Nepal

Nepal

KONU

Otuz yedi gün sadece makarna, pilav ve de ekmek yiyerek yaşamını sürdürmek durumunda olan birinin koruma altındaki semiz dağ kekliklerine bakarak aklını kaçırmasıyla ilgilidir.

KİM KİMDİR:

Tunç Fındık: TC’nin gelmiş geçmiş en iyi dört beş dağcısından biri. 36 yaşında. İki Everest’i, muhtelif 8000m. ve fazlası var. Son derece mütevazi ve alçak gönüllü. Beni de yanına alıp götürmesi bunun ispatı. Ve de benim için büyük bir keyif ve onur.

Mustafa: Yani Tafa. Çok önemli bir dağcı. Tunç’la beraber TC’nin en iyi dağcıları kategorisinde.  Everest’i ve muhtelif 8000m. üstü var. 6000 metrede kan değerleri normal insanların deniz seviyesindeki değerleri kadar çıktığından Amerikalılarca önce KGB ajanı sanılıp, sonra da acaba uzaydan mı gelmiş diye DNA örnekleri alınan dünyalar tatlısı ve mütevazisi bir dağcı.

Ertuğrul Melikoğlu: Turun organizatörü. Explorer şirketinin sahibi. Muazzam bir dağcı. Üstün bir fotoğrafçı. Böcek uzmanı. Acayip bilgili bir rehber. Yoğurt yemez. Mütevazi ve alçak gönüllü.

Zaten dağcı deyince Rambo gibi vücutlu, raconu olan, üçgen vücutlu kasıntılar bulamazsınız. Hele bu dünya çapındaki üç arkadaşımızın alçak gönüllülüğü bizleri utandıran cinsten. Üçünü de çok seviyoruz.

Grup: 29 kişi

HEDEFLER

Ahmet Merey ve Tunç Fındık ikilisinin 17 günlük beraberliği -Trek ve Naya Kanga zirve tırmanışı 11 gün.

Yirmi dokuz kişilik tüm ekibin Everest Base Camp ve Khalapattar çıkışı. 14 gün.

Dokuz kişilik Island Peak ekibinin zirve çıkışı. 6 gün

Yani deliye her gün bayram. Bendeniz hepsine katıldığım için beş hafta dolanıp durdum dağlarda.

NAMASTEE  

Nepal Hindistan’ın kuzeyinde, Himalayalara sıkışmış 147 000 m2 lik ve yirmi üç milyon nüfuslu bir memleket. Ülkede Tibet’ten kaçan Tibetlilerden başka altı değişik toplum yaşıyor. Hepsinin ana dili başka ama ortak dilleri Nepalca. Nepalca Sanskritçenin bir uzantısı. Nepalliler bu ara çok üzgünler. Çünkü kendilerinden başka Sanskritçe konuşan tek insan olan Karaoğlanı kaybettiklerinden beri dünyada bu dili kullanan sadece kendileri kalmış. Ülkede karayolu çok az ve bütün köy ve kasabalarına nakliye insan sırtında yapılıyor. Son seçimlerde iktidara MAO’cular gelmiş ve kralı ülkeden atmaya hazırlanıyorlardı.

Bendeniz Tunç’la beraber trekkinggimizin ilk etabı için Yeşilköy’den Gulf Air uçağına binince bizi karşılayan nefis bir curry kokusu oldu. Daha sonra Hintli işçiler ayakkabılarını çıkarınca daha da nefis bir curryli ayak kokusu sardı ortalığı. Bir müddet sonra vücut kokuları da ortaya yayılınca en nefisinden bir koku bileşimi çıktı ortaya ve bize iyi bir koku aklimatizasyonu sağladı ilerisi için. Zira ilerde bu kokuları devamlı olarak ayrı ayrı veya kombine bir şekilde duyacaktık. Neyse kapılar kapandı ve hostes anonsa başladı:

Selam-ün aleykum el-Seferiye. Bismillahirahmaninrahim.

El pilot-ül tayyare Abdullah ve Yusuf.

El Talimat-ül Tahliye:

Kabil-i Selamat-ü tahliye-i taht-ül makat-ü şahsiye el iniş-i muhtemel bahriye. Yani: muhtemel denize iniş durumunda kendi koltuğunuzdan uçağı selametle terk etme kabiliyeti.

İstisna-i talimat küllümen mafiş, eşya-i şahsiye ve el computer el overhead bin. Şükran

Bir gece Bahreyn’de Gulf Air’ in misafiri olduk. Bahreyn Körfez ülkelerinden biri. Çölün ucunda deniz kenarında bir yer. Bir sürü yeni ve yüksek binalar varsa da görüntü sadece şeyhin zengin olduğunu gösteriyor. Otelin lobisinde içinde bilardo masaları, Masa Futbolu, Tilt gibi oyunlar olan Game Room diye bir yer vardı. İçerde Bilardo masalarına eğilmiş büyük bir heves içinde bilardo oynayan etekleri bellerinde Uzakdoğulu Hanımlar gördük. Hayret ettik valla. Uzakdoğulu Hanımların bilardoya bu kadar meraklı olduklarını hiç bilmiyorduk. Bize bilardo öğretme tekliflerini de “Eşlerimiz bize zaten öğretmişti” diye kabul etmedik. İpek bunu okuyunca “Hakikaten bilardo oynayan Uzakdoğulu kadınlar var mıydı” dedi; yemin ederim. Akşam odamıza çekilince resepsiyondan aradılar ve bizim bu bilardocu hanımlarla odamızda bilardo oynamak isteyip istemeyeceğimizi sordular. Biz de bilardocu Eskimo Hanımlar yoksa bilardo oynamayız dedik. Durumu sonradan öğrendik. Suudi Beyler bilardo istedikleri zaman Bahreyn’e geçerlermiş.

Ertesi sabah bizi uçağın kalkışına iki saat kala havaalanına saldılar. Metro City büyüklüğündeki bu terminalde önce on beş dakika güvenlikçilerle birlikte tur attık. Daha sonra Tunç oturalım dedi. On beş dakika oturduk. Hadi dolaşalım dedik yine. Bir de baktık ki bizim fark etmemiş olduğumuz dükkanlar var ortada. Alışverişi çok seven bir ikili olarak on kadar dükkânı beş dakikada tavaf edip çıktık. Uçağımızın saati ekranda görünmediği için elindeki kağıtlara bakarak uçuş saati söyleyen bir fellaha yaklaştık ve “zaman-ı münasib-i tayyare” dedik. Adam kâğıda baktı baktı ve gülmeye başladı. “Zaman-ı müsait mafiş” dedi. Üç saatçık bir gecikme vardı. Napalım, biz de cafeye takılalım, hem belki de muhabbet edecek bir iki fellah hanım buluruz diye düşündük. Etrafta isli soba borusu gibi duran simsiyah hanımlar ile gözlerindeki sürmelerle etrafı süzüm süzüm süzen kızlar vardı. Tunç’a dedim ki “sakın ola ki bakasın bunlara; bizi taşlarlar valla.” Tam o sırada uçak anonsları kesildi ve terminal hoparlörlerinden ezan okunmaya başlandı. Hemen mescide koştuk, ama baktık ki Araplar o gün pikniğe gitmişler; mescitte bizden başka kimse yok. Tabii ezan “Gırç, gırç, öhö, öhö ve karga gibi bir sesle” okunmuyor. Doğru dürüst Arapçayla ve makamında okununca bayağı iyi oluyormuş.  

Derken El İntiba (Anons):

Tekâmül-ü tayyare-i sefer-i Gulf Air el rakam-ül hamsin hamsin hamsin inşallah el cihet-i Nepal-i al Katmandu müteveccihen ve müteharriken zaman-ı mahal-i hamsin hazır-i boarding. Bunu artık anlamışsınızdır.

Bir zaman sonra biniş kartlarını kesip bizi bekleme salonuna aldılar. Üç yüz kişilik uçağın bekleme salonu yüz elli kişilik olduğu için benim kontenjanıma iki Nepal’li düştü ve adamlarla bayağı içli dışlı olduk; hatta kokuları bile geçti bana. Derken kapı açıldı ve körükten uçağa yürüdük. Tam uçağın kapısında durdurdular bizi ve “emr-ül şeyh üzre yallah yerlerinize” dediler. Hadi gerisin geriye salona döndük. Kırk beş dakika sonra kapı içerden vurulmaya başladı. Bir de baktık ki pilot kapıyı açın, uçak hazır diye şaret ediyor. Biz de ona Arapça el işaretleriyle anlatmaya çalıştık ki boardingi yapan fellahlar tüymüş olduğu için kapı açılamıyor. Neyse Nepalli işçiler bu duruma alışkın oldukları için seydileri bir yerlerden bulup getirdiler.

Ve nihayet Katmandu’ya vasıl olduk. Uçaktan indik “Ahmet Abi koş” dedi Tunç ve kendi koşmaya başladı. Allah vermesin Katmandu pistinin üstünde başıma bir şeyler gelir diye ben de başladım koşmaya. Pistte koşan iki yağız Türk. Nepalliler aldırmıyor ama Batılı Gavurlar bunlar ne yapıyorlar gibilerinden bakıyor. Tabii adam başı on dakika süren pasaport sırasının önüne geçince “şimdi bunlar ne edecekler acaba?” diye biz geriye onlara bakmaya başladık. Bizi yerli acenteden karşıladılar ve boynumuza çiçeklerden oluşmuş birer uzun çiçek takı taktılar. Çok güzel bir jest. Ama çocuklar hemen yaklaşıyor “abi şunu versene” diyorlar. Geri götürüp çiçekçilere satacaklar herhalde. Neyse minibüse gittik. Bavullar bagaja yerleştirilirken ben de bineyim dedim minibüse. Bir baktım ki kapısı yok arabanın. Eh biz orada Batılı geçiniyoruz ya, bu da tipik kıro gavur demesinler diye ıslık çala çala durmaya başladım. Derken şoför arabaya buyurun dedi ve sol taraftaki kapıyı açtı. Allah bu İngilizleri ıslah etsin valla. Sömürdükleri yetmiyormuş gibi, bir de gittikleri her yerde trafiği de alt üst etmişler.

Katmandu temizliği ve düzeni ile doyum olmaz bir yer.

Biz de racona uyduk ve üç dakikada bir yere tükürmeye başladık ve yemek masasına oturunca da parmağımızla burnumuzu karıştırmaya başladık. Arada bir ayak parmaklarımızı da ellerimizle temizlemeye başlayınca Nepallilerden tek farkımız boylarımız kaldı. Hemen ortama uyum sağladık yani. Bu arada trafik sokağın ortasına çöken ineklerin etrafından geçip kutsal maymunlara uzak duruyor. Hindu inancına göre inekleri öldürmek günah olduğu için proteinsiz kalmamak için bu işi Budistlere yaptırıyorlarmış.

Burası dünya dağcılığının çok önemli bir merkezi. Himalayaların muhtelif zirvelerine çıkmak isteyen dağcılar için her türlü dağcılık malzemesi satan dükkanlar var. North Face’in dükkânıbile ama aynı kalitedeki eşyayı onda bir fiyatına da buluyorsunuz. Dağcılar bunlara North Fake diyorlar. Muazzam bir scooter trafiği var ve durmadan korna çalıyorlar. Belki en enteresanı da iki tane büyük kitapçı olması; dünyadaki neredeyse tüm kitapları yarı fiyatına satıyorlar. Ayrıca muazzam bir ikinci el kitap pazarı var. Dağcılar ülkelerine geri dönerken okudukları kitapları bunlara satıyorlar.

Ertesi gün malzeme, giysi, neyi; yani eksik gediğimizi tamamladık ve on bir yıldır Katmandu’ da yaşayan ve on gün sonra da temelli T.C. ye dönecek olan Elif’le buluştuk. Önce yaptığımız işe bakın şimdi. Tunç’un eşi bir uçak yolculuğunda Katmandu’da yaşamış bir Türk’ ün yanına düşmüş. Adam da ona Katmandu da çok esaslı bir astrolog falcı tavsiye etmiş. Elif önceden adamdan randevu almış. Nepal de randevunun pek anlamı yok gerçi. Bizi önce oraya götürdü.  Adres şöyle mesela “Londra Asfaltı Cenk Büfenin yanı” Bulmak üç saati aldı valla. Adam doğum günlerimizi aldı ve hadi gidin iki saat sonra gelin dedi. Elif dedi ki: “Biz Hindu Manastırına gidiyoruz, sizi de götürelim, ama siz yeni geldiniz çok Karma yüklüsünüzdür.” Aldı mı beni bir korku. Karma ne menem bir şeydir zaten bilmiyorum, bir de onlarca karma yüklü olarak Hinduları görünce ben ne yapacağım diye. Manastırı görünce Karma Marma yüklü olmadan da gidilmemesi gereken bir yer olduğunu anladım. Kısaca; ölüler bir yandan yakılıyorken, kutsal maymunlar da etrafta dolaşıyor ve pislik. Benden bu kadar. Görenler görmeyenlere anlatsın artık. Ama böylece insan eti barbeküsünun nasıl koktuğunu da öğrenmiş oldum. Sonra tekrar falcıya döndük, adam bana elle tutulur bir şey demedi. Bari “ne zaman öleceğimi” söyle dedim. Şöyle baktı baktı “Eh, sen seksene kadar yaşarsın” dedi. “Eyvallah sağol usta” dedim ben de. Epey zaman var daha yani.  Ha bu arada ağrı kesici neyi alalım dedik, eczaneler büfe gibi ve ilacı taneyle veriyorlar. Her türlü ilacı da buluyorsunuz. Diğer daha gerekli ve güçlü ilaçları çocuklar sokaklarda zaten devamlı teklif ediyorlar. Geceyi her tarafı toz tutmuş odamızda geçirdikten sonra üçüncü gün ilk rotamız olan Langtang bölgesine hareket ettik. Burası Katmandu’nun kuzeyinde kalan ve Tibet tarafında bulunan bir bölge. Syraubesi diye bir köye ciple gideceğiz ve oradan da yürüyüşe başlayacağız. Bu köy Katmandu’ya kuş uçuşu kırk kilometre, karayolundan da yüz yirmi kilometre. Yani bir saatlik bir yol. Siz öyle zannedin. Tam tamına dokuz saatimiz cipte geçti. Şanslıymışız, çünkü otobüs on iki saat sürüyormuş ve de içinde yer kalmadığından otobüsün üstünde Nepalliler ve tavuklarla beraber seyahat etmek gerekiyormuş.  Müteharrik taşıta alışkın olan medeni ülke çocukları olarak durumu idare ettik cipin içinde.

Gece kaldığımız Tea House fena değildi. Tea House’dan ne anlamanız lazım? Londra’da beş çayı içilen Tea Houselardan değil tabii. Odalarda iki yatak var, dışarıda WC ve de güneş panelleri vasıtasiyle sıcak suyu akan bir duş. Ancak musluğu açtığınızda bazen “tıssssssssssss” diye tanıdık bir ses. Bu arada bazen fareler başucunuza kadar da gelebiliyorlar. Ertesi sabahı saat 06:45 de Nepal Turizmin, Katmandu seferinin kalkışını kutlamak için on beş dakika durmadan öten korna sesiyle günü karşıladık. Otobüsün içi doldu, üstü doldu ve on iki saatlik seferine yolcu ettik kendisini.

Neyse biz de yola döküldük, daha doğrusu ben döküldüm. Tunç’cuğun ne yaptığını bilemiyorum. Arada bir beni beklerken buluyordum zavallıyı. Herhalde benden iki saat önce filan varıyor ve sıkıntıdan İBO’dan parçalar söylüyordu. 1500 mt.den başlayan yürüyüşümüz sekiz saatlik bir yürüyüşten sonra 2500 metredeki Lama Hotel’de bitti. Lama Hotel yerleşkenin adı.  Bir Tea House’a yerleştik ve hemen kendimize nefis bir yemek söyledik. Her gün değişik yemek yediğimiz için üç gün çevirebiliyoruz durumu. Ekmek, pilav ve makarnayı arada bir sırasını değiştirerek yediğimiz için yemekler bayağı lezzetli oluyor. Şimdi durum şöyle. Odalarla restaurant ayrı yerlerdeler. Yemeği Tea House sahiplerinin yemek ve yatak odası, ilaveten salon olarak kullandıkları yerde yiyoruz. Yan tarafta da mutfak. Odun ateşinin yandığı kuzinemsi bir şeyin üstünde her şeyi tek tavada yapıyorlar. Yani sarmısak tadında pancake yiyebiliyorsunuz. Tabi yemeğin gelmesi de Nepal zaman kavramına göre bayağı hızlı oluyor. İstanbul zamanına göre adamlarla kavga çıkmasına ramak kala geliyor. Tabii etraf pırıl pırıl. Odada beş adet tipik Amerikalı adam da mevcut. Biri yirmi yıl kadar önce Robert Kolejin Orta Bölümünün Müdürlüğünü yapmış. Etrafın anlayamadığı bir muhabbet başlıyor aramızda. Nostalji işte.

Sabah saat 06:00 gibi Tunç’un “Ahmet Abi uyandın mı?” sorusuyla uyanıyorum. Tabii ki “sayende evet” diyemediğim için uyku tulumunu hemen toplayıp kahvaltıya iniyorum. Şimdi “uyku tulumu da nerden çıktı yaww?” diyeceksiniz. Odalarda ısıtma yok. Çadırda yatıp yanınızda yatanla ha bire tepişeceğinize kendi kendinize tulumla güreşiyorsunuz. Ben fermuar özürlü oldum için ve de zaman zaman uyku tulumunun, çadırımın, neyin fermuarlarını kumaşa taktığım için bunları açamayıp içlerinde kaldığım sıkça görülen bir olay. Neyse yola devam.

Öğle yemeğinde İngiliz gibi İngilizce konuşan İsviçreli bir kızla, İsviçreli gibi İngilizce konuşan bir İngiliz çocukla tanışıyoruz. Bunun nasıl mümkün olabildiğini soruyorum. Birbirlerinden “karşılıklı olarak etkilenmişlermiş”. Tunç hakikaten çok kibar ve efendi bir çocuk. Benim yaptığım gibi insanların devamlı ifadesini almıyor. “Ahmet Abi, sen iyi muhabbet açıyorsun valla” diyor ha bire. Tabii bizim nesil buna alışmışız. Sekiz saat sonra akşam vardığımız 3500 metredeki Langtang denilen yerde bir bakıyoruz ki bu çift ve de Amerikalılar peşimizden bizim girdiğimiz Lodge’ a dalıyorlar. “Hayrola, bir durum mu var?” diyoruz. “Siz akıllı insanlara benziyorsunuz, iyi Lodge da kalırsınız diye geldik” diyorlar. O karmakarışık çift çok tatlı da Amerikalılar hiç çekilmiyorlar, devamlı bir şekilde ve fazla entelektüel bir tarzda ABD Başkanlık seçimlerini konuşuyorlar. Belki de haklılar. Bu konu ancak Nepal’de Allahın 4000 metresinde konuşulabilir bir konu bence de. Bu arada yemek mönüleri devlet tarafından bastırılmış ve her Lodge da aynı mönü var. Artık ekmek, pilav ve makarnanın numarasını ezbere bildiğimiz için menüye bakmadan ısmarlayabiliyoruz. Bu arada rehberler vs. sabah akşam iki öğünde de DALBAT yiyorlar. Sharon Stone olsa çekilmez bir vaziyet. “Dalbat ne mi?” Haşlanmış pirinç, üstüne dökülen mercimek ezme, yanında biraz et ve her seferinde değişik sebze. Zaten motto şöyle:” One, Two, Three, Dalbat free”. Ertesi sabah civarda bulunan büyük bir Budist manastırından gelip bizi okusun diye bir Lama çağırıyoruz. Manastırda Pirinç Rakısı bitmiş olduğu için töreni viskiyle ifa etti ve pirinçle dua ediyor ve sonunda da viskiyi bir güzel mideye indiriyor. Ayrıca renkli bayrakları okuyor ve gittiğimiz yere asmak için bize veriyor. Çok hoş bir tören ve yaptığı iş de dağlardaki tanrılara bizim geldiğimizi haber vermek ki bizleri tüm kötülüklerden korusunlar. O gün altı saat sonra 4200m.deki Ginyang Gompa gibi bir adı olan yere varıyoruz. Daha sonra aynı gruplar gelip dünkü nedenlerle bizi buluyorlar. Ertesi gün 500m. lik bir aklimatizasyon çıkışı yapıyoruz ve vardığımız zirvede yerle bir olmuş bayrakları Tunç tanrılar sevabına yeniden tanzim ediyor. Öğleyin geri dönüyoruz. Derken bir müddet futbol maçı yapıyoruz ve o sırada olanlar oluyor ve saldıracak bir kaya bulan Tunç kendini kaybedip “Bouldering” yapıyorum diye kayanın birine girişiveriyor. Tabii “o da ne?” diyeceksiniz. Kaya tırmanışları için yapılan bir antrenman şekli. Bu arada bir sır size, ama lütfen kimseye söylemeyin. Cep telefonları çalışmadığı için Tunç’un uydu telefonu ile dünyayla irtibat kuruyoruz. Ama Nepal devleti kullanma izni için bir miktar para istediğinden durumu geceleri karanlıkta ıssızca bir yerde idare ediyoruz. Tabii her akşam yemekten sonra karanlıkta kaybolmamız milleti şüpheye düşürmüş olmalı ki, bir gece telefonu kullandıktan sonra alın fenerini açınca salak Amerika’lılardan biri ile burun buruna geliyoruz.

Ve ertesi gün 4400 m. deki Naya Kanga zirvesinin ana kampına ulaşıyoruz. O gece Tunç üst kampı kullanmadan Dorje ile on üç saatte zirve yapıp geliyor. 5850m.lik alçak bir zirve ama çok teknik ve tehlikeli bir tırmanış. Dorjee bir ara mütevaffa oluveriyormuş. Benim ana kampı iyi yönetmem sayesinde sağ salim gidip geliyorlar. Dorjee de neyin nesi diyeceksiniz şimdi. 1.40m yüksekliğinde 32 no. ayakkabı giyen dünya sevimlisi yer cücemiz Sherpamız. Sherpa Everest tarafındaki yerli grubun adı.  Benle ilgilenmesi süper. Devamlı 50cm. gerimden geliyor ve her an beni kolluyor. O gün arkamızdan Japon bir grup geliyor ana kampa. Tunç’un on üç saatte yaptığı tırmanışı altı gün olarak planlıyorlar ve güneşten yanmamak için şemsiyeleri ile dolaşıyorlar. O gece kar yağmaya başlıyor ve aşçımızın yaptığı nefis mantarlı pizza ve “apple pie” yı yiyip, pıtır pıtır yağan karın altında nefis bir uyku çekiyoruz. Ve dönüş. Yolu kısaltmak için gazlıyoruz ve iki etabı atlayarak nefis açmış Rhodedondron ağaçları ve beyaz maymunlar arasından iki günde Syraubesi’ye geri geliyoruz Ve de ayvayı yiyoruz.

Lodge’un bahçesine giriyoruz ve ağzı kulaklarında Amerikalı bir hanım bize hello diyor. “Oh be ya” diyor Tunç İilk defa senden başkası konuştu”. Kadın tam üç saat aynı anda mevcut olan altı yıllık bekar sevgilisinden ve iki yıllık evli sevgilisinden neden ve nasıl ayrıldığını, oralara kafayı dinlemek için niye geldiğini ve sevgilileri ile olan her türlü ilişkilerini bize teker teker anlatmaya başlıyor mu. Biz bahaneler bulup kaçtıkça peşimizden geliyor. Bu arada bir bilgi:

Dağlarda böyle yalnız gelmiş bir sürü kadın ve genç kız var; bir rehber ve de bir hamalla geziyorlar. Tabii bu arada büyük aşk vaziyetleri de gördük. Allahın 4000 metresinde ecis bücüş rehberleriyle aşk yaşayan Batılıları filan. Seyahat güzel şey valla. İnsan devamlı yeni şeyler öğreniyor. Mesela bizim aklımıza dört bin metrede âşık olmak hiç gelmedi. Ertesi gün ver elini Katmandu. Ama elini verdin mi kolun da gidiyor. Bir Land Rover Cip düşünün. Önde şoför, aşçı ve başyardımcısı oturuyor. Arka koltukta ben, Tunç ve Dorjee Sherpa. Bagajda çantalar, mutfak aletleri ve üç hamalla bir aşçı yardımcısı. Yol dokuz saat. Cip yokuş inerken frenleri ısınıyor, yokuş çıkarken su kaynatıyor. Yokuş inerken devamlı duruyoruz, şöför tekerlekleri söküyor, frenin telini gevşetiyor; yokuş çıkarken de iki de bir duruyoruz ve radyatöre su takviyesi yapıyoruz. Biz Tunç’ la vaziyeti idare ediyoruz ama zavallı yerlilerin dünyası kararıyor. Geldik yine Katmandu’ ya. Dört gün buradayız grup gelinceye kadar.

Günün sıcak bir bölümünü otelde odada geçiriyoruz. Bu arada Tunç’un tanıdığı bazı ciddi dağcıları tanıyoruz. Donma yüzünden eksik parmaklarının sayısı arttıkça bu adamların değerleri artıyor. Ne kadar eksik o kadar değerli. Benim bunların arasında ne işim var diyorum kendi kendime. Sonra fark ediyorum ki ben de eksik olan parmak değil beyin. Konuştukları konular da son zamanlarda tırmanışta kim ölmüş filan. Derken Ertuğrul gruptan iki gün önce yola çıkmaya karar veriyor ve grupla aynı gün geliyor. Nedeni: Gulf Air Bahreyn’ de on sekiz saatçik bir rötar yapıyor. Biz yola çıkalı on sekizinci gün ve derken grup geliyor.

Grubu Havaalanında karşılıyoruz. KGrup başlarında Tafa ile 26 mevcutlu olarak geliyorlar. Grubumuz süper. 27 yaşından 57 yaşına kadar bay ve bayanlardan kurulu. Eczacıdan Antakya’lıya, emekliden Fethiye’liye uzanan bir yelpaze içinde süper arkadaşlardan kurulu. Zaten gezinin sonuna kadar süper bir dayanışma ve dostluk oluşuyor insanlar arasında. Bu arada grupla Tunç’un kız arkadaşı da gelmiş olduğu için Tunç sabahları 06:00 da artık onu kaldırıyor ve bendeniz şimdilik yırtıyorum.

Ertesi sabah saat 06:00 da Lukla diye bir yere on altı kişilik bir pırpırla uçuyoruz. Uçağın iki pilotu ve de bir hostesi var. Hostesin ne işe yaradığını pek çözemiyoruz. Yalnız konduğu yer Türklerin yaptığı bir havaalanı; yokuş yukarı yapılmış da. Uçak kısacık pistte durabilsin diyeymiş. Lukla iki bin altı yüz metrede küçük bir yerleşim merkezi. O civarın tüm ulaşımı ve ticareti buradan yapılıyor.

Ve tırmanış başlıyor. Namche Bazaar, Tingbohce, Dengbohce, Lobuche derken 5200 metredeki Gorak Shep de buluyoruz kendimizi.  Bu isimler Lodge’ların bulunduğu ufak köyler. Nepalce’de che bahçe demekmiş. Ama bahçe olabilecek kadar büyük bir düzlük göremiyoruz.  Önceleri yeşillikler içinde giderken, yükseldikçe yeşil örtü bitiyor ve klasik taşlık dağ patikaları başlıyor. Ama etrafta size bakan binlerce metrelik zirvelerin görünüşleri muhteşem. Bu arada lokantada hesap isterken hesap kitap diyoruz, şak hesap geliyor. Ayna diyoruz, şık ayna geliyor. Çay diyoruz o da hemen geliyor. Orta Asya’dan bu tarafa gelirken oralara uğradığımızın bir kanıtı.

Buralarda evler taştan yapılıyor. Taşlar dağlardan indiriliyor ve elle kırılıp traşlanarak, aralarına sıva filan konmadan üst üste konuyor, tahtadan doğramaları da yerleştirdiniz mi, oluyor size ev. Ama en fazla dört katlı yapılabiliyor ama genellikle iki kat oluyorlar. İşe sabahları gün doğarken başlıyor ve güneş batıncaya kadar taş kırıyorlar. Bütün gün “tak, tak, tak, tak” diye bir kırma sesi duyuyorsunuz.

Derken dört saatte geldiğimiz Gorak Shep’ de Lodge’a eşyalarımızı bırakıyoruz ve de hemen Everest Base Camp’a müteveccihen hareket ediyoruz. Kumbu Buzulu yanından ine çıka inleye inleye varıyoruz; bir de bakıyoruz ki az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik ve alakasız bir yere geldik. Etraf çadır dolu ama insan yok. Meğerse bizim geleceğimizi bilmedikleri için herkes o gün Everest’ e çıkmış. Böylece de grup ilk hedefine erişmiş oluyor.

Gorak Shep’e dönüyoruz ve beş bin metrede on bir saatlik bir yürüyüşü bitiriyoruz ve o gece ilk defa beş bin metrenin üstünde uyuyoruz. Ne var yani bunda diyeceksiniz. Bir şey yok, sadece beş bin metrede alışık olmayanlar genellikle uyuyamıyor da. Yemekler aynı. Bir tek yenilik olarak haşlanmış katı yumurta yemeye başlıyoruz. Adam başı bir iki yumurta ısmarlanınca toplam elli veya elli beş yumurta oluyor. Bu kadar yumurtayı yumurtlayacak tavuk bulunamıyor o irtifalarda. Yumurtaları dörde filan bölüp yiyoruz. Ben hafif hafif semiz bir şeyler aramaya başladığımı hissediyorum.

Ertesi sabah beş bin beş yüz metredeki Kallapathar zirvesine çıkıyoruz. Niyet Everest neyi çıplak gözle iyice röntgenlemek. Ama sis varrr. Everest görükmüyor. Ertesi sabah Tingboche’ ye iniş ve istirahat. Ve de bir sonraki gün grubun yirmi kişisi Tafa eşliğinde dönüş yoluna geçiyor. Geriye kalan bendenizin de dahil olduğu yedi kişi Ertuğrul ve Tunç’la beraber altı bin iki yüz metrelik Island Peak zirvesine çıkmak için yola koyuluyoruz. Yolda bir gece konakladıktan sonra ikinci gün öğleden sonra 5200 metredeki ana kampa vasıl olup yerleşiyoruz. On gün Lodge’ larda kaldıktan sonra iki gece çadırda kalmak ve tabiatı WC olarak kullanmak başka türlü bir rahatlık ve de zevk. Ve eveeeetttt. Etraf Dağ Kekliği dolu. Ve de yem uzattığınız zaman yanınıza kadar geliyorlar. Bir de semizler ki. Ama koruma altındalar. Şimdi kuru ekmek mi yersiniz yoksa kafayı mı yersiniz, artık siz karar verin. Öğleden sonra ertesi günkü zirve çıkışı için kayalara tutturulan sabit iplerle grup çıkış antrenmanı yapıyor. Zirve yapmamaya ve yine kampı beklemeye karar verdim. Hem belki de bir keklik filan ayarlarız kimse yokken diye düşündüm. Gece saat 01:30 de grup yola çıkıyor. Onlar içlerinden “Bunak Ahmet Abi zirveyi kaçırıyor, yazık” diye düşünüyorlar ben de “kerizlerin canları çıkacak, farkında değiller” diye düşünüyorum. Bu durum üstüne Ertuğrul bana “Ahmet Abi” yerine “ihtiyar” demeye başlıyor. Sonuçta herkes haklı çıkıyor. Ben zirve yapmayı kaçırıyorum, onlar da yorgunluktan nerdeyse canlarını kaçırıyorlar, ama zaferle dönüyorlar. Tabii onların gittikleri gece bir güzel uyuyorum ve sabaha son derece diri ve kararlı kalkıyorum. Aşçıya çaktırmadan elimde bisküvilerle kampın yanındaki kayaların arkasına geçiyorum. Durumu çaktınız. Keklikler ortada dolaşıyorlar. “Geh geh geh” diyorum, aptal kuşlar anlamıyorlar. Nepalce başka türlü deniyor herhalde. Neyse epey yanaşıyorlar. Bisküvileri gittikçe yakına atıyorum. Artık mutlu sona varmak üzereyim ki “Nameste, how are you, sir?” diye bir ses arkamdan çınlıyor. Herhalde gözümün dönmüşlüğünden olsa gerek, kuşlar konuşuyor sanıyorum bir an. Bir de döndüm baktım ki, üç adam ellerinde kancalarla çöp topluyorlar. Arkalarında da bir pankart asılı: Everest Cleaning and Bird Preservation Week 2008. Hani Türk şansımız olmasa şu anda Nepal’de iktidara yeni geçen Mao’culara hala o kuşları esasında öldürmek niyetinde olmadığımı anlatıyor olacaktım.

Zirve şerefine çıkan mantarlı pizzayı mideye indirip yatıyoruz ve ertesi gün dönüş yolculuğuna başlıyoruz. Bazı etapları pas geçip, son sabah Namche Bazaar daki German Bakery’de Apfel Strudel, Apple Pie, Chocalate Smudge Cake ve benzerlerini yiyip Lukla’ya iniyoruz. Ertesi sabah saat 06:00 da pırpırımıza binip Katmandu’ya geri dönüyoruz.