Paskalya Adası

Paskalya Adası

Ertuğrul’la bana iyi bir tiyö geldi. Güney Amerika’da nefis döner yapan bir Türk varmış. Taksim’de üstünde kirden ve yağdan kahverengi-gri karışımı bir önlük, elinde kılıç kalkan ekibine nazire yapan korkunç bir bıçak “büyrün”,”büyrün” diye bağıran, modern ve havalı tipler gibi üç-dört günlük sakalı olan ve bıyığı taa Harbiye’den görülebilen, döneri midenizden ancak ertesi hafta çıkabilen dönercilerden çok daha iyi bir dönerci olduğunu düşünüp yola koyulmaya karar verdik.

Şimdi Güney Amerika şöyle bir durum: Orta Amerika’nın Güneyinden Patagonya’nın en altındaki Magellan Boğazı’na kadar giden 17 819 000 metrekarelik ve iki okyanusu, çok yüksek platoları, yüksek dağları, çölleri, Amazonu ve hala balta sokulamamış ormanları olan bir yer. TC’ nin yirmi katı, Evropa’ nın iki katı büyüklüğünde olup toplam nüfusu Evropa kadar, yani üç yüz elli milyon. Kilometrekare başına düşen insan sayısı yirmi kişi veya daha az. T.C. de bu rakam doksan kişi civarında.

Bu kadar kolay ve basit bir yerde dönerciyi bulmak çok kolay. Tek problemimiz İspanyolca bilmemek veya onların hiç de dert etmedikleri “İspanyolca’ dan başka bir dil bilmemeleri”. Örneğin, Lima ve Santiago de Chile Havaalanlarında danışmadaki kızların, check-in memurlarının, seyahat acentaları çalışanlarının bile bir gram yabancı dil bilmediği, yine de size yardımcı olmak için candan çırpındıkları, ama bunun da belli bir süre aldığı bir ortam. Son derece terbiyeli, güler yüzlü ve sakin insanlar. Mesela ben Santiago’dan çıkarken pasaport memureleri lafa dalmışlar, heyecanlı heyecanlı ve tatlı bir şekilde konuşuyorlardı. Biri bir yandan da benim işimi yapmaya çalışıyordu. Ama konuşmaktan ha bire yanlış yerlere damga vurduğu ve evrakları karmakarışık ettiği için, benim pasaportumun damgalanması o gülerekten, ben de suratımda sempatik bir gülümseme oluşturmaya çalışaraktan on dört dakikada sonuçlandı. Heyecan yok. Uçak kaçmadı, arkadakiler kızmadı. Herkes mutlu oldu. Şimdi düşününce; İspanyolca bilseydim galiba ben de mutlu olurdum; hatta o heyecanlı dedikoduya bile karışırdım. Hani var ya; şu İspanyolcayı bir sökeyim, Güney Amerika’ya taşınacağım herhalde. Ayrıca taksiye binince “Ağbi, bu Chavez de sıkı adam di mi!” geyiği de yok. Hatta Llama’yı kızdırınca suratınıza tükürse, siz de onun suratına geri tükürürseniz, sahibi gülmekten yerlere yatıyor. Burada sıkıysa adamın Öküzüne tükürün bakayım.

Neyse, Güney Amerika’yı güya biraz biliyoruz ya. Aldık haritayı koyduk önümüze. Baktık baktık ve düşünmeye başladık.

Venezuela; nasyonalist, populist, sosyalist, komünist, kapitalist, opportunist. Chavez’in ülkesinde dönerci açılmaz. Chavez adamı keser valla. Petrol yerine satar alimallah.

Kolombiya; gerillalar zengin diye zavallı dönerciyi kaçırırlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden aldığı milyonlarca dolar cezayı ödeyemeyen T.C.’nin de dönercinin fidyesini ödeyebilecek parası yoktur.

Ekvator; sıcaktan kimse döner yiyemez, orada ancak MADO satılabilir.

Uruguay ve Paraguay; çok ufaklar, iş kurtarmaz.

Brezilya; kadın, dans, plaj, karnaval filan derken dönerci iflasta, yine olmadı.

Arjantin; en iyi etler orada. Adam Türk olduğu için dönere ne de olsa biraz kıyma katacağı için ağız tatlarına uymaz. Zaten orası tuhaf bir ülke. Güya tango ülkesi. Şehrin eğlence yerindeki lokallerden sadece üçünde tango yapılıyor. O kadar bıkmışlar ki adamlar bu tango geyiğinden, artık “Ölürsem Kabrime Gelmeyi” dinliyorlar. Buenos Aires’teki tangocu Türk kız da zaten Türk Göbek Tangosu yapıyor.

Bolivya; TC’nin bir buçuk misli, nüfusu dokuz milyon. Bu nüfusun da beş milyonu baş kentleri La Paz’ da yaşıyor, onların da %85 i yerli Cechualar. Sırtlarında içinde ne olduğu belli olmayan torbalarınla dolanıp duruyorlar. Adamların boyu ortalama yüz elli santim, kiloları da kırk kilo, onlara döner satsan ne yazar ki. Para kaybedersin. Zaten Morales yeni bir Anayasa icat etmiş, kimse nasıl kullanılacağını anlamış değil. Keşke hazırlamadan önce bize sorsaydı.

Kaldı mı geriye Peru ve Şili.

Önce Peru’ya varalım dedik. Lima’ ya inince hemen danışmaya koştum “Aqui el dönero?” dedim. “Siz nerden geldiniz ağbi?” dedi bana. “Biz Orta Asya’dan geliyoruz, atları da dışarıya bağladık; hani döner yoksa Kımız yapacağız da kendimize” dedik. Los Döneros şimdilik bulunamadı yani. Şehre vasıl olduk; dönerci aramaya çıkacağız. Dağlara yıldırım hızıyla tırmandığı için kendisine “Arturo del Rayo” adı verilmiş olan Ertuğrul dünya yüzüne indiği zamanlar karnı devamlı aç olduğu için döneri bekleyemeden hemen bir lokantaya daldı. Önce sekiz bardak filan Ananas suyu söyleyip sadece üstündeki köpükleri içti. T.C. de Ananas pahalı olduğundan sadece köpüğü içmek için o kadar çok Ananas harcamayı günah sayıyormuş. Allah insanı günah işlemekten kurtarsın. Sonra da “Sebiche” (Seviçe diyerekten okunuyor) ısmarladı. En önemli yemekleri. Çiğ balığı limon suyuna batırıp, birkaç dakika beklettikten sonra yiyorlar. Bunun için niye Peru’ya geldik anlamadım. T.C.’de de çiğ balık var, limon da. Ertuğrul o kadar çok sevdi ki bu yemeği Peru Mutfağı ile ilgili bir kitap bile aldı. T.C.’ ye dönünce Ankara’ da çiğ balığı limona banıp yiyecekmiş.

Sabah otelde resepsiyona sorduk dönerciyi. Adam hemen anladı. “GS - Leeds maçından önce İstanbul’da İngilizleri doğrayanlar mı” dedi. “Ama o bıçaklar nasıl yeniyor?” gibi bişi sordu. Soruyu güya anlamadık tabii biz de. O gün Cusco’ya uçuyoruz. İnka’ların başşehri. Orada bizi acenteden karşıladılar. Rehbere hemen sorduk tabi ki sorumuzu. “Yahu o dediğiniz şeyle İspanyollar bizimkileri zamanında doğramışlar” dedi. Kaldı mı suç yine Türklerin üstüne. Oradan karayolundan iki saat mesafedeki Ollantaytambo’ya vardık. Machu Picchu’ya çıkan trenin kalktığı yer. Ama biz Machu Picchu’yu daha önce gördüğümüz için orada ne aradığımızı tam anlayamadık. Rehber “Yarın sabah sekizde hazır olun” dedi ve gitti. Biz dokuzda hazır olduk. Rehber onda geldi. Şoför on buçukta arz-ı endam etti. Biz ancak öğleye doğru yola çıkabildik. Önce Ollaytaytambo’yu gezdik. Tamamen İnkalardan kalmış ve nedense İspanyolların tabir caizse içine etmedikleri bir şehir. Gerçi İspanyollar burada da kiliselerini yapmışlar ama İnka evlerinin taşlarını kullanmadan yapmışlar. Dinsiz İspanyollar Güney Amerika’da her buldukları köye hemen bir kilise konduruvermişler. İnka’lara da kilisenin önünden geçerken hac çıkarmayı öğretmişler. İnka’ların bunu niye yaptıklarının bilincinde olup olmadıklarını bilemem. Zaten allahın işine de karışmak istemem. Kovboy filmlerinde vardır ya. Püfffff, kuru bir ot uçar, sokak boştur, kilisenin çanı acı acı çalar, düellocu arkadaşların biri bardan diğeri de genelevden çıkar. Onun gibi bir şey işte. Ve bir İnka evini ziyaret ettik. Bir avluya girdik; içinde bir çeşme var, tavuklar dolanıyor, bir keçi var, bir sürü çocuk oyun oynuyor ve avluya dört kapı açılıyor; yani dört ev var. Her ev büyük bir oda. “Dört aile burada kavga etmeden mi oturuyorlar?” diyorum rehbere. “Niye etsinler ki, suları var işte” diyor. Böylece İnkaların sadece “su için kavga ettiklerini” öğrenmiş oluyoruz. Sizlerin ne için kavga ettiğinizi ben bilemem tabii. Biz ise evde karşılıklı olarak birbirimize sadece “Aile içi Şiddet” uyguluyoruz. Evin içindeki her şey İnka’lardan kalmış. Neredeyse Televizyonu bile öyle zannedecektik. Her evin içinde ortada onlarca “Guinea Pig” var. Evin dışına çıkmadan dolanıyorlar. Önlerine konulmuş otu yiyip, diğer ihtiyaçlarını da evin içinde görüyorlar. Ortada bir de kedi var. “Bu kedi bu hayvancıkları yemiyor mu?” diyorum. “Hayır” diyor rehber “Bu kedi bu hayvancıkları yiyen hayvancıkları yiyor”. Yani İnka’lar bizden (en azından benden) daha akıllı çıkıyorlar bu durumda. Guinea Pigler ne mi arıyorlar orada? Önemli günlerde yemek için besliyorlarmış. Evlerin arasında dolaşırken bazı evlerden ucunda bir bez parçası bulunan bir sopanın çıktığını görüyoruz. Bunun anlamı o anda o evde “Chicha” olduğunu gösteriyor. Hani bizim köylerde de evde gelinlik kız varsa pencerenin önüne saksı koyarlar ya. Hemi öyle bir şey işte. Saksı ne anlama geliyorsa; sula, besle sonra da ye filan gibi anlamı var her halde. Tabii “Chicha” deyince siz kız sandınız ama yanıldınız maalesef. Evde mısırdan yapılan ve içinde sadece %1 alkol olan bir içki. İsteyen giriyor içeri, Cüzi bir para karşılığı “Chicha” içerkene sohbete iştirak ediyor. Biz de girdik; “Chicha” yı içebildik de İnkaca sohbete katılamadık her nedense. Neyse yola devam. Yol İnkaların “Kutsal Vadi” dedikleri bir vadinin içinden geçiyor. Yol üstünde bir tuz madeni tavaf ediliyor. Yerin altından içinde yüzde otuz tuz bulunan sıcak bir su çıkıyor. Bu suyu küçük toprak teraslarda toplayıp, su buharlaşınca tuz elde ediyorlar. Yola devam, Urubamba diye bir yerde öğle yemeği molası veriyoruz. Nefis Hacienda tipi bir Otel. Birden cennetteyiz sanki. İçerde bir hareketlilik, bir şıklık var. Otelin bahçesindeki küçük şapelde düğün var. Ama tipler hiç de yerli değiller. Zaten yerlilerin o otelde bırakın düğün yapmayı içeriye alınacakları bile şüpheli. Bizim İspanyol rehber bile yemeğini dışarıda yiyor ve içeriye giremiyor. Ertuğrul da bu duruma çok üzülüyor. Ben de Ertuğrul’un üzülmesine üzülüyorum. Biz vaziyeti hemen çakıyoruz tabii. Bunlar Lima’lı zenginler; heyecan ve sosyete olsun diye düğünü burada yapıyorlar. Hani anlayacağınız İbiza veya Mikonos biraz uzak düşüyor da.

Daha sonra bir kalıntıları ziyaret edip Cusco’ya dönüyoruz. Dönerci bugün de yok. Ertesi gün öğleye kadar Cusco’yu dört dönüyoruz ama sadece İtalyan, Fransız ve Amerikan yemekleri yapan lokantalar var ortada. Sinirden yakınlardaki dört bin beş yüz metrelik Picol Dağının zirvesine çıkıp iniyoruz. Ertesi gün de ördek toplayan uçakla Arequipa’ ya uçuyoruz. Bu uçak sabah Lima’dan kalkıp, Cusco, Juliaca, Arequipa, Cusco, yapıp akşama doğru tekrar Lima’ya dönüyor. Bu şehirlerin hepsi yüksek dağların aralarında bulunan şehirler. Pilotlar akrobasi yapar gibi inip kalkıyorlar buralara. Arequipa tamamen İspanyolların inşa bir şehir. Yerli yok etrafta. Çok tipik. Her zamanki gibi şehrin merkezinde kocaman bir katedral var. Önünden geçen herkes haç çıkarıyorlar. Biz de çıkaracaktık, ama hacı nerede çıkartacağımızı bilemediğimizden beceremedik. İnşallah günaha girmemişizdir.

Artık ümidi kesmiş bir vaziyette şaka olsun diye rehbere “çek bizi Türk dönerciye” diyoruz. Adam “tamam” diyor. Çok iyi İngilizce anladıkları için aldırmıyoruz bile adamın dediğine. Beş dakika sonra bir de bakıyoruz ki nefis kızarmış bir döner camdan bize “Hoş geldiniz” diyor. Haydi bakalım şaka oldu mu sana gerçek. Giriyoruz içeriye “Nerede ulan bu dönerci?” diyoruz. “İbo öteki dükkânda diyorlar”. “Allah Allah” derken “El Turco’nun” önünde duruveriyoruz. Çok şık bir Türk Lokantası. Şinçik işi uzatmadan toparlarsak; İbrahim kardeşimiz otuzlu yaşlarda bir Bulgar göçmeni. Ailecek 1989 da Adapazarı’na yerleşiyorlar. İbo Almanya’ya kaçak işçi olarak gidiyor, orada Arequipa’lı bir kızla evleniyor ve Arequipa’ya yerleşiyorlar. Ve hemen yemek işine el atıyor. Çok büyük zorluklarla işe başlıyor ve çok sıkıntılar çekiyor. Daha sonra Çukurova Üniversitesi Gıda Bölümü Mezunu olan ablası ile emekli babasını da yanına getiriyor ve zaman içinde yedi değişik tarzda Türk lokanta, dönerci, café vs. sahibi oluyor. Halen bu yıl içinde açacağı bin metrekarelik yeni bir yerin dekorasyonunu yapmakta. Yemekler nefis. Ablası ile çalışıp Perulu aşçılara da Türk yemeklerini öğretiyorlar. Ablası nefis ev baklavası yapıyor. Ben yaprağa sarılı ızgara dil balığı yiyorum. Nefis. Ertesi sefer humus yiyorum. O da nefis. Ne yesek nefis. Böylece muradımıza eriyoruz. Bunu kutlamak lazım. Biz nasıl kutlarız bunu. Yakındaki altı bin metrelik Chachani Dağına çıkarak. Ertuğrul yine etraflarda ha bire koşuşturarak fotoğraf çekiyor. Dağda ufak bir pürüz çıkıyor. Kiraladığımız uyku tulumlarından benim olanın içinden siyah renkte acayip seksi bir sutyen çıkıyor. Tabii sutyenin sahibesi çıksaydı daha memnun olabilirdim. Çıkışı bitirip aşağıya iniyoruz.

Eh o kadar Türk Yemeği üzerine Türkün aklına ne gelir. Yok yok, zannettiğiniz gibi değil. Biraz da değişik bir medeniyette yarı dinlenme yarı gezi yapalım diyoruz. Arequipa’dan dört bin metre yükseklikteki Colca Kanyonuna gidiyoruz ve etrafımızda uçan Condorları seyredip Arequipa’ya geri dönüyoruz. Condor dünyanın en büyük kuşu. Kanatlarının genişliği üç metre filan. Kanat çırpmadan uçuyorlar; tamamen sıcak havanın kaldırma gücünü kullanıyorlar. Yuvaları kanyonun içinde. Kuşları yakından görebilmek için sabah erken gitmek gerekiyor. Sabahları kanyonun içi daha ısınmamış olduğu için çok yavaş havalanıyorlar ve yakınınızdan geçiyorlar. Muhteşem bir manzara.

Lima’ya dönüş ve ver elini Şili’nin başkenti Santiago de Chile. İspanya’daki Santiago de Compostela ile karıştırmayalım lütfen. Öyle bir yerden haberiniz yoksa bir önceki ismi okumanıza gerek yok. Santiago de Chile küçük ve şirin ama enteresan hiçbir şeyi olmayan bir şehir. Meydandaki katedral Arequipa’dakinden bile küçük. Basit bir sanat müzesi var. İnsanları tarımla uğraşıyorlar. Şili Pasifik Okyanusu kıyısı boyunca kuzeyden güneye uzanan kıyı uzunluğu iki bin kilometre, genişliği ise kıyıdan And dağlarına kadar yüz elli kilometre olan bir çöl. Şili denince aklımıza “General Pinochet ve Salvador Allende” geliyor ama o arkadaşlarla ilgilenmeyi biz zamanında ABD’ye ve Nixon’ a bırakmıştı.

Buralarda fazla bir şey bulunmadığından hızımızı almak için Paskalya adasına uçuyoruz. İpek burayı hala Sardalya Adası sanıyor. Paskalya Adası Santiago de Chile’den uçakla beş saatçik uzaklıkta. Dünyada ana karadan en uzak olan ada. Burayı ilk defa Hollanda’lı bir kaptan 1722 yılının Paskalya günü buluyor. Böylece Adanın adı da unutulmayanlar arasına katılıyor. Ha bu adada ne mi var? Önce Coğrafya. Adanın iki kenarı 15 er km uzunluğunda, uzun kenarı ise 25 km. Yüzölçümünü siz bulun. Ben formülü unuttum. Bizim Büyük Adadan biraz daha büyük yani. Araba kiralıyoruz. Adam anahtarları veriyor. Ben de kredi kartımı uzatıyorum depozito vs. alsın diye. Vatandaş gülüyor ve “Arabayı nereye götüreceksiniz ki” diyor. Doğru ya; arabayı uçağa yükleyip Şili’ye götürecek halimiz yok. Sigorta filan da yok. Başkasıyla çarpışırsanız aranızda halledersiniz diyor. Adada zaten topu topu 30 adet kadar araç var. Arkasından da “Türksünüz, di mi?” diyor. Hadi al başına belayı yine; burada bile biliniyoruz. “Yoksa yine mi kılıç kalkandan dolayı” diyorum, ama vaziyet başka. Adam uzun yıllar bir Türk kadınla yaşamış. Nerede diyorum? “bgegrbqo” gibi bir cevap alıyorum. Zaten nerede olduğu da üstüme vazife değil. Bu adada taştan yapılmış heykel şeklinde suratlar var. Fazlasıyla enteresan bir şekil. Çarpıcı ve heyecan verici. En azından Ertuğrul için. Çünkü adanın yerlilerinin bile bilmediği yerlerine giriyoruz fotoğraf çekmek için.

Yazılı tarihleri yok. İlk gelenlerin milattan sonraki bir zamanda Polinezya adalarından geldikleri tahmin ediliyor. Bu heykellerin yüzleri adaya dönük olarak tüm kıyı boyunca yapılmış olması çeşitli tevatürler çıkarmış ortaya. Tanrıları tek. İbadet tarzları hakkında fazla bilgiler yok. Zamanla insanlığın doğası gereği on bir kabileye bölünmüşler ve ne yapmışlar biliyor musunuz? Bilemediniz işte. Aralarında dövüşmeye başlamışlar. Birbirlerini doğramışlar, heykelleri kırmışlar. Ada bulunduğunda da çok az sayıda ve aç ve sefil bir şekilde yaşıyorlarmış. Hatta hikâye o ki; zaman zaman açlıktan birbirlerini yemişler.

Sonra geri Santiago de Chile’ye. Ertuğrul Ankara’ya ben de Holywood’a. Esasında gezinin devamında yedi bin metrelik Aconcagua’ya çıkış için gelmişken, ani çıkan bir işi için Ertuğrul T.C.’ ye dönmek zorunda kalıyor. Ben de Los Angeles’de University of Southern California’da sinema okuyan ve yeni film çekmeye başlamış olan Nejat’ın yanına üç dört günlüğüne Los Angeles’e gidiyorum. Nejat’ın kaldığı apartmanın asansöründe birbirimize kavuşmanın sevinciyle Türkçe konuşurken asansördeki bir çocuk bize “Where are you from?” diyor. Hani “kimlerdensiniz gibi.” “We are from Turkey” diyoruz. “Oh, well; I am also from Turkey” diyor. Aralarında Türkçe konuşan iki kişiye İngilizce “where are you from, I am also from Turkey” diyen bir Türk’le de böylece tanışmış oluyoruz. Pek tipi benzemiyordu ama, Nejat’la çocuğun bir şekilde Karadeniz’den gelmiş olduğunu tahmin ediyoruz. Başka ne mi yapıyoruz? Lakers’in San Antonio’yu yendiği maça adam başı iki yüz dolardan karaborsa bilet alıp gidiyoruz.