Lang Lang

Lang Lang

İpek “Lang Lang’a bilet aldım” dedi. “Langa’da ne işimiz var ya” dedim. İşimiz Langa’da değil Sütlüce’de” dedi. Hayydi mandıraya gidiyoruz anlaşılan.

Ben mandıra çok gördüm de hepsini T.C. de gördüm. Pekiiii, İsviçre’de peynir nasıl yapılıyor, onu gördünüz mü? Bizdeki mandıralara süt güğüm ile gelir. Otuz beş bin değişik cins, boy, din, dil farkı bulunan ineklerden sağılan süttür bu. Hatta bazılarından trene bakarken sağılmıştır. Tren sütünün tadı farklıdır. Trenden yağan is hayvanın burnundan kanına karışır. Bu sütle yapılan peynire füme peynir denir. Sütler mandırada lengerlere konur. Bu lengerlerin altında odun ateşi olmalıdır; çünkü kömürle kaynatılan sütte kurum olur. Bu sütler kaynayıp buharlaştıkça üstüne su ilave edilir ki, sütün miktarı azalmasın!

Sonra bu kaynamış sütler soğumaya terk edilir ve içine peynir mayası atılır. Onun nasıl yapıldığını anlatmayacağım. Bu karışımın içinde mikropların oluşması beklenir. Yani kendi kendine fermente vaziyeti. Bu sırada çobanlar çamurlu ve bol gübreli çizmeleriyle kazanın içine girerler ve oluşumu ezmeye başlarlar. Çobanların arasında verem olanları varsa, verem mikropları da fermantasyon safhasında diğer mikroplara katılır. Böyle peynirlere hasta peynir denir ve bunlar ayrı satılır. Bu karışım tekerlek halinde peynir olur ve satışa yollanır. Böylece her tekerlekte değişik lezzette peynir bulunur. Bu yüzden T.C. de herhangi bir anda satılan aynı peynirin otuz sekiz bin üç tadı vardır. Nasıl oluyorsa bunların hepsi de TS 3272 standardına uygundur. Bu No. doğrudur ve essahtan TSE’ den alınmıştır. İsviçre’de ise insan işgücü pahalıdır. Onun için orada aynı proses otomatik makineler ile fabrikada uygulanır. Fakat orada her peynirin lezzeti her zaman aynıdır.

Ben de Sütlüce diye böyle bir yere gideceğiz sandım. Halbuki orada Haliç Kongre Merkezi diye bir yer yapılmış. Gittik; bir baktım ki bu bizim eski Mezbaha. Celep dedelerimizin toptan hayvan kesip para kazandıkları yer. Eli bıçaklı bir kasap yerine bir güvenlik görevlisi “devam et, devam et” diye bağırıyordu. Ben hala buranın Langa ile olan irtibatını çözememiş durumdayım. Manzara şöyle: Her taraftan otomobiller geliyor; bunların arasında insanlar yürümeye çalışıyor. “Hah” dedim “yine bir düğüne geldik”. Yaz geldi ya; İpeğin o sonsuz sayıdaki akrabalarının düğünleri başladı. Haftada ortalama iki düğüne gitmeye başladık. Müziği biraz daha alçak sesle çalmamaya yemin etmiş müzik jokeyinin verdiği eziyet altında inlerken; adımıza ayrılmış bir masada tanımadığımız birtakım insanlarla beraber oturacağız. “Efendim biz Sevimsizgiller, memnun oldum”. “Biz de Dahadasevimsizgiller, biz de memnun olduk”. “Nasılsınız efendim, iyisinizdir inşallah?” “Hamdolsun yüce rabbimize bizler de iyiyiz. Sizler acaba……gelin mi...... “Hayır efendim biz damat tarafıyız. Damat eşimin çok sevgili büyük dayısının teyzesi Sakine Hanımın yeğeninin kız kardeşinin bacanağıdır da.” “Pardon damat beyin ismi neydi acaba?” “Ahmetcim, neydi damadın ismi?” Ben kimseyi tanımıyorum ki damadın adını bileyim “Dur bir dakika, şu davetiyede yazıyordu galiba. Bir bakıvereyim. Hah buldum. Adı Gürbüzmüş. Bakalım kendisi de ismi gibi gürbüz mü.” “Ha ha ha çok esprilisiniz beyefendi, bayıldım valla bu şakanıza.” İpek yine her zamanki gibi beni sinirli bir şekilde dürttü “Yine başladın kadınlarla flörte” dedi. Kadıncağız minimum yetmiş beş yaşında, yüzünü de yaptırmamış. İpek acaba bana hakaret mi ediyor diye alındım valla.

O trafik patırtısının içinde İpek tutturdu mu benim “Beyaz Valem var” diye. Kafanız karışmasın. Biz hala Sütlüce’deyiz de arabanın içinde trafikte beklerken sizler sıkılmayasınız diye araya cingıllar koyuyorum. “Bende de Kırmızı As var dedim”. Çok kızdı. Meğerse o Beyaz Lale dermiş “dolayısıyla benim Vale Parking hakkım var” dedi İpek. O patırtıda da camı açtı ve “Vale Parking nerde” deyiverdi ortaya. Çekilmiş yüzünü gevşetmek için yanaklarına taktığı piercingleri uçlarından saçlarına raptetmiş bir hanım sinirli sinirli İpeğe baktı ve “terbiyesiz, ben ne bileyim, beni buradaki görevlilerden mi sandın yoksa” dedi. Altında basenden aşağıya doğru biraz açılmış, dizin çok az altında bol pilili beyaz bir etek, üstünde uzun kollu bir mintarili hanım “Siz de vatandaşlar gibi otonuzu kendiniz park edin” deyiverdi. Ben uyanır gibi oldum. Etraftaki bu kadınların hepsi birbirlerine benziyorlar. Herhalde Hay Kaderin Batsın Derneğinin toplantısına geldik dedim. Neyse İpek valeyi soracak bir görevli buldu. Ben bu arada yürümeyen trafikte sıkıldığım için etrafta elli yaşının altında biri var mı diye bakmaya başladım. Neyse yoktu. Yani aşağı yukarı oraların en gençleri arasına girmeye aday olabileceğiz diye çok sevindim. İpek birden heyecanlandı. “Valeler ilerdeymiş, ileri gidelim, ileri gidelim” demeye başladı. Tamam da ilerisi en fazla yirmi santimetre önümüzdeki arabanın kıçı. Neyse biraz daha ilerledik. Bir görevli daha gördük, ona valeleri sorduk “ilerdeler” dedi. İpeğe dedim ki, “Gel biz arabayı paşa paşa şu otoparka park edelim. Biraz sonra orada da yer kalmayacak. Sen yine Beyaz Laleni yanına al. Böylece herkes bizim Beyaz Lale sahibi olduğumuzu anlar.” Yalnız tek bir problem var, İpeğin bahsettiği Laleden eser yok ortada. “Ama elbet her zamanki gibi İpek bir şey biliyordur” dedim içimden. “Hayır” dedi İpek, tam bir yüce Türk annesi olarak. “Ölmek var dönmek yok.” Neyse her sorduğumuz görevli valelerin daha ilerde olduğunu söyledi ve biz sonunda ana kapıya geldik. Arabalar çok yavaş gidiyor. Baktım insanlar ısrarla tam kapının önünde iniyorlar. Biraz daha önce inseler trafik rahatlayacak. Yürüyenler oto parkta kendi arabalarını kendileri park edip, altlarında birer blucinle gelenler. Kapının önünde otomobillerinden inenler ise süslü arazi arabalarında şoförlerinle gelmiş olanlar. Kapının önünde inip kendilerini, şoförlerini, arabalarını, Sothebys’den aldıkları mücevherlerini, Serkan’a yaptırdıkları yüzlerinin ve memelerinin yarısını, o gün Kuaför Selim’de yaptırdıkları saçlarını ve Meltem’in yaptığı makyajlarını göstermek niyetindeler. Ayrıca arabadan inince de hemen içeriye girmiyorlar, etrafta birbirlerinle öpüşüp kokuşuyorlar. “Ayy hayatım, ne güzel yanmışsın öyle” “geçen hafta sonu Göceğe tekneye gittik de havalar da çok güzeldi”. İnanmayın; yalan ha yalan. Tekneyi çoktannn satmışlar; yutturmak için solariumda esmerletiyor kendisini. Başlarını döndürüp oradaki başka bir bayana bakıp, “Bak Aysel de dizlerini Tanzanya’da yaptırmış, ama hiç de iyi olmamış şekerim; zaten nesi doğru ki soğuk nevanın. Topu topu kocası çok zengin işte.” Neyse burada duyduğum konuşmaların tümünü yazarsam bir kitap olur. Bu arada otomobillerin markalarını anlamak mümkün değil. Hepsi birbirine benziyor. Anlamak isterseniz, şoförden ruhsatı isteyip bakmanız gerekecek. Ğ-376.50 veya Tuesdai Yeniçeri gibi ne anlama geldikleri belli olmayan markalar. Halbuki eskiden “56 şavrole” vardı. Adından anlardın ne olduğunu helalinden. Arkayı dörtleyip, öne de şöförün yanına iki kişi aldı mı, kuş gibi uçardı valla.

Biz böylece vale araya araya kapının önüne kadar geldik; ortada vale male yok. İpeğe “haydi sen in, ben dönüp park edeyim şunu” dedim. Tabi kapının tam önünde bir Ford Focus durup da içinden üstünde basit bir pantalon ile bir bluz olan bir hanım inince, orada ki bayanların başları yüzlerindeki müstehzi ifadeyle birlikte başka tarafa döndü. Kocaları ise hayat boyu beceremedikleri zamparalıktan konuşmaya başlamışlardı ve etraftan gelen nispeten güzelce hanımlara yercesine bakmaktaydılar. Neyse ben döndüm, valeyi buldum. Şık hanımların Damperli Kamyona benzeyen arabalarının “Beyaz Lale’ye” park etmiş olduğunu gördüm. Şoförleri de içlerinde uyuyorlar. İpekten öğrendim ya; Valeye “ben Beyaz Laleyim, benim de burada park etmeye hakkım var” dedim. “Valla abi, şunları yerlerinden çıkarabilirsen arabanı alayım” dedi.” Ben anlamam, ben Beyaz Lale’yim ve burada park etme hakkım var” dedim. Adam Beyaz Lalenin ne olduğunu sorsa ayvayı yiyeceğim. “Beyefendi” dedi, Lalecim sen nelere kadirsin, beyefendi olduk birdenbire. “Acaba” dedim kendi kendime “bunun daha üst bir rengi yok mudur; o zaman adam, emredersiniz filan da deyiverir.” T.C. de böyle şeyler muhakkak vardır da ya rengi yanlış söylersem, bu sefer de “uzatma baba gazla” diyebilir. “Hani yani burada park etme hakkınız var, ama görüyorsunuz imkânsız işte; siz lütfen otoparka çekin.” O sırada oto park dolmuş, millet birbirini yiyor. Ben de yer misin yemez misin? “Bak benim burada park etme hakkım var ve ediyorum” dedim ve arabayı ortaya bırakıp, inip yürümeye başladım. Adam baktı ki bir deli geldi. Vaziyeti uzatırsa iş psikiyatrise kalacak. Bana bir fiş verdi. “Alın, ama beni güç durumda bırakıyorsunuz” dedi. Normalde o vaziyetlerde adamın eline uygunca bir bahşiş sıkıştırmam gerekirken; İpeğin Beyaz Lale gazına geldiğim için yürüyüp gittim, “dönüşte veririm” dedim içimden.

Neyse tekrar ana girişe gittim. Allahtan girişlere baba giriş demiyorlar. Zaten her şeye ana diyorlar ya. Yoksa, düşünebiliyor musunuz? Babanas, Babaç, Babafor, Babahtar, Babalitik, Babastezi, Babason, Babafor vs. olacaktı. Beklemekten yine sıkıldığınızı düşünerekten biraz daha çingıl koydum araya. İpeği kapının yanında bir direğin dibinde buldum. Kadınların, “bu garibin burada ne işi var” gibisinden baktıklarından rahatsız olup oraya sinmiş olduğunu anladım. Hele kadınlar beni de blucinle görünce; “patronları biletlerini bu gariplere vermiş” herhalde demişlerdir. Kocaman bir fuayeye girdik. Arama taramadan geçtik. Birbirleri ile öpüşüp koklaşırken, bir yandan da karşılıklı olarak birbirlerini dikizlemekte olan aynı kadınların arasında bulduk kendimizi. Etrafta dolanıp kendini göstermeye çalışan tanıdık yüzler gördük. Derken çan çaldı. “Haydin girin bakalım içeriye “diye. Bilet Milet soran yok. Ohhh ne ala. Ama topu topu iki adet olan daracık salona giriş kapılarına gelince bilet kesmeye başladılar. Tabii o şık hanımlar kendilerini trafikte zannedip birbirlerini ite kaka içeriye girmeye başladılar. Sanki konser kaçacak. Ha tamam yahu, unuttum söylemeye, bu geldiğimiz bir konsermiş. Lang Lang da adamın adıymış. Bunu İngilizce okursanız Leng Leng olur; bu da Farsça da topal, aksak demek. Ortopedik özürlü olan Timurlengi anımsayın. Ama piyano çalacağı için ehemmiyetsiz bir detay. Hani Bruce Lee filmlerindeki oyuncu isimlerine benziyor. Ben takma isim zannettim. Adam ortaya çıkınca Çinli olduğunu anlayıp, artık ismin üstünde durmamaya karar verdim. Neyse yer mer gösteren yok. Hemen i-phonumdaki navigatörü açıp yerimizi buldum. Biliyorsunuz Blackberry ve i-phonedan yollanan mail ve mesajlarda, bu mesaj Blackberryimden veya i-phonumdan göderilmiştir diye yazıyor. Bunlara sahip olmak da değişik bir sosyeteye dahil olabilmek için gerek galiba. Ama oradaki şık hanımlara Blackberry deseniz “şekerim daha mevsimi gelmedi” derler. Yerlerimize oturduk. AKM’deki gibi balkondan bilet alıp, aşağıdan seyretmek uyanıklılığını gösterenler kapılarda bekleşmeye başladı. Kapılar kapanınca bu tipler protokole ayrılıp boş kalan en öndeki koltuklara yerleştiler. Bu günkü ses teknolojisinin getirdiği imkanlarda nerede oturduğunun o kadar önemi var mı; kusuruma bakmayın bilemiyorum. Konserin ilk devresinde Borusan Filarmoni orkestrası çaldı.

İpek Borusan Orkestrasının çok iyi çaldığını söyledi. Gerçi iyi çaldıklarını ben de farktettim; hiç boş duran yoktu. Şef içeri girdi ve birinci kemanın elini sıktı. Ben tanışmadıklarını bilmiyordum. Bu şeflerin kıyafetleri de bir hoş valla. Adam orkestrayı idare edeceğim diye orasını burasını salladıkça; arkada bulunan kuyruğu da oraya buraya sallanıp duruyor. Bana hep bizim evdeki kedinin kuyruğunu hatırlatıyor. Ha, bu arada o adam arkada oturuyor yine. Hani tüm konser boyunca uyuyup uyuyup da bir ara kendine gelip iki kampanayı bir seferliğine birbirine vuran adam. Bence o çok önemli birisi; çünkü her konser sonrasında şefler adamı ayağa kaldırtıyorlar ve alkışlatıyorlar.

Devre arasında sosyete birbirinin üstünden atlayarak, büfeden içkisini neyini aldı. Alıp çıkan üstünü başını düzeltmek zorunda kalıyordu. Aralarında da ilk yarının eleştirisini yapıyorlardı. “Şekerim şefin idaresi muazzamdı. Bilateral apikal sekellerin vertebral rotoskolyozu gibiydi. Hele seçilmiş olan parçalar çok subkarinal ve plevroperikardial idi. Orta bölüm çok nazal septum çalıyordu. Hele o en arkadaki yok mu ya, süperdi süper. Yani hipervasküler hemanjiomatö hepatik vurgular veriyordu.” Bana göre bu hanımlar etrafa çaktırmadan birbirlerine kocalarının prostat problemlerini anlatmaya çalışıyorlardı.

İkinci yarı başladı. Lang Lang ortaya çıktı. O da şefle orada tanıştı. Biz adamın parmaklarını gören tarafta oturuyoruz. Anlamadığım bir şeydir bu. Elalemin parmaklarından bana ne yahu. Ayağınla da piyanonun altındaki o sarı zımbırtılara basıyor. Allahtan ayaklarında pabuç var da bir de ayak parmaklarını seyretmek zorunda kalmıyoruz.

Adam ama hakikaten Lang Lang. İnanılmaz güzellikte çalıyor. Konser bitti. Sosyetikler uzaktan veya yakından öpüşerekten ayrılıyorlar. Çıkışta da aynı manzara. Herkes arabasına tam kapının önünde biniyor. Biz de bir gururla çıktık ki. Valeden alacağız arabamızı ya. Beyaz Lale durumu yani. Ama araba ortada yok. İpek telaşlanmış araba kayboldu diye. Bu araba lafından da nefret ediyorum. Şuna otomobil desene be kardeşim yahu. Hala Sanayi Devrimine geçememişiz gibi geliyor bana. Ben rahatım; adam bahşişi alacağını bildiği için otomobil emin ellerde. En kötüsü taksiye bineriz. Taksi dedim de… geçen gün bir taksiye bindim. İçinde alçak bir tınıyla klasik müzik çalıyordu. “Bu radyo mu, CD mi” dedim “Radyo abi. Sıkılırsın diye kıstım; istersen başka kanala geçeyim” dedi. Bu adam bana bir kötülük yapacak diye kalbim çarpmaya başladı valla. Meğersem Varnalıymış. Bir de böyle bir şey New York da başıma gelmişti. Zenci taksici klasik müzik dinliyordu. “Varnalı mısın?” diye sormuştum da “hayır, gayim” demişti. Çingıllar fazla oldu galiba. Neyse, her gördüğüm valeye ben senle mi kavga ettim diye sormaya başladım. Bence arabayı tarif etmekten daha kolay bir betimleme sunusu. Sonunda arabayı buluyoruz, ama en aşağı yarım saat geçmiş ve otopark boşalmış. Valeye verdik ya çabuk ve kolay alacağız diye kıymetli otomobilimizi. Ama Allahı var, otomobil afili bir yerde duruyor. Valeye seğirtiyorum, eline iyi bir bahşiş veriyorum ve “ben senle kavga ettim, değil mi” diyorum. “Yok abi, sen şu arkadaşla kavga ettin” demez mi biraz ilerdeki valeyi göstererek.

“Hemen atla arabaya tüyelim” diyorum İpeğe “bahşişi yanlış adama vermişiz.