Nepal, Bhutan, Tibet

Nepal, Bhutan, Tibet

Seferimiz grubumuzla beraber Yeşilköy’de Katar Havayollarına binmekle başladı. Adı her nedense Katar olan bu uçak bizi pekâlâ da hızlı götürdü. Neyse, herkes bindi ve oturdu. Derken yedinci sırada oturan hanım arkaya döndü ve yirmi ikinci sırada oturan hanıma seslendi “Mevhibecim. Ayol görmeyeli nasılsın yahu?” “Valla iyiyiz işte Şükriyecim. Gelin çocuk düşürdü, Mustafa da onun heyecanından düşüp ayağını kırdı. Hüsamettin zaten biliyorsun Alzheimer. Her şey iyi yani. Ben de bu fırsattan istifade arkadaşlarla bir Bali yapıp dinleneyim dedim. Senden ne haberler şekerim?” “Allaha şükür iyiyim. Sabahattin öldükten sonra çok rahatladım. Ali de evlenip Amerika’ya yerleşti. Ben de fırsattan istifade dünyayı geziyorum işte. Arkadaşlarla Faroe Adalarına gidiyoruz.”

O sırada hostes artık susun ya diyemediği için mutat anonsuna başladı “Talimat-ül selamet-ü tahliye-i taht-ül makat” derken kaptanınız konuşuyor geldi. “Ben kaptan Fransuva, bu Araplar çalışmayı beceremedikleri için uçağı Doha’ya bugün ben götüreceğim. Ekranda her zaman Mekke’nin yönünü görebilirsiniz. Ama ben Katoliğim” Ne yapmak lazım diye düşündüm. Bir Müslüman olarak selametle Doha’ya vasıl olmak için içimden bir bismillah çektim. Ama adam Katolik; neme lazım o günlük eceli filan gelmiştir diye bir de haç çıkardım. Yanımda oturan Rus adam “Napıyorsun?” dedi “Haç çıkarıyorum” dedim. “İyi de haç koltuğun altında bulunmaz ki, orada can yeleği vardır” dedi.

Artık kaldık Budizme anlaşılan. Bu dinde her türlü dini şeyin solundan geçtin mi o kadar çok meditasyon yapmış oluyorsun. Derken Doha’ya vardık. Ama orası bana Doha’dan çok Oha geldi. Çalışanların hepsi Hintli, Uzakdoğulu filan. Araplar ise kahvede nargile içiyorlar ve petrolün bitmesini bekliyorlar ki Rolls Royce’ dan inip özledikleri develerine binebilsinler. Helal olsun adamlara, kültürlerini korumak için ellerinden geleni yapıyorlar valla. Tebrik etmek lazım. Örnek almak lazım valla.

Şimdi Doha’da yedi saatçik bekleyip hanımların Duty Free’leri boşaltmalarını seyrettikten sonra Katmandu seferine bindik saat 00:20 de. Bizi dört saatte attı mı Katmandu’ya. Sabah 04:30, ama dünyanın en akıllı milleti olan Nepalliler nasıl ettilerse Türkiye ile olan saat farkını 02:45 saat olarak ayarlayabildikleri için saat 07:15 de Katmandu’ya inmiş olduk ve kapağı hemen Nepallilerin en önemli iki yaratığının adını verdiklerini Yak and Yeti adlı otele attık. Oh moh derken, sevgili rehberimiz “Hadi bakalım hava alanına gidiyoruz. Dört gün Butan’da kalacağız. Ona göre yanınıza dört günlük eşya alın, gerisini burada bırakın” demez mi. Herkesin malı mülkü otelin lobisine dağıttı mı? Mesela Şakire hanımın ne marka sütyen kullandığı; Şakir beyin de siyah paçalı uzun donunun kirli olduğunu anlamış olduk. Döndük aynı havaalanına. Druk Air diye taptaze bir AİRBUS 319’a bindik. Meğerse Butan havayollarıymış. Koltuğumun önündeki geleneksel uçak şirketi dergisini okuyunca adamların sadece, evet sadece bir tek uçakları olduğunu öğrendim. Tarifeye bakınca da topu topu haftada üç şehre birer gün sefer yaptıklarını öğrendim. Diğer beş günde de uçağın bakımını ancak yapabiliyorlardır diye içim rahat etti. Çünkü koskoca uçak dağlar arasında acayip acayip manevralar yaparak iniyor ve pistin sonunda durduğu yerde dağlar başlıyor. Herkeste adrenalin bir artı ki, uçak iner inmez herkes büyük bir enerjiyle uçaktan kaçmaya başladı. Ha, bu arada indiğimiz yer Paro diye bir şehir. Saat farkı on beş dakika daha arttı mı. Ama kavrayabildiğimiz bir saat farkı oluştu; T.C. İle farkımız üç saate çıktı. Zavallı bizler. Evden çıktıktan 30 saat kadar sonra yüzümüz yatak ve uyku gördü.

Bu küçük ve şirin ülke Nepal’in doğusunda kalıyor. Butan’ın nüfusunun yedi yüz bin ile bir milyon arasında olduğu tahmin ediliyor; ama buna Yetileri de dahil ediyorlar mı orası meşkuk. Kendi orijinal kıyafetlerini giyiyorlar. Buna erkeklerin etekleri de dahil. Ertesi sabah iki yüz otuz yedi tanecik olan Budist Manastırlarını ziyarete başladık. Buradaki adları ZONK. Derken yolumuz Başkent’leri Timbu’ya düştü. Küçücük bir şehir. Otele yerleştik filan. Bizim mahdum bey Nejat kendini Timbu’nun gece hayatına attı. Her gittiği barda bedavaya ağırlanmış, üstelik Kralın erkek kardeşiyle de tanışmış. Nejat’ın ifadesine inanmayanlar krala sorsunlar. Böylece Ülkenin Kral tarafından idare edildiğini de gizlice anlamış oldunuz. Bir de Budabaşı var. O da ülkenin dini durumlarını idarede. Timbu kışın eksi 45 derece olduğu için adamcağız daha sıcak olsun diye eksi 35 derecedeki bir yerde bulunan kışlık sarayına taşınıyormuş. Hani yani kışlığa gidiyor. O sabah bizi ülkenin bilumum bakanlıklarının olduğu yere götürdüler. Hepsinin toplamı Ayazağa’daki metro inşaatının konteynerlerinin toplamı kadar. Saray da orada. Bizi ikaz ettiler “Kral bahçede dolaşıyor, sessiz olun ve o tarafa bakmayın diye.” Durup dururken İpeğin kafasına fikir soktular tabi. Ne edip ne yapıp kralı görmüş ve beğenmiş İpek. Ne de olsa gelinlik kızı var tabiî. Ama Kral İstanbul’da oturmaz diye Nazlı kralı reddetti. Kralın kısmeti yokmuş.

En çok dikkatimizi çeken şey de evlerin üstlerine çizilmiş rengarenk penis resimleri oldu. Bereket anlamına geliyormuş, ama bizim hanımlara bunu anlatabilmek epey zor oldu.

Bu arada iki bin metrenin üstüne çıkmaya başladık. Hatta üç bin metrede uyuduk bile. Ülke çok kısa bir süre önce dış dünyaya açılmış ve sınırlı sayıda turist alıyorlar. Geçen yıl sadece yirmi bin kişiye, o da grup kaydı olmak ile izin vermişler. Buna rağmen şeytan tüyüne sahip Türkler bunu da delmişler. Oralarda yalnız dolaşan bir Türk çifte rastladık. Kısmet işte. Ülkede sigara içmek yasak, ama Belediye Yasağı gibi. Sevimli ve misafirperver, turizmin daha bozmamış olduğu bu insanlar, ülkelerinin tabiatını çılgınca koruyorlar ve yemyeşil, nehirlerin köpürerek aktığı, dağların muhteşem zirvelerinin size yukardan baktığı bir ülke. Şehirlerin mimarisi belli bir plan dahilinde. Her zaman her şeyi T.C.’ye benzetme merakımız olduğu için, bizim Karadeniz bölgesinin daha güzel olduğu konusunda topluca hemfikir olduk. Bu arada paralarına ne isim verildiğini sormayın, bilmiyorum çünkü. Ama gezdiğimiz ZONG benzerlerinin Karadeniz bölgesinde olmaması nedeniyle, inanın her biri çok enteresan geldi. Her birinin ayrı tarihi var; her birinde farklı öğretiler var, el sanatları öğretilenler var. Gezdiğimiz tüm bölge ülkelerinin insanlarının ortak özellikleri ise son derece insancıl ve yumuşak olmaları. İnanılmaz çarpık trafik çıkmazlarının içinde bile birbirine saldıranı bırakın, tek kelime söyleyeni bile görmedik. Ama en enteresan ortak özellikleri durmadan gereksiz yere korna çalmaları. Hele Tibet’te yaptığımız uzun otobüs yolculuklarında bizim şoförü az kalsın dövüyorduk. Adam ayıp olmasın diye boş yolda bile iki buçuk dakikada bir kornaya basıyordu. Devamlı uyumakta olan bendeniz de ortalığı Yetiler bastı sanıyordum. Bu arada Yeti biliyorsunuz veya bilmiyorsunuz, Himalayalar’da yaşadığı kabul edilen insan azmanı bir yaratık. Yani Van Gölü canavarının Himalaya Şubesi.

Neyse sonunda Paro’ya döndük. Yolda ZONGLAR ‘I sadece ziyaretle kalmayıp, uzaktan panoramik görünüşlerine de baktık. Bu panoramik görünüşün ne manaya geldiğini ben pek anlayamadım. Sevgili rehberimize sormaya korktuğum için diğer seyyah arkadaşlara sordum. Aldığım muhtelif cevaplar arasında bana en doğru ve cazip görüneni “takma kafana” oldu. Uçak ertesi sabah 10:45 de. Ama Kral her nedense uçağın kalkış saatini sabah saat 07:00 ye aldırmış. Sabah üç buçukta kalkınca biz de krala fena kızdık tabiî ki. Ama bu ülkeye küreselleşip turistikleşmeden gitmek lazım. O uçağa binme cesareti olan herkese gitmesini tavsiye ederim.

Ver elini Katmandu. Yine enteresan giriş işlemleri ve yine Yak and Yeti oteli. Bu arada Yeti’yi öğrendiniz. Sıra Yak’ın ne olduğuna geldi. Bunlar üç bin metrenin üstünde yaşayan ve tüyleri yanlarından aşağıya doğru sarkan sosyetik hanımlara benzeyen bir tür siyah inekler ve öküzler. Ve yine donlar gömlekler etrafta. Nefes almaya zaman kalmadan hadi bakalım yurt içi uçuş için havaalanına.

Bir iç hatlar bölümü var, inanılmaz. Benim Amerika’da bir Prof. arkadaşım var. Kaosun matematiksel ve mantıksal çözüm ve formülünü bulmaya çalışmakla otuz yıınıl geçirdi. Boşuna harcamış zamanını. Nepal’liler bunu çoktan bulmuşlar bile. O keşmekeşin ortasında her şey bir şekilde halloluyor. Otuz kişilik bir uçakla ver elini Pokhara. Ufak bir şehir, bir miktarda turistik eşya dükkânı var. Gölün üstündeki adada nefis bir otel. Tabiat şahane. Sekiz bin metrelik Annapurna zirvesi tepeden karlı yamaçlarıyla bize bakmakta. Otele salla geçiliyor. Gölde sandal sefası. Gölün ortasındaki mabedi ziyaret. Tapınağın Laması para verenin alnına kırmızı boya sürüyor. Ertesi gün tekrar Katmandu. Zaten bütün seyahat boyunca on dört günde on kere uçağa bindik. Demek ki 1.4 günde bir uçağa binmişiz. Yani 33.6 saatte bir. Bu son bilginin gereği yoktu, ama neyse. Havaalanından nasıl olduysa Yak and Yeti Oteline uğramadan doğruca dağlar ve bağlar arasındaki Dulikel’de nefis manzaralı bir otele transfer. Bir güzellikten başka bir güzelliğe. Bu arada pek ZONG ziyareti de yok. Akşam yemeğinden sonra Otelin elemanlarının güzel yerel müziği eşliğinde köy çocuklarının hazırladığı nefis bir yerel gösteri.

Ertesi sabah Katmandu yollarına düştük. Yolda Bakhtapur diye tarihi bir şehrin temaşası. Bu ülkede eskiden üç küçük krallık varmış. Bakhtapur onlardan birinin başkentiymiş. Çok otantik ve hoş bir yer. Evleri, yaşamı ve çarşısı ile eskiliğini koruyabilmiş bir kent. Tabii bu arada Budist Manastırları ziyaretleri başladı, ama o başka bir konu. Zaten onlara burada nedense ZONG demiyorlar. Ama ne diyorlar pek anlamadım ya, neyse. Kafam karıştı dedim ya. Mühim de değil zaten. Tüm bu Manastırların ortak özelliği son derecedeki pis WC’leri. Ama içleri muhteşem(aman yanlış anlaşılmasın lavaboların ki değil). Yüzyılların getirdiği Budizm inanışlarının envai çeşit anlatılışları var. Muhtelif ve muhteşem Buda heykelleri, tanrıları ve inançları anlatan enfesin ötesinde duvar ve tavan boyamaları. Altından yapılmış muhteşem heykeller. İnanılmaz bir güzellik ve huşu veren bir ortam. Bu arada Lamaların ne kadar sade yaşadığını da görüyorsunuz. Üstelik bunlar Ant Dağlarındakileri Lamalar gibi tükürmüyorlar. Çok enteresan dua ritüelleri var. Etrafta Yak yağına batırılmış mumlar var. Her gelen biraz daha yağ ekliyor ki mumlar sönüp yaşam bitmesin. Tabii ortalık da über Mısır Çarşısı kokuyor. Mabetlerin girişlerinde dönen silindirik madeni şeyler var. Bunların solundan geçmeniz lazım ve saat yönünde çevirip sonsuzu ifade eden “Ohm Mane” Duasını söylüyorsunuz. Zaten bütün mabetlerin ve dini yapıların solundan geçmeniz gerekiyor. Adamlar obsesif, ben ne yapayım. Bazı mabetlere girerken tepede asılı olan çanı çalıyorsunuz. Esasında Nepal’de Budistler nüfusun % 30 kadar filanlar; gerisinin hemen hepsi Hindu. Hindular inanışlarına göre hiçbir canlıyı öldürmüyorlar. Ama bakmışlar aç kalacaklar, hayvanları Budistlere kestirip mideye atıyorlar. Dinlerde çözümler tükenmez. Ve bu arada insanların, bilhassa yaşlıların yüz ifadelerinin yanında Rembrandt’ın portreleri halt etmiş. Bu yüz ifadeleri yılların verdiği sıkıntıları, yaşam zorluklarını, fakirliği asilce yansıtan ve inanılmaz yüce bir derinlikte veya estetik bakışınıza göre belki de çirkinlikte. Allahtan paraları yok da estetik ameliyatı, botoks filan yaptırıp batılı hanımlar gibi suratlarını iğrenç mumyalara çevirmiyorlar

Ve döndük dolaştık yine kürkçü dükkanına geldik: Katmandu ve Yak and Yeti Oteli. İnanmayacaksınız ama bu sefer otelde geceliyoruz. Dolayısıyla kimlerin iç çamaşırları ne kadar kirlendi göremeyeceğiz.

Akşam yemeği şehrin turistik merkezi olan Thamel’deki Rum Doodle lokantasında. Ben biraz erken gidip dünyanın sayılı dağcılarından Tunç Fındık ile buluşuyorum ve sonra da kendisini bizim gruba tanıtıyorum. İki kere Everest’i ve muhtelif sekiz bin metrelik çıkışları olan Tunç’u herkes çok sevdi ve bir Türk olarak da herkes çok iftihar etti kendisiyle. Kendisi bir tane beş bin küsurluk, bir tane de yedi bin altı yüz metrelik çıkışlar için bir aylığına orada. Zaten Everest’e çıkmış olduğu için Rum Doodle’da yemek ona bedava. Çıkın Everest’e, Hamdi’de yemekler benden.

Yemek demişken, yemeklerden biraz bahsedelim. Biz görece lüks yerlerde kaldığımız için sebze, meyve, et, tavuk gibi şeyleri korkmadan yiyorduk; yoksam dışarıda yerseniz, bağırsaklarınız oradan İstanbul’ a kadar uzayabilir. Üç ülkede de yemekler benzer. Ana kavramıyla bizim bildiğimize en yakını Çin yemekleri. Soya sosu bol kullanılıyor. Sebzeli tavuk ve et; hatta bazen balık. Himalayaların ortasında ne balığı ise. Bol bol sebzeli, tavuklu veya etli Chow Mein ve Fried Rice. Su kesin şişe suyu. O konuda baban bile olsa inanmayacaksın bu ülkelerde. Hele buza aynen EDS gibi uygulama yapacaksın. Bu arada iki tane doğum günü kutladık. Pastaları hiç de fena yapmamışlardı.

Ertesi sabah eziyet başladı yine. Ver elini Tibet. Ve tabii tam bir Çin işkencesi. Havaalanı eziyeti. Çinlilerin üstünüzü başınızı acayip aletlerle aramaları. Ne aradıklarını da anlamadık bu arada. Oraları istila eden Kubilay Han’a kızdıklarından DNA testi filan yapıyorlardı herhalde. Bu arada yeşil pasaportlu bir çifti vizeleri yok diye Çin’e sokmadılar. Halbuki İstanbul’daki Çin Konsolosluğu yeşil pasaporta vize gerekmiyor diye garanti vermiş yola çıkmadan önce. Air China ile Lhasa havaalanına iniyoruz. Bavulları arıyorlar. İnsan Tibet’e acaba gizli ne sokar ki? Tabii bu arada Tibet yıllardır Çin işgalinde olduğu için de ortam biraz gergin. Çinlilerden önce teokratik bir devlet olarak Dalai Lama tarafından idare edilen ülkeden Dalai Lama’ları kaçmış ve yıllardır Hindistan’da yaşıyor. Çinliler de kafalarına göre bir Dalai Lama bulmuşlar ve onu dinin başına geçirmişler. Oteller güzel sayılır, ama servis konusunda Çinlilere laf anlatmak deveyi düz yürütmekten bile zor. Her otelden ayrılışta eksik verilen anahtar var diye hır çıkıyor. Tabii biz uyanık Türkler ne yaptık, bir tahmin edin bakalım. Sabah yola çıkmadan önce odasının anahtarını teslim edenler resepsiyondaki memurdan anahtarı teslim ettiğine dair makbuz almaya başladı. Hayret ki ne hayret, bu uygulama Çinlilere hiç de garip gelmedi. Mesela Çırağan Otelinde resepsiyona her anahtar verişinizde “kardeş, şuradan hele bir de alındı makbuzu kes bakayım” derseniz acaba ne olur. Lhasa enteresan. Bir kere o muhteşem Potala Sarayı var. Eskiden Dalai Lama’nın yaşadığı ve ülkeyi teokratik, yani dinsel ve siyasal olarak yönetmiş olduğu yer. Şu andaki Dalai Lama’yı Çinliler daha ufak ama yine de çok enteresan bir binaya tıkmışlar. Potala sarayı müze şimdi ve gezdik. Halka açık olan az bir kısmını gezmek bile iki saatimizi aldı. İçinde eski Dalai Lama’ların mezarlarının bulunduğu, çeşitli Buda heykellerinin size yukarlardan baktığı, kütüphaneleri ve toplantı salonları ile muhteşem bir yer. İçerdeki duvar ve tavan resim ve süslemeleri muazzam güzellikte. Bu arada Dalai Lama’ların yattığı ve çalıştığı çok yalın odaları gördük ve o anda içimden iyi ki Dalai Lama olmamışım dedim. Değişik ibadet anlayışları var. Mesela bir sürü insan her gün Potala sarayını saat yönünde defalarca tavaf ediyor. Tavafı bitirince kendilerini yüzükoyun yere atıp dua ediyorlar. Manastırların ve Budaların önünde farklı bir tapınma tarzları var. İki ellerini göğüslerinde birleştirip önce başlarının üstüne, sonra çenenin altına daha sonra da midelerinin üstüne götürüp kendilerini yüz üstü yere atıyorlar. Bazıları altlarına bezden yapılmış seccade gibi bir bez seriyorlar; bazıları da elleri yırtılmasın diye koruyucu bir şeyler takıyor. Çin işgalinde oldukları ve devamlı Çin’e karşı nümayiş yaptıkları için de etrafta ufak boylu Çin askerleri dolaşıyor. Ama Çinliler buraya çok yatırım yapmışlar. Lhasa’ya havaalanı yapılmış, tren getirilmiş, şehre tamamen yeni binalar yapmışlar. Hatta bir Sheraton Oteli bile yapılmakta idi. WC faslı burada da bir felaket. Ama küçük çocuklara çare bulmuşlar. Pantolonlarının önü ve kıç tarafı delikli. Gereksinim durumunda çocuk yere çömelip sokağın ortasında hemen önünüze bir şeyler bırakabiliyor. Yüksek dağlara tırmanan dağcıların da pantolonları böyledir. Eksi kırk beş derecede bir taraflarını dondurmasınlar ve işlerini çabucak halletsinler diye. İnsanlık zor valla. Yiyeceksin. İçeceksin. Uyuyacaksın. Otuz bin çeşit daha ihtiyacını göreceksin ve bu arada da yaşamaya vakit ayıracaksın. Gelecek sefere ben Tibet’li bir çocuk olmak üzere şimdiden dilekçemi veriyorum valla.

Şimdi gelelim Tibet’in faydalarına. Beş gecemizi dört bin metre civarında geçirdik. Alışık olmayanlar için, hele aklimatize olmadan gidenler için, çok tatlı bir tecrübe değil. Bol bol su içilmesi ve Diazomit adlı ilacın alınması gereken bir durum. Hemen hemen herkes doğal olarak yükseklikten kaynaklanan bazı sıkıntılar yaşadı. Ama en doğal olanı ise devamlı küçük tuvalet yapma ihtiyacı idi. Ülke büyük, her gün yedi sekiz saat otobüsle gidiyoruz. Durum gittikçe vahimleşmeye başlayınca, otobüs iki saatte bir durmaya başladı ve hanımlar sola, beyler sağa formülü uygulandı. Yine bir duruşumuzda birden yer sarsılmaya başladı. “Hah, bu sefer hakikaten geldi Yeti” dedim. Meğerse sadece 6.6’ lık bir depremle sarsılıyormuşuz. Ölüvereydik Budist ölü gömme törenlerindeki gibi parçalara bölünmüş olarak dağdaki kuşlara yem olacaktık. Ama aynı inanışa göre buralara tekrar gelebileceğimizden problem olmayacaktı. Ben bu sefer bizim evdeki kedi olarak gelmeyi tercih edecektim. Bütün gün uyuyor yaw. Tibet epey turistikleşmiş. Ama hala çok enteresan. Mabetleri muhteşem. Ben şahsen her ne kadar Buda cinslerini artık ayırt edemez bir duruma gelmiş isem de siz gelip muhakkak görün. Bu arada inanmayacaksınız ama, normalde beş saat dilimi olması gereken Çin’de tek saat dilimi uygulaması var.

Ve son bir gayret tekrar Katmandu’ya geldik. Tekrar lobiye yayıldık. Tekrar bavullar açıldı. Ama bu sefer kimse iftiharla malı mülkü ortaya dökemedi. “Selahattin şöyle önümde dur da bu pislikleri kimse görmesin” gibi fısıltılar duyulmaya başlandı. Vatana hareket etmeden önce bir de Hindu Manastırına gittik. Ölülerin yakıldığı, maymunların cirit attığı, pisliğin kol gezdiği ve bir de Sadu denen ve ruhani olduğu söylenen acayip pis ve garip tiplerin ortada dolaştığı bir yer. Sonra. Ne olacak döndük.