KAÇKARLAR, AĞRI VE ELBRUS

KAÇKARLAR, AĞRI VE ELBRUS

Arka arkaya üç hafta ve üç dağ. Hangisi önce hangisi sonra önemli değil bence, çünkü sırayı ben de karıştırıyorum. Halbuki çocukken kerrat cetvelini nasıl da kolayca ezberlemiştim.

Bir ara üstü açık bir Mercedes Kamyonun kasasına doluşup, daracık, bozuk bir yoldan uçurumların kenarından bağrış çağrış içinde yükseklerde sisli bir yaylaya çıktığımızı hatırlıyorum. Amerika’dan gelen arkadaşlarımız bu işin çok tehlikeli olduğunun farkına varıyorlar, ama geri kalan yerliler olarak bizler “nasıl olsa bir gün öleceğiz” düşüncesiyle kendimizi rahatça Allahın kollarına bırakıyoruz.

On beş kişiyiz ve Doğu Karadeniz’i köşe bucak geziyoruz. Bu arada “HES” leri gördük. Onlar ne mi? Karadeniz Dağlarından çağlayanlar gibi akan derelerin sularını toplayıp, elektrik üreten cihazlar. Bunları yaptırmamaya kararlı bir arkadaşımızı ziyaret etme olanağını bulduk. Adam bankacılığı bırakıp Fındıklı diye bir yerde eski aile evini tamir ettirmiş ve HES çevreciliğine soyunmuş. “Bu gece yine mevlit var” dedi. Biz de çok üzüldük biri öldü diye; halbumsi ölen rakı şişesiymiş. Uzungöl’de yemek yedik, Karagölü gördük. Ayder yaylasında kaldık. Sümela Manastırına gittik. Macahel’e gittik. Of’ta yine Mustafa Hocamızı gördük. Rize’de arkadaşların AIDS olursun, mikrop kaparsın bağırtılarına aldırmayarak dişçiye gittim. Tabii arkadaşlar bizim Katmandu’da da dişçiye gittiğimizi bilmiyorlar. Bir Optikçi gördüm. Hani sağlık işine yakın ya, gittim ve iyi bir dişçi bilip bilmediğini sordum. Bana ifadesizce baktıııı, baktıııı “ne educeksun dişçiyu, ha diş mu çektireceksun” dedi. “Yok, hani biraz dişim ağrıyor da” dedim. Verdiği adrese gidip içeriye girdim. Üzerinde beyaz bir hemşire elbisesi, başı türbanlı ve de gözleri nefis mavi-yeşil olan çok genç bir kız duruyor. Bana ifadesizce uzun uzun baktı ve çok ciddi bir şekilde “Şimdu dişaruya çikacaksun, galoşlaru giyup tekrar içeriye giracaksun” dedi. Yaptık tabi dediğini ve tekrar içeriye girdim. Bana baktı baktı ve “şimdu şu odada bekleyeceksun, sonra da doktoru göreceksun” dedi. Allahtan Doktor Karadenizli çıkmadı. Arkadaşlar Rize’yi gezerken dişçi bir saat içinde komputerize bir şekilde bir sürü iş yaptı dişlerime ve İstanbul’daki dişçilerin alacağının beşte birini filan aldı. Neticede bir hafta Doğu Karadeniz’in altını üstüne getirdik ve altından hep Laz Böreği ile Muhlama çıktı.

Sonra hatırladığım on saatlik bir otomobil yolculuğu. Macahel’den Doğu Beyazıt’a giden. Bir şöför, onun manitası bir hanım ve bendeniz on saat sohbet ede ede gittik. Allahın temmuz ayının ortasında Kars’a yaklaşırken hayatımda yaşamadığım bir dolu fırtınasının içinde kaldık. Arabayı herkes gibi kenara çektik ve fırtınanın geçmesini bekledik. O sırada otomobilin radyosu sıcaklıkların ülke genelinde otuz derecenin üstünde olduğunu söylüyordu. Yolda nefis çam ormanlarıyla çevrilmiş Şavşat süper güzeldi. Doğu Beyazıt’ı epey farklı gördüm. Dört yıldır gitmemiştim. En önemlisi sokaklarda kadınların varlığı, hatta kısa kollu ve blucinli genç kızların görünmesi idi. İnsanlara eskiden olduğu gibi uzaylı gelmiyorduk. Ağrı Dağının tapusunun kendinde olduğunu söyleyen Ahmet Ağa ile karşılaştık ve öpüştük. Dört bin iki yüz metre kampında rehber Nuri’ye rastladık; bol bol sohbet ettik. Doğu Beyazıt’ta sokakta Yusuf’a rastladık. Yusuf’un kızı ve oğlu beni otelde ziyarete geldi. Kızı Ayşe’yi 2003 de Dağa çıkarken tanımıştım. On yaşındaydı. Yolumuzu kesip bize ayran satmaya çalışmıştı. Gözleri kıpkırmızı idi. Dönerken kendisine güneş gözlüğümü vereceğimi söylemiştim. Hakikaten de Allahın Dağından inerken birdenbire bir peri gibi peyda oluvermişti gözlüğü almak için. Bu ailelerin hikayelerinin hepsi ayrı bir roman olur. İnşallah ilerde kitap yazarsam, bu konuda ben de Pamuk’tan sonra Nobel alabilirim. Lisede Pamuğun Türkçe notları benimkinden kötüydü de. Murat Pansiyonun sahibi Saim ile konuştuk. Tabii bu rastlaşmalar da grubun diğer üyelerini hayretler içinde bıraktı “bu adam herkesi mi tanıyor, ne” diye. Ağrı dağına beş sefer gidip de ancak bir seferinde zirve yapabilirseniz herkesle tanış olursunuz. Şimdi “manyak mısın, nesin, beş kere ne işin var Allahın dağında” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Bunun özel bir nedeni vardı. Aklimatize olmak. Çünkü Ağrı’dan indiğim gün İstanbul’a avdet edip oradan da Elbrus’a çıkacaktım. Esasında bunların hepsi bahane. Gayem İstanbul’daki hayranlarımdan uzaklaşmaktı. Resim sergisi açtığım günden beri peşimi bırakmıyorlar valla.

Gelelim esas meseleye. Elbrus, Kabardino-Balkarya’da. Hoopp, o da ne demeyin. Kabardino sizin sandığınız gibi kumaş değil. O Gabardin. Bu Kabardino-Balkarya. Rus Devletler Topluluğu içinde özerk bir cumhuriyet. Kendi bayrağı var, sınır kapısı var, ama sınırı geçerken kontrol filan eden yok; çünkü askeri de polisi de Rus. Kabardey Ovasına çoğunlukla Kabardeyler (nüfus 498.702) ve Ruslar (nüfus)226.620 yerleşmişlerdir. Cumhuriyetin iki ana halkından biri olan Balkarlar (nüfus104.951) da ülkenin güneyinde bulunuyorlar. Buralarda Çerkez’ler de bulunuyor. Başkentleri de Nalçik şehri.

Oralara nasıl mı gidilir? Bir yolu İstanbul-Nalçik arası charter seferi yapan Rus yapımı Uçan Tabut lara binmektir. Bu tabutlarda sigara içmek ve cep telefonuyla konuşmak serbesttir. Yüzyıl öncesi teknolojisine sahip olduklarından, pilotlar uçakları manüel olarak kullanmaktadırlar. Bu yüzden de en aşağı beş tane pilot ile uçarlar. Gerçi bugüne kadar da düşeni görülmemiştir. Havaalanına giderken verdiğiniz taksi parasından bile ucuzdurlar. Yalnız koridorlarda bulunan yükler yüzünden tuvalete gitme olanağınız yoktur. Ayrıca direk Nalçik’e indiğiniz için Rus Polisi eski refleksleriyle ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan getirir. Onun için siz yine de bizim yolu tercih edin. Biz gece saat 02:30 da kalkıp yerel saatle 06:00 da Moskova’ya varan Aeroflot uçağını tercih ettik. Çok modern Uluslararası bir havaalanı yapmışlar, ama sadece “Information” da ki kız biraz İngilizce biliyor. Bavullarımızı Türkçe olarak İç hatlarda çek ettikten sonra “Italian Eatery Sparro” da sabahın altısında pizza ve bira ile kahvaltımızı yaptık. Gruptaki bir arkadaşın Moskova’da yaşayan bir dostu geldi. Arabasına sığabilecek miktarda arkadaşımızı alarak “Moscow at Morning” turuna götürdü. Biz de sere serpe yatarken Türkçe konuşma gafletinde bulunduk. Yan masalardan bir adam kalktı geldi ve başladı Türkçe konuşmaya. Rusya’nın bilmem neresindenmiş. Adam sarhoş. Sabah sabah bize nasıl banka kuracağını filan anlatmaya başladı. “Ha, hu” deyip adamı kovalıyoruz. Gidip gidip yine geri geliyor ve ha bire “bende kelle var” diyor. “Tamam arkadaşım, görüyoruz kelleni işte” diyoruz. Adam hala kelleden bahsediyor. Sonunda kellenin “akıl” olduğunu anladık. Ve hemen aramızda öz Türkçe “kelle” ile bizim “akıl” ımızın bağlantılarını resmi söyleme dayandırarak bulmaya çalıştık. Minerali Vody kentine uçma zamanı geldi. Bizi otobüsle son defa Kruschev devrinde boyanmış bir uçağa götürdüler. Markasına baktım, TU-154 yazıyor. Hemen i-Phone umdan internete girip bilgilenmeye çalıştım. Kırk senelik uçaklarmış ve o güne kadar da sadece 157 kere düşmüşler. Bu arada bu rakam belki de 160 filan olmuştur. Komünistlerden kalmış suratsız hosteslere ne maskaralıklar yaptım güldürmek için; ama gülmemek için İncil’e el basmışlardı sanki. Dökülen koltuklar, çalışmayan klima sistemi, acayip motor sesleri; ama deniz mahsulleri vs. ile dolu çok güzel bir yemek. Rusya’da daha da kötü uçaklara binmişliğimiz var aslında. Ama onlar daha romantikti. Tuvaletlerinin üstü camdı. Şeyinizi yaparken yıldızları da seyredebiliyordunuz. Yolculuk iki saat sürüyor. Min Vody havaalanı bizim yatak odamız büyüklüğünde. Yanlış anlamayın, bizim yatak odamız büyük demek istemiyorum. O sıkışıklığın arasında polisler bizi buldular ve pasaport istediler. Sanki Moskova’dan her türlü kontrolü otuz kere yapılmadan çıkmışız da uçağa yolda binmişiz. Aralarında epey konuştular. Yarım saat sonra gelen bagajlarımızı görünce aptallaştılar. İçi demir yığınları ve iplerle dolu kırmızı hurçlar. “Tamam” dedim kendi kendime “Bizi şimdi KGB ye götürüyorlar”. Ama Ertuğrul hemen atıldı ve “Alpinista, Elbrus” dedi de yakayı kurtardık. Bizi İgor karşıladı. Şerpa gibi ufacık tefecik bir şey. Günlük gıda tüketimi sadece dört-beş şişe bira. Minibüse bindik. Otoparktan çıkarken şoförümüz görevli polisin eline çaktırmadan gerekli ödemeyi yaptı. Bizden kaçmaz tabii ki. Yoksa bizi Amerikalı filan mı sandınız. Bu arada İgor İngilizceyi tek tek kelimelerle konuşuyor. Cümle filan kurmuyor. Bizim dediğimizi de ancak kelime kelime söylersek anlıyor. Neyse bir Otele geldik, adı Volfram. Buna da şükür. Adını Iridium da koyabilirlerdi. Yemeği yerli hanımlar yapıyorlar ve çok lezzetli. Tariflerini veremeyeceğim, kusura bakmayın. Servisi de Azize yapıyor. Tıp ikinci sınıf öğrencisiymiş. Azize ile Türkçe anlaşıyoruz, ama tek kelimelerle. Yemekten sonra “Cafe” yazan bir yere girdik. Başları normal başörtüsü ile bağlı bir hanımla iki kız, bir de bey oturuyor. Duvarda beyin Everest’in zirvesinde çekilmiş bir fotoğrafı var. Resme baktığımızı görünce hemen yanımıza geldi ve Abdülkerim ile “tek kelime Türkçesi” konuşmaya başladık. Derken daha genç bir adam geldi. Bu kerata bayağı bizim Türkçemizi konuşuyor. Adı Abdülrahim. 1991-1996 yıllarında İstanbul’da kalmış, bizim Türkçeyi öğrenmiş ve kuran kurslarına devam etmiş. Dönmüş gelmiş, köyün imamlığını yapıyormuş. Arkadaşlardan biri birasını yudumlarken “Söz, Cuma namazına geleceğim” deyiverdi. El cevap “Hem bira içiyorsun, hem de camiye geliyorsun…..” oldu.

Biraz ara veriyorum. Karnım acıktı, bir şeyler atıştıracağım…….Oh be, dünya varmış. Size laf yetiştireceğim diye açımdan ölecekmişim valla.

Nerede kaldıktı? Hah. “Dağda lazım olmayacak eşyalarınızı odalarınızda bırakabilirsiniz” dediler. Efendim bizim dağda olacağımız dört gün süre içinde odalar bize aitmiş, başkasına satmazlarmış. Ertesi günü Cheket dağına bir aklimatizasyon yürüyüşü yaptık. Buralarda rastladığımız Azerileri ve başka Türkçe konuşanları yazmıyorum bile. Ertesi gün bizleri eşyalarımız kucağımızda teleferiklere vs. bindirdiler ve bir anda kendimizi buzulun üstünde, üç bin iki yüz metrede bulduk. Büyük benzin tankeri (kamyon) kasalarını yatakhane yapmışlar, onların içinde altışar kişi kaldık. Zaten kampın adı “Barrel Huts”. Yine aynı şey geldi başımıza. Siz anladınız olayı şimdi. Biz bağıra çağıra Türkçe konuşurken yanımızda sessizce kitap okuyan bir çocuk kafasını kaldırıp “Ağabeylerim Türksünüz, değil mi” dedi. “Yok, biz esasında Nijeryalıyız” dedik. Ertuğrul ile tanış çıktılar. Sonraki gün de dört bin iki yüz metre kampına çıktık. Molaların birinde bir arkadaşımızın aklına her nedense birdenbire Şahin K. Abimiz geldi. Benden başka anlayan yok meseleyi. Hemen i-Phoneumu çalıştırıp arkadaşlara Şahin Abinin sitesini gösterdim. Şahin Abiyi küçümsemeyin. Konusunda Dünya çapındadır ve Mehmet Ali Birand ile de uzun bir TV röportajı yapmıştır. Dört bin iki yüz kampında güler yüzlü bir kızın bize yaklaşmakta olduğunu gördük. “Ne olacak” derken. Kız “Demek Explorer de burada” deyiverdi. Hep kaçamak yapılabilecek yerleri sizlere söylüyordum; artık bu konuda konuşmayacağım. Dağ zaten İstiklal Caddesi gibi. Günün her saatinde inenler ve çıkanlarla dolu.

Şimdi geldik önemli noktaya. Muzaffer. Muzafferin pist makineleri var. Hem bavulları hem insanları taşıyor. En yukarıya insan taşımak sefer başına dört yüz dolar. Günde üç-beş kere yapıyor bunu. Oturduk sohbete. Tek Kelime Türkçesiyle anlaşıyoruz. Bu arada Zühra bize yemek veriyor. Muzaffer, Ağrı dağındaki Ahmet Ağanın Elbrus versiyonu. Dağın mafyası. Ailesinden bahsediyor. Arada lafı uygun yere getirip ha bire cebinden tomar tomar para çıkarıp, bize gösteriyor. Aileye iki adet Porsche Cayenne, bir Infinity ve de bir Lexus aldıklarını ve kendisinin Porsche’yi tercih ettiğini anlatıyor. Tabii o kadar parayla yapılabilecek başka hiçbir şey yok ortalıkta. Adresini yazıyor. Ama Kiril alfabesiyle yazıyor. “Şunu Türkçe yaz” diyoruz. “Ee, bu işte Türkçe” diyor. Nihayet aklımız başımıza geliyor ki, adam Türkçeyi Kiril harfleri ile yazıyor. Bu adres benim ‘üyüğün” adresi diyor. Yani evinin. “Mafyayı da aldık arkamıza, artık sağlamdayız” diyorum içimden. Ama Muzaffer ile bazı arkadaşlar arasında ertesi gün ufak bir münakaşa konusu beliriyor. Para meselesi. Muzaffer dini, milleti unutup konuya fena giriyor. Ben işe el koyup paranın sorgusuz sualsiz Muzaffere hemen tevdi edilmesini sağlıyorum. Muzaffer bu sefer de bizi çok seviyor ve ertesi günü aşağıya inişimizde bizi Kar makinesi ile bedavadan aşağıya götürmeyi teklif ediyor. Arkadaşlar yürümek istiyorlar. Ben Mafyayı kızdırmayayım diye biniyorum alete. Memnun mutlu ayrılıyoruz kendisinden.

Otele dönüyoruz. Akşam yemeğinde Azize bize ha bire “sallayayım mı” deyip duruyor. Neyi sallamak istediğini sonunda öğreniyoruz. “Tabağınızı yeniden doldurayım mı” demek istermiş. “Aşınız tatlı olsun” diyor. Masadan kalkarken de “Dinç geceli kalasınız” diyor. Bu arada bizim gruba nasıl monte olduğu anlaşılamayan yerli bir genç “Zirveye bindim ve düştüm” diyor. “Nerede düştün” filan derken, Azeri hosteslerin uçak inerken düşüyoruz demeleri aklımıza geliyor. Ama netice itibariyle çocuğun ne demek istediğini çıkaramıyoruz. Son gün iki saat ötedeki başkent Nalçik’e gidiyoruz. Gider gitmez Nalçik müzesine gideceğiz diye tutturuyoruz. Batılı, kültürlü, elit takılacağız ya. Yoksa kimsenin müzeye filan aldırdığı yok. Orada müze olabileceği de kimsenin aklına gelmiyor zaten. İgor “müze açık” diyor. Al başına iş. Neyse müzeye gidiyoruz. Acaip güzel mini etekli bir rehberin kız geliyor. Kızın söylediklerini tercüme etmek için babası Bursalı annesi Nalçikli bir kız geliyor. Orada üniversitede ekonomi okumuş, müzede çalışıyormuş. Müze komünist devirden kalmış. Hububat üretiminin ne kadar verimli yapıldığını filan anlatıyor. Tek enteresan yeri geçen yıl açılmış olan Yöresel Giysiler Bölümü. Çıkarken kolsuz bir elbise giymiş mini etekli ve başı açık olan yerli rehberimiz kıza “eyvallah” demek için elimi uzatıyorum ve de …..evet, elimi almıyor. Eğer mikroplara karşı obsessiyonu yoksa, fazla Müslüman biri. Bu arada şehirde mini etekli türbanlı bir kız gördüğümü de söylemeliyim. Karnımız aç. Ne yapılır? Taaa Peru’da yaptığımız gibi Türk Lokantasına gidilir. Nihai Amca Antalya – Korkuteli’nin Çerkes köylerinin birinde doğmuş. Altmış yaş civarında bir Çerkes. On sekiz yıl önce ailece gelip Nalçik’a yerleşmişler. Bu içice girmiş halklar ve kültürleri benim kafamı fazlasıyla karıştırmaya başlıyor. Yemekten sonra teleferikle şehrin tepesinde bir yere çıkıyoruz. İhtiyar bir amca bizim Türk olduğumuzu anlayınca güzelce bir Türkçe ile orada ne aradığımızı soruyor. “Elbrus” diyoruz. “Terskol’a gittiniz mi” diyor. “Evet, orada kalıyoruz” diyoruz. “O zaman Abdülkerim ile Abdülrahim’i de tanıyorsunuz. Onlar benim kuzenlerim” diyor. Hani birkaç gün daha kalsak ortak akrabalar çıkacak adamlarla.

Son gün Min Vody havaalanında yine bir patırtı gürültü, sıra bekle, pasaport göster filan derken uçağa biniyoruz. Moskova’da indiğimiz terminalden beş yüz metre ötedeki biniş terminaline zorunlu olarak otobüsle gitmek gerekiyor. Nedeni de bavullarımızı inişte elimize sıkıştırmalı. İpler, teller, kramponlar, çantalar vs. ile beş yüz metreyi yürümek mümkün değil. İki terminal arasında 15 dakikada bir shuttle var diyorlar. Tam dört saat otobüs bekliyoruz.

Sonra da gayet medeni bir şekilde çalışan Aeroflot ile vatana avdet ediyoruz. Tabii yine sabaha karşı.