Orta Anadolu

Orta Anadolu

Çık gep gılıp bışınizni aylandirivettik, acıgınız kip kammsun. Çok laf edip başınızı ağrıttık, kusura bakmayın (Çağatayca). Şahsi ve gariban düşünceme göre bu sözü Çağatay Hanları her nutuktan sonra söylermiş.

PS: Yanlış anlaşılmasın. Bu bölgede Çağatay kültürüyle ilgili bir şey yok, ama bu deyimden Patagonya’yı anlatırken bahsetmek münasebetsizlik olacağı için şimdilik buraya koymak en münasibi geldi.

Okulda bize T.C de yedi bölge olduğunu ezberletmişlerdi. Bunların arasında İç Anadolu vardı. Orta Anadolu yoktu. Biz de işte o olmayan Orta Anadolu’yu gezdik. Bize öğrettiklerine göre buralarda hava yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve yağışlı geçermiş. Biz bunları yaşamadığımıza göre demek ki buralara baharda gitmişiz. Biz kim mi? Bu sefer valla billa İpek de vardı. FEST Trave’lin bir turuydu. Tur otobüsle Kayseri’de başladı, Samsun’da bitti. T.C.’nin görmediğim tek bölgesiydi ve böylece de anne tarafımın çıkıp geldiği Eğin’i de ilk defa görmüş oldum. Niye çıkıp geldiklerini de çok iyi anlamış oldum. Atatürk’ün anısına Eğin’e artık Kemaliye deniliyor. Hani Padişah dönemlerinden kalan adlar vardır ya; Selimiye, Mahmudiye, Mecidiye, Aziziye, Hamidiye, Reşadiye. Onlar gibi işte.

İşe Kayseri’den başladık. Hemen anladım ki mantı ve pastırma Kayserilileri yozlaştırmış. Hiç kimse de Kayserili gibi uyanıklığı yoktu. Ya bunlar Kayseri’ye dışarıdan gelmişlerdi ya da burada kalanlar işe yaramaz Kayserililerdi. Adamlarla pazarlığa başlıyorum. Dedikleri fiyatın yarısını veriyorum; hemen kabul ediyorlar. Dönüşte bir Yahudi arkadaşıma “Durum böyle, böyle” dedim. Bana baktı baktı, “Ulan bir de Eğinliyim diyorsun. Sana söyledikleri ilk fiyat normal fiyatın üç misli, salatalık.” “Demek ki böyle zengin olunuyormuş” dedim kendi kendime ve dönüşte açtığım resim sergisinde bir alıcı fiyat sorunca “Bir milyon dolar” dedim. Adam güldü ve gitti. Adamın bu tavrına hiçbir anlam veremedim. İpeğin yorumu “Az istemişsin herhalde” oldu. Kayseri Erciyes Dağının eteklerinde bulunmakta. Karla kaplı zirvesine bakıp bakıp iç geçirdikçe, İpeğin bana kötü kötü bakmaya başladığını hissettim. Kendisi dağlarla bile aldatılmaya gelemiyor. Kadınlık işte. Hâlbuki İpek iç geçire geçire vitrindeki üç bin dolarlık pabuçlara baktıkça ben ayakkabıları hiç de kıskanmıyorum. Ama iç geçiriyorum. Neyse böylece Kayseri’yi de anlatmış olduk.

Oradan müteveccihen Malatya’ya hareket ettik. Resul Hocamın memleketi. Adamcağız devamlı kayısı yer. Nedenini oraya varınca anladık. Bir çarşı var. KAYISI AVM sanki. Üç bin tane filan kayısı satıcısı var. Hani kayısıcı dediysem öyle manav filan zannetmeyin. Bunlar sadece kayısı aksesuarı satıyorlar. Kayısının kurusunu, dönerini, ezmesini, pekmezini, pestilini, ızgarasını, tavasını aklınıza nesi gelirse buralarda bulabiliyorsunuz. Bu arada bir tezgâhta bunların tazesini gördük. Tattık da. Çok da güzeldi. Cinsini anlamak için “Bu ne kayısısı” dedik. “Elâzığ kayısısı” dediler. Ben de utanmasın diye Resul Hocama Elazığ kayısısı getirmedim. Kusuruma bakmasın artık. Tabii bu gezide arada bir de müze, ören yeri, han, hamam, cami, külliye şifahane, abdesthane (en çok da bunu) filan dolaşıp duruyoruz. Buralar eski Ermeni Bölgeleri. Bu eserlerin hemen hepsi Selçuklular ve Beylikler Dönemlerinden kalma ve Ermeni ustalar tarafından yapılmış eserler. Acayip güzel mimarileri ve taş işçilikleri var. Gruptan biri “Ermeniler bu kadar çok güzel eser yapmışlar da kendilerine bir ev bile yapmamışlar” diye bir yorumda bulundu.

Buradan hareketle Elazığ’a vardık. Babam buraya hep Elaziz derdi. Sultan Abdülaziz’e teşekküren verilmiş bir isimmiş. Adam buraya ne etmiş ki böyle demişler, bilemiyorum. Buraya şimdilerde Elâzığ diyoruz. Bu şehrin tepesinde Harput kenti var. Oraya gitmişken Harput’taki Amerikalıyı arayıp durduk. Ama bizim geleceğimizi duyan Zenci Başkan onu saklamış dediler. Burada Amerikalıyı bulamadığımız gibi hiçbir gazete de bulamadık. Yani New York Times veya Süddeutsche Zeitung filan değil. Essah T.C. gazetelerini. “Buraya gazete mazete gelmez arkadaş” dediler. Daha sonra bir sürü kasabada da aynı olayı yaşadık. Dediler ki bu civarda öğlen yemeğini Keban şehrindeki Alabalıkçıda yiyeceğiz. Bu balıklar hormonlu topraklarla beslenen baraj sularıyla yetiştirildikleri için olacak, hepsi birer balina kadardı. Karadenizlilerin alabalıkları çok kısa kalmışlar. Uyyyyyyyy. Haberleri ola.

Burası da yetti gayri. Şimdi bizim Memlekete doğru yola çıktık. Arapkir’e vardık.  Biz Arap olmadığımız halde kasabaya girdik valla. Hiçbir problem de yaşamadık. Buradan sonra yol bana devamlı atalarımı hatırlattı. Hani İstanbul’a niye gelmişlerdi ya. Feryad-ı figan içinde; otobüsün tekerlekleri uçurumların boşluğundan geçerekten vatana vasıl olduk. Buranın insanları çok enteresan. Niye biliyor musunuz? Burada yaşanmaz ki. Her taraf dik yamaç. Şehrin içindeki yollarda bile uçurumlara yuvarlanmamak için yan yan basarak yürüyorsunuz. Amma Kemaliye konakları essahtan muazzam. Zaten hepsi benim aileme aitmiş. Ben de bu durumu Eğinlilere anlattım. “Allah yolladı seni bize” dediler, “Bu konakların hepsinin röleveleri hazır, onarım izinleri de çıktı; bir olmayan paraydı. Sen de artık mallarına sahip çıkıp hepsini onartırsın.” Konaklarımın hepsini o anda Kemaliye Arkadaşlık, Akrabalık, Dayanışma ve Kalkındırma Derneğine bağışladım. Kemaliye’nin tarihi bir köyü olan şirin Apçağa köyünü gezdik. İpeğin ailesi bu köyden çıkma. Köyün bahçelerinden aşırdığımız dut ve erikler belki de onlara aitti. Ne bileyim ben işte. Şimdi size enteresan bir şey söyleyeceğim. Anneannem hep derdi ki “Biz evlenmeden önce deden geceleri gizli gizli bizim eve geldiğinde hep yanlış tokmağı çalardı.” Sudoku çözmek gibi bir anlatım. Evlerin kapılarında iki adet tokmak bulunuyor. Biri erkekler için, daha sert ve kalın ses çıkartıyor; diğeri ise kadınlar için daha yumuşak sesli. Bu ciddi valla. “Ee, peki bunların arasında şöyle soft sesli tokmaklar yok mu?” dedim bizim hemşerilere. Az kalsın dövüyorlardı. Meğersem Eğin’den sadece erkek ve kadın çıkarmış. Bilemedik işte. Bu arada Kemaliye’yi gezerken lök yapılan bir Lökhane gördük. Yani zaten lök herhalde başka bir yerde yapılamaz. Yok, öyle sandığınız gibi kötü bir şey yapmıyorlar. Hani “mideme lök gibi oturdu” deriz ya. Onu yapıyorlar. Dut kurusundan yapılan bir şekerleme. Bol bol yedim, hiçbir yerime oturmadı. Ne de olsa memleketimin malı.

Buradan ver elini Divriği. Tek hatırladığım önce nefis pilavlı kuzu eti, sonra da Divriği Cami ve Külliyesi. Muazzam bir mimari şaheseri. Sırf onu görmek için günü birlik oraya gidilebilir. Oradan Sivas’a doğru hareket ettik. Yolda Zara’dan bol bol alışveriş yaptık. Eloğlunun yaptığına bir bakar mısınız Allah aşkına. Adamlara bugüne kadar açtıkları dükkânlar yetmemiş gibi, bir de koca bir şehir açmışlar. Sıvas’a vardık.  Buranın adı da İngilizce. Sıva’nın çoğulu. Bizler Orta Asya’dan gelip Anadolu içlerine doğru ilerlerken bu civarlarda Amerikalılarla karşılaşmışız. İşte o sıralar dilimize bazı Amerikan’ca dilbilgisi kuralları girmiş. Zaten Alpaslan’ın annesinin ABD kökenli olduğu da söyleniyor.

Sivas’ta İpeğe “Yarın nereye gidiyoruz” diye sordum. Başladı suratıma vurmaya.

Siz anladınız artık durumu. Tokadı yiye yiye Tokat’a geldik. Dayaktan o kadar sersemlemişim ki hanımların burada niye sucuk almaya koştuklarını anlayamadım. Bu arada T.C. deki tüm politikacıların ve devlet erkânının Tokat’tan çıktığını öğrendik. Vatandaşı tokatlaya tokatlaya tokatlarlarmış. İpek bu lafı anlamadı. Oradan Amasya’ya geçtik. Etrafta bir tane bile elma ağacı yok. “Hani elma?” dedim. “İstanbul’dan ithali gelecek” dediler. Bu da yeni bir konsept herhalde. Osmanlılar zamanında Amasya şehzadeler şehriymiş.  Baktım orada bir miktar adam oturuyor; gittim yanlarına “Burada şehzade nerede bulunur?” dedim. “Niye ki, sen Mahidevran mısın” diye sordular? Ne demek istediklerini pek anlayamadım. Burada tabaktan kaşıkla bir şeyler yedik. “Keşke yedin” dediler. Bu Anadolu’da kültür bolluğu var yahu. Değişik yemekleri ye ye sonu gelmiyor. Sonra da Samsun’da lokantaya varmadan önce otobüsten çeşitli pide siparişleri verip karın tokluğuyla perdeyi kapadık.

Oralara gitmeden önce oralar hakkında gazel okuyan birtakım İstanbullular “Sizi oralarda keserler valla” tarzında söylevlerde bulundular. Ama sorunca da bizi kimin keseceğini bilemiyorlardı.

Bu gezinin özü Selçuklulardan ve Beyliklerden kalan harika eserleri görmek ve nefis tatlarla birleşmiş olan yemekleri mideye indirmek oldu.

Biz köy bile satarız smile )

Erzincan'da 5 milyon TL'ye satışa çıkan 15 haneli Ortatepe köyünü satın alana 500 küçükbaş hayvan ve iki çobanı da hediye edilecek.

Erzincan'a 130, İliç ilçesine 21 kilometre uzaklıktaki 15 hanenin bulunduğu Ortatepe köyü 2009 yılı Kasım ayında başlayan Bağıştaş-Kemaliye yol yapım çalışmaları nedeniyle boşaldı.




Memleketim Egin’in (Agın’ın) Köyleri. Biz eski köyden miyiz, yeni köyden miyiz, bilemiyorum smile )

 
ESKİ ADI YENİ ADI
Pegir Sırakonak
Apçağa Apçağa
Geruşla Yuva
Gemurgap Toybelen
Ergü Ergü
Hapanos Kozlupınar
Hapanosekrek Yeşilyurt
Çanakçı Çanakçı
Bizmişan Gözaydın
Ağıl Ağıl
  Yeniköy*
Dilli Dilli
Abrenk Harmankaya
Navrel Gümüşçeşme
  Ağıllar*
  Çatlı*
  Merekler*
Sandık Sandık
Venk Yaka
Şırzı Esertepe
Şırzıekrek Dallıca
Ağrik Güldibi
Salihli Salihli
Venkağa Ulaş*
Miçingah Karakoçlu
Muşaka Kocaçimen
Pedigan Çaldere
Gecegü Kabataş
Geşo Yeşilyamaç
Şıhsor Başarı
Cancik Yayladamı
Vengük Arslanova
Tama Dolunay
Hüdü Tuğlu
Halmüge Aksöğüt