Girit

Girit

Eski Yunanca: krētē
Günümüz Yunancası: ΚΡΉΤΗ - KRİTİ
Osmanlıca: گريد
Yeni Türkçe: GİRİT

Sultan İbrahim zamanında 1645'te başlayan Girit savaşları 1669'da IV. Mehmet zamanında Kandiye Kalesinin alınmasıyla sonuçlanmıştır.

Savaşın 24 yıl sürüp Girit’in hala alınamamış olmasından dolayı cinleri başına çıkmış olan padişah “Bana bir daha Girit diyenin kellesini alırım, ha” demiş.

Sonunda Girit alınmış alınmasına alınmış da problem hangi kellenin alınacağına kalmış. Kim “Grand Turc’e” haber verecek. Sonunda soytarı “ben hallederim” demiş ve Padişaha o gün yemek olarak tirit yaptırmış ve yemeği Sultan’a kendi elleriyle sunarken “Tirit, alındı Girit, Padişah Abi” demiş. Böylece Girit alınmış, kelle de yerinde kalmış.

Hanya’yı benim 12 kuşaktan dedem Yusuf Paşa almış. O yüzden lakabı da “Hanya Fatihi Yusuf Paşa” Sonra Sultan I. İbrahim onu Sadrazam yapmış ve kısa bir zaman sonra da kellesini kesivermiş. Dalmaçya kökenli bir devşirme. Adı Joseph Maskovic ve 13 yaşındayken annesinin isteğiyle devşirilmiş. Yani bendeniz bir devşirmeyim. O yüzden de İpek beni her gün devşirip duruyor. Aile adı 19 yy. ın başlarında birdenbire Softazade oluvermiş ve Osmanlı İmparatorluğunda çok önemli görevlerde bulunmuş insanlar yetiştirmiş. O zaman garibim paşalara Ahmet, Yusuf İbrahim, Mehmet gibi isimler veriliyormuş. Hâlbuki paşa ismi dediğin bugünküler gibi olur: Fırtına, Buyruk, Koman, Saldıray, Çevik, Büyükanıt, Başbuğ, Akıncı, gibi.

Şu anda da size babamın dedesinin Hanya limanındaki dört katlı konağını 1 200 000,- Euroya satabilirim. Yunanistan ile yeni kurulmuş T.C. arasında yapılan ve Ortodoks-Müslüman halkın ülke değişimi olan Mübadelede bırakıp geldikleri konak bugün satılık. Ve hala “Softazade Konağı” olarak adlandırılıyor. Hazır Yunanistan ekonomik krizdeyken bu kelepir malı kaçırmayın derim.

Babaannem beni “Ahmedimu” diye severdi. Ahmetcim gibi. Halalarım ana dilleri gibi Rumca konuşurlardı; annelerinden öğrenmişlerdi. Babaannem Türkçeyi Yunan harfleri ile yazardı. Her gün beş vakit namazını da kılardı. Babamın anne ailesinin gerçek hikayesidir bu. Yazdıklarım doğrudur, hikâye de uzundur.

Biz gelelim bugüne.

Biz yirmi kişi kalkıp Girit’e gittik. Başımızda da Nedim kardeşimiz var. Kendisinin ailesi de Mübadillerden ve Girit’i çok çok iyi biliyor. Rumcası da var biraz. Acayip iyi gezdik. Önce Atina’ya uğradık. Otelde sabah sabah bir garson geldi, “Çay ister misiniz” dedi. Biz de “iyi olur” dedik gayet normal olarak. İpek hayretler içinde durmadan “Türkçeyi nereden biliyorsun” diyor, çocukta ha bire “İstanbulluyum” diyor. Ufak bir anlaşmazlık. Kurtuluşluymuş. “Pire’de çok balıkçı restoranı var, ortalık cıvıl cıvıl oluyor, muhakkak gidin” dediler. Kalktık gittik. Kriz basmış olmalı ki kimseler yoktu valla. Bu arada Akropolis dışında Atina’da hiçbir şey yok. Galatasaray Meydanı kadar “Plaka” denilen bir eğlence bölgesi var. O kadar. Dükkanlarda da Türkçe “İndirim” yazan afişler var.

Girit Atina’dan uçakla yarım saat gibi bir şey. Biz de uçtuk Girit’e

Burada tarihte bir zamanlar bir Mion uygarlığı varmış. Bir de Knossos adlı bir sarayları varmış. Harabeleri gezdik.

Bu arada “Yunanlı” kelimesinin yanlış olduğunu, sadece “Yunan” demek lazım geldiğini öğrendik. Yunanlı dersek “Almanlı” demek gibi filan oluyormuş. Biliyorsunuz Yunanca konuşan Ortodoks İstanbullulara Rum denir. Kökeni de Roma’dan gelir. Roma’nın devamı olan Bizans’ın insanları oldukları için.

Önce Kandiye’den başladık. Rumcası Heraklion. Zaman bayram zamanı. Ortalıkta Türkçe ’den başka dil konuşulmuyor. Türkler akıncılar misali akın akın uçaklarla geliyorlar.

Etrafı gezerken çok güzel bir sahil köyü olan Aya Nikola’ya gittik. Orada bizi Niko karşıladı. Kendisi Giritli, ama Türkçe konuşuyor. Arkadaşım 40 yıl önce Kurtuluş’tan Girit’e gitmiş. Hem de garibim Türkiye de yedek subaylığını filan yaptıktan sonra.

Bu arada Nedim kardeşimiz bizi öğlen akşam değişik lokantalara götürüp değişik yemekler yediriyor. Mesela iğdiş edilmiş horoz eti. Adada otun 45 çeşidi bir arada. Ben ailemden dolayı çok otlamış bir insanım ama 45 çeşidini de yememiştim valla. Deniz mahsulleri zaten gırla. Memleket ucuz mu, ucuz. Bir de dedemin konağını satın alabilsem oraya yerleşeceğim valla. İnsanları dünya tatlısı. Sakin, güler yüzlü, misafirperver. Hele T.C.’ den olduğumuzu öğrendiklerinde sarılıp sarılıp öpüveriyorlar insanı. Bir gün Maria’nın lokantasına gittik. Maria 75 yaşında çok tatlı Giritli bir hanım. Maria bakın ne yapmış. Üşenmemiş, aile ağacını çıkarmış. Ne çıkmış dersiniz. İkinci dereceden kuzenleri İzmir’de yaşayan Müslüman Türkler. Hikâye uzun. Her yıl buluşup hasret gideriyorlarmış. Zaten fotoğraflarda hepsi birbirine benziyor.

Tabi bu arada bazı şeyler de öğrendik. Biz T.C. deki Rum mezarlıklarını futbol sahası yapmışız. Giritliler de Müslüman mezarlıklarını yemyeşil parklar haline getirmişler.

Resmo diye bir şehir var. Zamanında tamamen bir Türk (Müslüman) şehriymiş. Eski Türk evlerini gördük. Dar sokaklar içinde duruyorlardı. Şimdilerde Giritliler oturuyor. Bir de Girit’in Ceneviz işgalinde olduğu dönem var. Biz de adayı Cenevizlilerden almışız. Zaten adayı herkes birbirinden alıp durmuş, Giritlilere soran filan olmamış. En sonunda da Yunanistan’a bağlanmış. Esasında Giritliler kendilerinin ayrı bir medeniyet olduğunu düşünüyorlar ve bağımsızlıklarına da çok meraklılar. Hatta bağımsızlık için iki tane siyasi parti bile kurmuşlar. Yani, mesela, örneğin, misal olarak, Büyükadalıların İstanbul’dan ayrılmak için bir parti kurmaları gibi bir şey.

Tabi bu arada Cenevizliler de buralara kale male yapıp bırakmışlar. Onların da mahalleleri var. Bu farklı medeniyetlerden gelenler şehirlerin farklı mahallelerinde oturmuşlar. Hepsinin kendi kültürüne göre mimarileri var.

Osmanlılar Hanya’ya büyük bir tersane yapmışlar. Bir de büyük bir cami var. Limanda da hamam. Osmanlı donanması limana geldiği zaman leventler önce hamama keseye, kiri attıktan sonra camiye namaza. Sonrasında nereye olduğunu bilemedim valla. Şimdilerde adada ABD’nin ait acayip büyük bir deniz üssü var.

Giritliler uyanık. Zeytin ağacı dikeceğiz diye Avrupa Birliğinden yüklü bir para almışlar. Parayı da bir güzel yemişler. Ağaçlar ne olacak. Dikildiğinin ispatı lazım. Plastik ağaçlar yapmışlar, oradan oraya taşıyorlarmış. Uydudan bunları takip eden “Hunlar” da “Aferin bu Helenlere be” diyorlarmış. Ayrıca küçük bir ada için AB’den körlere yardım diye dünyanın parasını almışlar. Sonradan Merkel uyanmış ki bu küçücük adada kör mör yok. Ayrıca kör denilenlerden iki tanesi de taksi şoförü.

Adanın güneyine inmedik. Oralarda çok güzel plajlar varmış. Ama biz denize girmek için değil yemek yemek için gitmiş olduğumuzdan oralara zıplamak gerekmedi.

Bu arada küçük bir ada gezdik. Eski zamanlarda buraya cüzzamlıları koyuyorlarmış. Sonraları Türklere baskı başlayınca bizim yiğitler bu adaya sığınmışlar. Sonunda ne olmuş biliyor musunuz? Cüzzamlılar Türk olmuş. Bunu sıkı salladım valla. Burası şu anda üstünde kalıntılar olan bir ada.

Bu arada bizi ilk gün Kandiye’de gezdiren Girit’in yerlisi olan rehber arkadaş nefis Türkçe konuşuyordu. “Ne iş” dedik. Damadımız olurmuş kendileri. Beş sene İzmir’de Türk kız arkadaşıyla beraber yaşamış. Herhalde sonra kızın babası olayı namus meselesi yapıp “bizim gavura verilecek kızımız yok” deyip çocukcağızı satırla kovalamış olmalı.

Gidin ve Girit’i gezin. Tavsiye ederim.