Kaçkarlar

Kaçkarlar

Haçan nasilsunuz arkataşlar? Eyi misunuz? Cötü misunuz? Ha bana Banui kardeş telufon ettu dedi ku “Kaçkar’lara celir misun?” Kediye ciğer sorilur mu, “hemen celiyorum, ne zaman cideysunuz?” dedum. Ve bendenuz bir sabahın köründe Trabizon’a iniverdum. Cerisinu Türkçe yazacayum, yoksa siz anlamayacaksunuz.

Uçağım Trabzon’a iner inmez Rehberimiz Cevdet aradı ve “Abi, ben dışarıda taksicilerin oradayım, görüşürüz” dedi. Ben havaalanının kapısından çıktım ki, bir sürü adam siyahlar içinde el ele tutuşmuş Afrika’daki Masailer gibi titreyip, zıplayıp duruyorlar ve arada bir de “ha, ha, ha” diye bağırıyorlar. Ben “n’oluyor” derken biri yanıma geldi ve “Abi merak etme, bunlar zararsızdır, sen geç” dedi. Neyse içim rahat etti.

Tanımadığım Cevdet nasıl bulunur otuz kişi arasında? Ya elinde Tamzara Tur diyen bir yazı tutar, ya da bir Karadenizli olarak elinde “Ben Cevdet” yazan bir pankart olur. Ama ortada öyle biri yok. Benim aptal aptal etrafa bakmamdan anlamış olacak ki, geldi beni buldu. Diğer rehber arkadaşımız Bekir ile tanıştırdı. Ayrıca bizle beraber gelecek Cevdet’in dünyalar tatlısı yeğenleri ikizler Buket ve Burcu ile de tanıştım. Dört adet neşeli, etrafa pozitif enerji saçan candan hakiki Laz ile tanışmış oldum. Anlamadığım bir lisan konuşuyorlardı. Arada bir de ‘ela’ deyip duruyorlar. “Siz nesiniz ya?” dedim. “Biz hakiki Lazız, Lazca konuşuruz; bunlar ise Doğu Caradenizlu, bunların ne konuştuğu bellu değuldur” dediler. Ben de merak ederdim hep bu Lazistan da neresi diye. Hani ilk Mecliste Lazistan Mebusları vardır ya. Lazistan, Ardeşen’den batıya, Rize’ye doğru 125.78. metrede bulunan bir incir ağacından başlar ve doğuya doğru Gürcistan sınırına kadar gidermiş. Sizin anlayacağınız Lazlar Doğu Karadenizlilerden 125.78 metreyi çalmışlar. Doğu Karadenizliler de o incir ağacını kesmeyi akıl edemedikleri için sınır kaymış.

Grup Lazlardan gayri şöyle: Everest Base Kamptan Banu. Dünyalar cicisi bir kız. “Ahmet abi, ben öyle kurala, düzene fazla gelemem” diyen biri. Bu kabiliyeti sayesinde kendisini inekler kovaladı, dereye düştü, dizleri şişti, üşüttü ve bağırsaklarını bozdu. Yedi gün içerisinde bütün bunları yapabilmek bayağı önemli bir meziyettir doğrusu. Banu’nun arkadaşı IT uzmanı daimî güler yüzlü Sevgi, sıkı sporcu ve arkadaş canlısı Ortodontist Aydan, dünyada bulunan her yemeğin tarifini bilen, ama “ben yemek yapmasını bilmem” diyen Handan ve balayını geçirmek üzere gelmiş olan Umut ve Sera. Ne iş yaparsını dedim bu tatlı gençlere. Sera “Ben İngilizce öğretmeniyim” dedi. Umut ise “Adliyede çalışıyorum” dedi. Çocuğun tipi zabıt katibine benzemiyor, mübaşire hiç benzemiyor; öyle icra memuru, savcı olacak yaşta da değil. Takılmak için “Çaycı mısın yoksa?” dedim. “Hayır” dedi mütevazice “Ben hakimim”. Aldık mı belayı başımıza, hâkime hakaretten beni içeri atacak. “Abi, bu sözün zaman aşımına girdi bile, takma kafana” dedi çocukcağız. Böylece sorgu sual bittikten sonra benim açık farkla toprağa daha yakın olduğum anlaşıldı ve bana “Ahmet Bey” denmeye başladı. Yahu “Ahmet” desenize dedim. “Zor olacak biraz” dediler ve neticede topluca “Ahmet Abi” demeye karar verdiler.

Yola çıktık. Of’tan geçerken rehberimiz Cevdet, şoförümüz sempatik delikanlı Fatih’e “Şöyle şehre bir gir bakalım” dedi. Şehir tam bir offf. Bu adamlar o ince zekalarını tabiat ve estetiği bozmak yerine şehri güzelleştirmek için kullansalar, var ya hepimiz birer İkoncan oluruz valla. Neyse, bana resmi öğreten ve yıllardır aynı atölyeyi paylaştığımız çok değerli ressam ve hoca Mustafa’nın da Of’a bağlı olan köyünde tatilini geçirmekte olduğunu bildiğim için ona bir telefon açtım. “Uyy Mustafa nasilsun? Karun, çocuğin hepsi iyi midurlar? Nerdesun?” dedum. “Abi buradayum, daha oraya celmedum” dedu. “İyi de burası neresu, orasu neresu?” dedum. “Oftayum abi” dedi. “Ben de Oftayım” dedim. “Hadi ya” dedi. “Neyse buluşup hasret giderdik. Günlerden Pazar. “Ne zaman dönüyorsun” dedi. “Pazara “dedim. “Yani iki gün sonra” dedi. Böylece Of’ta salı gününe Pazar denildiğini de öğrenmiş olduk. Meğersem iki gün sonra Of’un pazarı varmış.

Yola devam. Rize’den Erzurum yoluna saptık ve İkizdere boyunca inanılmaz bir yeşillik rüyası içinde seyahat etmeye başladık. Bu güzellik ne İsviçre’de ne de Bhutan’da var. Cana can katan iç acıcı tabiatın zevkine varabilmek için etraftaki beş katlı camileri, dağların tepesindeki altı katlı, sıvasız, filizli über zevksizlik ötesi yapıları görmemeniz gerekiyor. Bu binalara Karadenizlilerin kendi icat ettikleri teleferikler ile ulaşılabiliyor. Bunların ne menem bişi olduğunu sormayın; tarif edersem başınız dönebilir. Bu yol nefis bir vadiden geçiyor ve içinden de İkizdere akıyor. Vadinin yanındaki dik kayalardan koca koca tüneller çıkıyor. “Eh normal” diyorum kendi kendime “Artık teknoloji gelişti, teleferiği bırakıp bu tünellerle çıkıyorlar yukarılara herhalde.” Meğersem bu tüneller o güzelim yerlere kurulacak olan bilmem kaç tane HES’e su aktarma tünelleriymiş. Müteahhitler de Karadenizlidir herhalde. Allah bilir ya, tünele beş metre çap izni alıp, huyları gereği zarar etme bahasına da olsa, çaplarını altı metre yapmışlardır. 2500 metrelik Ovit Geçidine çıkıyoruz ve Kaçkarların güney tarafına geçip, çayın kenarında öğle yemeğine oturuyoruz. Nefis alabalık var, kızartıyorlarmış. “Bana bir tane sadece haşla” diyorum. “Olmaz” diyor. Ondan sonra gittiğimiz her yerde haşlama alabalık istiyorum. Her seferinde “olmaz” diyorlar. Ama neden olmaz, onu hiçbirimiz sökemiyoruz. Sonunda Cevdet “Ahmet abi, unutma burası Karadenuzdur da” diyor. Denecek bişi yok, haklı çocukcağız.

Yola devam. İspir’den Yusufeli yoluna sapıyoruz ve takriben otuz km. sonra Hodeçur (Ermenice Güzel Su demek) Köyü yoluna giriyoruz. Tabii siz Ergani’de bakır, Murgul’da gümüş, Kızılırmak 2355.52 km. diye ezberlediğiniz için buraları bilmiyorsunuzdur.

Köyün Okulunun bahçesinde Atatürk Büstü altında kampı kuruyoruz. Hayatımda pilota bile bahşiş verdim, ama okul bahçesine hiç çadır kurmamıştım. Bayağı iyi oluyormuş. Bundan sonra Nişantaşı’na her gittiğimde Nilüfer Hatun İlkokulunun bahçesine çadır kuracağım. Böylece otopark derdinden de kurtulmuş olurum. Allahtan okul tatilde de ikide bir zil mil çalmıyor. Bu köy eski zengin bir Ermeni köyü. Bayağı büyük bir köymüş. Ermeniler 1915 de burayı terk ettikten sonra Hemşinliler gelmiş ve yerleşmiş bu binalara. Nefis Ermeni konakları var. T.C. de köyün ismini Sıra Konaklar yapmış. Konaklar tamam da sırasını nasıl tespit etmişler bilemem. Ha bu arada bir bilgi. Bizim Laz diye tanımladığımız o ince zekalılar esasında Doğu Karadenizli. Hakiki Lazlar Ardeşen’den Hopa’ya, hatta Batum’a kadar uzanan bir şeritte yaşıyorlar. Dilleri, kültürleri çok farklı. Hemşinliler kendi içlerinde ayrı bir grup; Gürcistan sınırında Gürcü köyleri var. Ayrıca Megreller var. Neyse; bu konularda yeterli konuştuk sayılır. 19.yy. ın sonundan kalma bu konaklarda tarihlerini anlatan ve üstlerinde Ayyıldız bulunan Ermenice kitabeler var. Restore edilmedikleri için restitusiyon yapan çağdaş mimarların adları kocaman harflerle yazılmamış üstlerine. Sabah biz kampı toplarken elinde kürekle bir köylü geldi ve bacak arasında dolaşmaya başladı. Ha bire toslaşıyoruz adamla. “Yahu hemşerum dur, ne eduyorsun?” dedik. Meğersem bir yere beton dökecekmiş. Tam bizim kaldığımız yerde iki küreklik mıcır varmış, onu topluyormuş. Yani on dakika daha bekleyemiyor. “Boş ver abi, öğrendin artık durumu” diyor Cevdet.

Yola revan oluyoruz. Hava sıcak ve nefis. Dört saat kadar sonra Davalı Yaylasına ulaşıyoruz. Son bir saatte o güzel hava bozuyor, buz gibi oluyor. Yayladaki kadınlar bizi karşılıyorlar. Birinin elinde son model bir dürbün var. Otlayan ineklerini takip ediyor. Bize aramızda doktor var mı diye soruyor. Dizlerinden rahatsızmış ve ameliyat olacakmış. Herhalde “ikinci bir görüş” almak istiyor. Ne bileyim ben; kel alaka bir durum işte. Ama artık alıştık bu vaziyetlere. 2600 metrede kampı kuruyoruz. Ye ve yat. Sabah kampı toplayıp yola koyuluyoruz. Dört saatlik bir yolumuz var. Deniz gölünün üstünde 3400 metredeki Soğanlı Yaylasında kampa duracağız. Etraf Organik modasını takip ederek yetişen taze soğanlar ile dolu ve ortalık soğan kokuyor. Ciddiyim ha. Bu dört saatlik çıkış rahat bir çıkış; ama tipi, dolu, kar, yağmur, rüzgâr, sis; aklınıza daha ne gelirse var. Yarı titreyen bir şekilde kampı kuruyoruz. Gece ısı eksi 7-8 dereceye kadar düşüyor. Ertesi gün zirve çıkışımız bu küresel soğuma durumu yüzünden suya düşüyor. Dona dona etrafı geziyoruz.

Kampımız küçük bir göl yanında. Etraf harika. Ertesi gün “rollercoaster” gibi çarşaklar, (Çarşaf diil. Kayalık anlamındadır kendileri) üstünden seke seke, ine çıka on saat sonra Kavron yaylasına iniyoruz. Bu gece bir pansiyona yerleşiyoruz. Pansiyonda her odada kalorifer var. Pansiyon sahibi havayı ısıtmak için kalorifer borularını binanın dışından geçirmiş. Böylelikle hem içerde hem de dışarıda üşümüyoruz. Cevdet’e göre doğal bir uygulama. Ertesi gün inanılmaz güzellikteki yeşillikler deryasından geçerek meşhur Ayder yaylasına iniyoruz. Öğle yemeğinde nefis bir mıhlama, kaygana, kızartılmış fasulye turşusu ve mısır unundan yapılmış, içinde fındık tozu bulunan leziz bir tatlı yiyoruz. Gece Ayder’de kalıyoruz. Pansiyonda bir Sürahi Hanım var. Kalın camlı gözlükleri gözünde, bir bacağını altına almış, köşesinde oturuyor. Gelen geçene “sen şu odaya git; tuvalet dolu, girme” vs. diyor. Sahibinin büyükannesiymiş. Hava kararmıştı, “Işığı açabilir miyim?” dedim. “Bana ne, ben de burada misafirum” dedi. Akşam tulum eşliğinde horon tepiyoruz. Esasında onlar tepiyorlar da ben ha bire etraftaki sandalyeleri tekmeliyorum. Sahi yahu, etimolojik olarak tepmek ne demek? Ne alakası varsa, dükkânın birisinde tanesi 10,- TL’ den üç adet kovboy şapkası satılıyordu. Renkleri de doğayla ahenk içindeydi. Açık bej ve açık mavi. Ertesi gün, görmeden ölünmemesi gereken Sümela Manastırını beş yüz on sekiz bin üç yüz kişiyle beraber gezip havaalanına geri bırakılıyoruz. Etrafta o sıçrayanlar yok. Hafta sonu tatilindeymişler.

Tüm gruptaki herkesi çok sevdim; çok güzel ve neşeli geçen bir haftalık seviyeli beraberliğimizinden hakikaten çok büyük mutluluk duydum ve bilhassa reisimiz Cevdet’e ve hepsine huzurunuzda teşekkür ediyor ve kalpten sevgi ve saygılarla selamlıyorum efendim.

Tüh, bu başta söyleniyordu galiba.