul Hocam bana bakarak kaş göz işaretleri yapıyor. Durum vaziyetini çaktım tabii. Hocamda yüzlükten aşağı para yok. Kendisine bir yirmilik uzattım. Kadının elbisesine koyar gibi yaptı. Kadın giderken para yere düştü. Resul Hocam da bizim parayı aldı bir güzel cebine koydu. Bu arada bişi daha yaptı. Nasıl becerdi bilemiyorum ama sigara içmeye çalışırken pantolonunun arkasını yaktı. Gençler coşmuş oynuyorlar bir yandan. Benim kendilerine tavsiyem, boşuna ressamcı filan olmak için uğraşmasınlar, sanatın başka bir yönü olan dans ve kıvırtmayla ilgilensinler.

Ve derken dansöz başladı kıvırtmaya. Biz de Mete Ağabey, Resul Hoca ve bendeniz aynı masadayız o sırada. Dansöz oraya buraya ufak ufak takılıp onlukları toplayıp direk bizim masaya geldi. Eeee, kaçın kurası kadın. Yüzlükler kimde, anlıyor. Mete Ağabey vazifesini yerine getirdi, ben baktım yirmilik yetmedi, dikilip duruyor başımda, elimiz mecbur bir ellilik sıkıştırdım. Sıra Resul Hocama gelince bizim yirmiliği çıkardı cebinden, eğreti bir şekilde kadının elbisesine soktu ve tabii kadın giderken yirmilik yine yere düştü. Parayı aldı ve bana verdi; böylece borcunu ödemiş oldu. Bu arada herkes oynamada; ben de oynadım ve birileri bana ne güzel oynuyorsun dediler. Ya onlar sarhoştu ya da ben. Bu güzel fasıl ve eğlenceden sonra disko müziği başladı ve biz geçkinler pisti gençlere bırakıp odalarımıza çekildik.

Böyle güzel ve eğlenceli bir organizasyonu ancak ve ancak sevgili Mete Bora’mız yapabilirdi. En ince detayına kadar düşünülmüş, herkesin büyük bir keyif aldığı nefis bir hafta sonu oldu ve tabi ki değişik dönemlerde Summart organizasyonlarına katılmış olan bizler de birbirimizi daha iyi tanımak fırsatını bularak güzelce kaynaşmış olduk.

Çok teşekkürler sevgili Mete Bora.