GAP

GAP

Açılımı dönemleri. Diyarbakır olaylarından öncesi

Açılım: T.C. vatandaşlarından azınlık olanlara kucak açmak, onları dışlamamak

GAP’ı gaptırmadık; açılımı yaptık, mideyi bozduk, üşüdük, kelaynakları gördük ve döndük. Daha ne yapabilirdik ki? Açılım tamamlanmış bile. Her yerde bütün dükkanlar açık, dükkanların hoparlörleri sonuna kadar açık, otomobillerin kornaları maşallah dibine kadar açık, tezgahçıların sesleri muazzam açık, Ramazan’da lokantalar, daha doğrusu kebapçılar açık. Hava çok nefis açık. Alkol bile açık.  

Biz geziye gittiğimiz gruptan bir akşam önce Diyarbakır’a uçtuk. Havalimanından otele taksiyle gittik. Şoför saat maat açmadı. İpek de adama ha bire “Şu ne, bu ne” diye soruyor; ben de onu ha bire dürtüyorum ki sussun; şoför yerli olmadığımızı anlayacak ve bizi kazıklayacak. Uyanık İstanbulluyuz ya. İtişe kakışa otele geldik. Ben çarpıntılar içinde yiyeceğimiz kazığı düşünüyorum. Adamcağız “Abi sekiz lira” demez mi. Adama on lira verdiğim gibi, bir de az daha öpüveriyordum garibanı. Otelimizin adı Class ve tam çarşının ortasında. Çarşı bayağı eğlenceli bir yer. Şarkılı türkülü. Her bir dükkan başka bir makamdan çalıyor. Ertesi gün grup geliyor ve maraton başlıyor. Camiler, surlar, hanlar derken gün geçiyor. Buradaki tarihi binalar yerel bir taş kullanılarak yapılmış. Bu taşın erkeği ve dişisi varmış. Nasıl yani diyeceksiniz. Olay şu; bu taşlar çiftleşiyormuş ve bunlardan doğan çocuklar da katır taş oluyormuş. Efendim dişi taş delikli. Bu taşı suladıkları zaman taş suyu emip serin kalıyormuş. Mesela burada Ulucami var. Zamanında ucuz olsun diye Roma sütunlarını kullanarak yapmışlar. Akıllı adamlar şu Müslümanlar evvel Allah. Bu kentin adı Diyar-ı Bekir miş. Atatürk 1937 yılında buraya geldiğinde söze Sevgili Diyarbakırlılar diye başlamış. O gün bu gündür şehrin adı da Diyarbakır olarak kalmış. Hasan Paşa Hanı diye bir han var. Eski ve güzel kocaman bir bina ve güzel de restore etmişler. İçindeki çaycıya oturduk. İki tane hoş hanım çay yapıyor. İstanbul’ da ki Çaylaaaaaaaaaaar diye çay satanlardan sonra durum birazca garip. Meğerse burayı kadınlara yardım etmeyi hedeflemiş “KAMER” (Kadın Merkezi) işletiyormuş. Hoş bir düşünce. Derken yine aynı şey başıma geldi.

Diyorum size; bu dünyada kaçamak yapacak yer kalmadı. Belki Suriye sınırıyla aramızdaki tampon bölgede olabilir; üstelik her yer mayınlı orada, kimse de gelemez. Sırtıma bir el dokundu ve “Ahmet Abi hoş geldin!” dedi. Bulduk mu papazı yine. Baktım kısa saçlı genç bir delikanlı. “Allah, Allah bu da kim?” derken, gülüşünden tanıdım keratayı. Askerliğini yapmakta olan sempatik genç ressamlarımızdan İlke Kutlay.  

Oradan Hasankeyf’e geçtik. Burada yıkık bir köprü var. Yıkık köprüyü ne yapalım ki biz İstanbullular. Biz de üç tane sağlam köprü var. Sallansalar bile yıkılmıyorlar. Demirel gibiler evvel allah. Yemeği de adı Yol Geçen Hanı olan bir yerde yedik. Üstelik kendisi bir mağara içine oyulmuştu. Menümüz Dicle Nehri balığı idi. Benden size tavsiye, yanınıza bir paket Etimek filan alıp gidin oraya. Batman’dan geçerken gözüm Penguen’i aradı valla. Buralarda bir de kafasını ha bire aşağı yukarı sallayan bir şeyler var. Meğerse Penguen Batman petrol çıkarıyormuş. Derken Midyat. Gezeceğimiz bilumum yerlerde TV dizileri çekiliyor. Hiçbir yere giremediğimiz gibi, bir de yüksek sesle konuşuyoruz diye fırça filan yiyoruz. Allahtan dizi çekilmeyen bir abdesthane bulduk da su döküverdik. Buralarda muazzam bir Süryani kültürü var. Doğal olarak dini yerlerde Hz. İsa’nın betimlemeleri var. Ama betimlemelerde Hz. İsa Brad Pitt’e benziyor. Yakışıklı ve güler yüzlü. Katoliklerde ki gibi ağlayan suratlı bir adam değil. Süryanilerin İsa’sı belki çarmıha gerilmemiştir; ne bileyim ben. Ama Orta Doğuda doğmuş olan Hz. İsa’nın niye sap sarışın olduğunu hiçbir zaman anlayamamışımdır. Bu arada oruç tutanlara ayıp olmasın diye de kebapçıların camlarını gazete ile kapatıyorlar. Şimdi bundan bize ne, biz kebap yemiyoruz ki diyeceksiniz haklı olarak. Neyse bayramı ettik. Dükkanlar kapandı mı? Bizim hanımlar da işsiz kaldı mı? Napılacak? Ver elini bilumum yıkıntılar. Bazılarının ne olduğu, nasıl olduğu, kimlerin yaptığı filan bilinmiyor. Zaten buralar Mezopotamya’nın bir bölümü olduğu için, istemediğin kadar kalıntı var. Kalıntı öpsen geçinirsin valla. Ha, bu arada bayram tatili oldu ya. Vatandaş kafayı da dinlendiriyor. Bayram süresi boyunca Gaztiye yok. Gazete bayileri çalışmazlarmış. Zaten gazete gelse ne olacak. Bilumum TV kanalları mevcut. Türkçeden Ermeniceye, Arapçadan Kürtçeye kadar, seç seç izle.

Bu arada terkedilmiş Süryani Köylerine girip çıkıyoruz; bir sürü kilise mevcut bu yerleşkelerde. Ama cemaat ya üç-beş kişi kalmış, ya da Süryani olmayan insanlar oturuyor buralardaki evlerde. Yurtdışına göç etmiş olan bazı Süryaniler yazları köylerine geliyorlarmış. Bazıları evlerini restore bile ettirmişler. Ne güzel, kültürlerine sahip çıkıyorlar. Süryaniler 4000 yıllık kadim bir halk ve ilk Hristiyan olanlardan. Bazı kiliselerini de bağışlarda bulunarak tamamen yenilemişler. Bunlardan biri asırlarca Süryani Patrikliğinin merkezi olan manastır. 1930’ lu yıllarda bir Suriye vatandaşı Süryani Patriği olunca, Patriklik mecburen Suriye tarafına taşınmış ve bu Manastır bakımsız kalmış.  Şu anda bu manastır çok güzel restore edilmiş. Misafirlerini çok incelikle ağırlıyorlar ve de binlerce yıllık manastırı iftiharla gezdiriyorlar. Bir köyde papaz Yakup’a rastladık. Kendisi o köyün yerlisi. Yirmi beş yıl İsviçre’de yaşamış ve nihayetinde de köyüne geri dönüp kilisede papazlık yapmaya başlamış. Cemaati de varmış. Yalnız yirmi beş yıl İsviçre’de yaşadıktan sonra çölün ortasındaki gariban kiliseye dönen adamın görünüşünü ve halini ben size tarif etmeyeyim isterseniz.

Mardin; başlı başına bir tarih. Tarif edilemez. Gidin görün. Bir rehber hanım eski bir Mardin evini alıp restore etmiş ve Cercis Murat adıyla bir lokanta açmış. Bu isim evin eski sahibi olan bir Süryani ailesinin adıymış. Burada nefis yerel yemekler yapılıyor. Hadi yine kısmetlisiniz. Hanım aynı isimle ve aynı menüyle Bostancı Sahil Yolunda da bir yer açmış. Afiyet olsun. Mardin’de faal olan eski bir kiliseye gittik. Bizi Papaz Gabriel karşıladı. Son derece entelektüel ve çok okumuş bir insan ve çok bilgili. Basitçe bize dedi ki “Biz dört bin senedir bu topraklarda yaşamaktayız. Uzun asırlar boyunca Pagan olmuşuz, sonra da Hıristiyanlığı kabullenmişiz” Hıristiyanlık öğretileri konusunda insanlar arasında anlaşmazlıklar çıkınca Süryaniler değişik mezheplere de geçmişler ve kendilerine başka isimler vermişler. Keldaniler gibi. Ama ana dinin adı “Süryani Kadim Ortodoks Kilisesi”.

Bütün bu patırtı arasında durup dururken bir gece bir dağa çıktık. Acayip bir rüzgâr var, millet zangır zangır titriyor. Nemrut dağından güneşin doğuşunu seyretmek için gece vakti saat iki buçukta yola düzüldük. Karanlıkta yirmi dakikalık bir yürüyüşle meşhur “Başların” olduğu zirveye geldik. Valla bana göre hava hoştu da, bir miktar insan soğuktan tatbikat zayiatı oldular. Onlar bence güneşin tam öğle vaktine geldiği zamanki manzarayı görmeliydiler. O günün gecesi bir de o yorgunluk üstüne Sıra Gecesine gidildi. Sonra da çok yorgun olduğumuz halde çatıdan düşmeden sabaha kadar uyuduk. Bu konuyu hiç anlayamazdım; gidip görünce de anlayamadım. İnsan üçüncü katta, kenarında herhangi bir emniyet zımbırtısı bulunmayan çatıda niye uyur ki? Bence yedikleri o acılı yemeklerden sonra gözlerinden gelen yaşlar yüzünden nerede yattıklarını göremiyorlar. Zaten acısız bir şey isterseniz, size zenci muamelesi yapmaya başlıyorlar ve de en acısız getirdikleri şey kahve. Tabii mırra isterseniz, vay geldi başınıza.

Ha, bu arada feribota bile bindik. İstanbul’dakilerden tek farkı aramıza karışan hakiki ineklerdi. Yolu kısaltmak için Atatürk Barajını feribotla geçtik. Bir de Halfeti denen bir yer var. Tuhafça bir yer. Mesela göle bir cami minaresi ekmişler, bayağı çıkıp büyümüş. Yani Kekova’nın 21.yy versiyonu. Buraların yerli kaptanları da bir harika. Laz kaptanlara fark atarlar. Bir müzik koyuyorlar, Kelaynaklar korkuyor valla. Tabii, tabii. Bir de bu kuşlar var. Bunları korumak için ne ihtimam ne ihtimam.

Urfa’da bir de meşhur Balıklı Göl var. İçinde balık var. Ama göl değil de havuz kendileri. Demek ki içinde balık olmayan havuzlara da Balıksız Göl deniyor. Bu durumda bizim sitenin havuzuna balık atsak adı Balıklı Göl olacak demek ki.  Bu espri gibi bir şey olsun gayesiyle yazıldı. Ama bir şeye benzemedi. Ama olsun yine de sayfayı doldurmaya yardımcı oldu. Neyse, siz bu durumu kafaya fazla takmayın. Urfa’dakinin içinde balıklar kırpışıp duruyor. Koca koca balıklar. Kutsal bellemişler, kimse dokunmuyor. Orada balıklara yem atan bir velede sordum, “Bunlar yenmez mi?” diye. “Gece birden sonra gel ağabeycim, rakılar senden, istediğin kadar balık benden” dedi. Akşam için balıkları semizletmekle meşgul anlaşılan. Son olarak “Zeugma”. Birecik Baraj Gölünün suları altında kalmadan çıkartılabilen mozaikleri Gaziantep Müzesinde sergiliyorlar. Anlatmayacağım. Bir gününüzü boş tutun. Sabah uçağıyla gidip mozaikleri görün ve akşama dönün. Kebaplar ve baklavalar benden. Ha bir de dönüşte uçağımızın kaptanı genç bir hanımdı. Bunun geziyle pek de alakası olmadı galiba.