Patagonya

Patagonya

“Ne gonya?”. “Patagonya’” dediğim zaman aldığım cevap bu oluyor. Bizim bir hocamız vardı. “Böyle iş Patagonya’da bile olmaz” derdi. Ben de Patagonya’yı Atlantis gibi bugünün tabiriyle sanal bir yer sanırdım. Hani Magellan “ha baba, de baba” Güney Amerika’nın Güney Ucunu dönmeye çabalarken karada ateşler görmüş de buraya Ateş Toprakları (Tierra del Fuego) demiş ya. Hah işte oralar falan. Esasında Patagonya Güney Amerika’nın en güneyinde Şili ve Arjantin sınırları içinde kalan bir bölge. Gezmek için ha bire sınır geçiyorsunuz. Tarifi ve inanılması mümkün olmayan sınır çizgileri var. Herhalde Karadenizli bir haritacı çizmiş. Yüzölçümü Türkiye’nin bir buçuk katı kadar. Nüfus yoğunluğu T.C.nin ellide biri. Hani yani İstanbul’un nüfusunun 300 000 kişi olması gibi bir şey. İyi bir tarif olmadı galiba, ama idare ediverin artık. Adı nereden geliyor biliyor musunuz? Tabi ki bilmiyorsunuz. Buraya ilk önceleri Konyalılar gelmiş. Bunlar Konya’nın dağlarından geldikleri için pata pata diye yürürlermiş. Onun için buraya Patagonya denmiş. Zaten bol miktarda Ömer, Mustafa filan bulunuyor buralarda. Zamanında Lübnan’dan göç etmiş Müslüman Arapların ahfatları.

Yol arkadaşım sevgili Ertuğrul (oralarda “Arturo”) ile ben Güney Amerika’ya yavaş yavaş sataşmaya başladıkça Patagonya’nın orasına burasına değmeye başlamıştık zaten. Bu seferde Patagonya’ya tam manasıyla abandık. “Patagonya, Patagonya duy sesimizi” diyerekten daldık kuzeyinden. Buraya Buenos Aires (Bundan böyle taraflarca karşılıklı olarak BA diye anılacaktır) üzerinden gitmeye karar verdik. Latinlerin rahatlığını da bildiğimiz için çok önceden Iberia’dan biletlerimizi aldık. Uçuştan üç gün önce aradılar; “o gün uçak Montevideo’ya gidiyor; sizi oradan otobüsle BA’e götüreceğiz” dediler. Dedikleri otobüs yolculuğu beş saat filan sürüyor. Halbumsi ben baktım, o gün Iberia pekâlâ da Madrid – Buenos Aires uçuyordu. Latinler ya bunlar, Allah bilir yerlerimize daha pahalı sınıftan yolcu bulmuşlardı. Bileti alırken tüm havayollarında yapıldığı gibi yer ayırtmak istedik. Bunun için de bizden ilave Euro 140,- istediler. Esasında kulun istediği bir, Allahın verdiği on bir. Biz zaten BA’ den Montevideo’ya günübirlik bir gezi yapacaktık. Böylece direkt gitmiş olduk. Madrid’e vardık. Mutat köşemizdeki kafeteryaya oturduk. Gide gele adamlarla dost olmuşuz. “Hola” filan dedik.  Garsonlarla ve kasiyerle öpüştük. Ve hemen bıraktığımız yerden Real Madrid-Barcelona ve GS-FB derbilerine daldık. Böylece vakit geçti. Kalkmadan 45 dakika önce Uçağa bineceğimiz kapıya vardık. Bir de baktık ki Latinler kapı önünde düzenli bir şekilde sıraya girmişler. Sanki uçağa önce binerlerse Montevideo’ya daha erken varacaklar. Derken kapı açıldı ve ortalık karıştı. O medeni medeni sırada duranlar öyle bir saldırdılar ki kapıya, Sultanahmet’te turistlere kartpostal satmak için saldıran veletler utansın.

Ben düşünüp duruyordum. Montevideo ya neden öyle demişler. Monte demek “dağ” demek, onu biliyorum. “Videonun” da ne olduğunu biliyorum, ama video otuz yıl filan önce çıktı. Bu adamlar nasıl ileri görüşlü imişler ki asırlarca önce videonun çıkacağını bilmişler. Monte dağ demek. Meğerse Video da görmek demekmiş. Dört yüz yıl önce Adam BA’den bakmış. “Bir dağ gördüm uzakta” demiş. İnince baktık ki ülkede dağ mağ yok. Geri zekâlı İspanyol. Ama insanları çok tatlı ve güler yüzlü. Tabii aynı şey başımıza gelmeye başladı. Bir dükkâna girdik, kadın bize “Türksünüz değil mi” dedi. Annesi İzmirliymiş. Bu Türklere rastlama işi kabak tadı vermeye başlamıştı. Bu gezide iş doruğa çıktı. Yani yurt dışında hiçbir halt yiyemezsiniz. En iyisi Kızkulesi’ni kiralamak herhalde.

Montevideo’dan hızlı feribotla BA’e geçtik. Üç saat sürdü. Geçtiğimiz yer de topu topu bir nehrin ağzı. Anlayın büyüklüğü artık. Rezervasyonumuzun doğrulandığı otelde doğal olarak yer yoktu; bizi iki sokak ötede başka bir otele yolladılar. BA’ in Beyoğlu’su sayılan San Telmo’da kaldık ve kendimizi hemen oranın en meşhur meydanına attık. Meydan dediysem Galatasaray Meydanı kadar bir yer. Etrafta cafeler var ve her birinin kendine ait tangocuları var. İki dans, bir şapka dolaştırma, yarım saat istirahat. Bu arada kendilerinle tango yapmak isterseniz ederi 30 Peso. Bu para biriminin adı da bana nedense hep Beyoğlu’nda Arap heriflerin peşine takılan bazı iş adamlarını hatırlatıyor. Kızlardan biri güzeldi, ben de içini coşkun tangolar sarmış bir Türk erkeği olarak kendisinle tango yapmak istedim. Ama olmadı. Sadece erkek tangocuyla dans edilebiliyormuş. Çünkü direksiyon oymuş; kadın ona uyarmış. Ben kızın yalancısıyım. Adam da pek yakışıklı değildi zaten; ben de vazgeçtim. Gece oranın çok özlemli (nostaljik-yeni Türkçem) bir cafesi olan Cafe Tortoni’de bir tango Showuna gittik. Masamıza Brezilyalı bir çift oturdu. Çocuk Türk olduğumuz öğrenince, ister inanın ister inanmayın, bize Galatasaray’ın girdisini çıktısını anlattı. Kendimden utandım valla. Bu arada Arturo taktı kafaya. San Telmo’de tango yapan bir Türk kızı olduğunu duymuş. Tutturdu mu “ille de onunla tangolaşacağım” diye. “T.C.’de de tango yapan Türk kızı var” falan deyip adamı vazgeçirttim bu sevdadan.

Bu ülkede binaların giriş katları yok. Aynen bizdeki gibi. Asansörlerde giriş katlarının düğmelerinde “0” (sıfır) yazıyor. Zaten adamlar evlerinden çıkmadıkları için problem de olmuyor. Sabahları saat 10.00 - 12.30 arası çalış. 12.30-16.00 arası Siesta yap. 16:30-18:30 arası yine çalış; sokaklar da çöpten geçilmesin.

Ertesi gün Arjantin içinde üç saatlik bir uçuşla El Calafate denilen şehre gittik. “Calafate” hüda-i nabit yetişen bir kenzül sıhhat-ül ednabiyye. Yani doğada kendi kendine yetişen şifalı bir bitki. Gemilerde kalafat yapmak için kullanılırmış. Bizdeki kalafat lafı da herhalde oradan geliyor. Bu arada reçeli de var. El Calafate’de bizi “Our Man in Patagonia” Kahit(Cahit) karşıladı. Cahit kardeş daha önce de Güney Amerika’da beraber gezdiğimiz bir arkadaşımız. Bir seferinde de Ağrı Dağına Şilili bir grup getirdiğinde beraber olmuştuk. Yani uzun süreli seviyeli bir beraberliğimiz var. Kendisi sekiz yıldır Şili Patagonya’sında oturuyor. İspanyolca da konuşuyor ve bizimle oldu mu canı çıkıyor tabii. Devamlı “onu sor, bunu sor” deyip duruyoruz çocukcağıza. Orada ne mi yapıyor? Rehberlik yapıyor ve dünyalar tatlısı miamoru Veronikası ile Puerto Natales’de oturuyor. El Calafate’de Perito Moreno adlı dünyaca meşhur bir buzul var. Onu görmeye gittik. Sonra Cahit’in arabasıyla Şili’ye geçip Cahit’in oturduğu Puerto Natales’e vardık. Tabii Arjantin’den Şili’ye çiğ bir şey geçirmek yasak olduğu için tüm ihtarlarımıza rağmen çantasında bir portakal unutmuş olan Ertuğrul’u USD 250,- lik bir cezadan kurtarmak için Cahit’in döktüğü dilleri anlatmamakta fayda var. Tabii Ertuğrul portakalın Arjantin’de kaldığına çok üzüldü.

Patagonya’da ne mi yapılır? Ya “Sosyetik Gezginler” acentesi ile gidip, iki günde bir buzul, iki penguen görürsünüz; ya da bizim gibi üç hafta doğada gezersiniz. Dağlara, Buzullara çıktık. Üzülerek söyleyeyim ki, bazı buzulları dolaşma izni altmış beş yaş üstüne yasak. Doğada uzun uzun yürüdük. Kano turları, Rafting yaptık. Nehirlerde Zodyaklarla gezdik. Uçaklarla uçtuk. Motorlarla turladık. Estancia denilen uçsuz bucaksız çiftliklerde Gaucholarla at turları yapıp, bol bol nefis etler yedik. Sonra üçümüz Puerto Natales’den otobüsle sekiz saatte Punta Arenas’a geçtik. Bu arada bu şehir adlarını kafaya takmayın. Haritada bile zor bulursunuz. Bir gece orada yattık. Ertesi gün düşüp düşmeyeceği belli olmayan bir uçakla yine Şili’ye ait dünyanın en güneyindeki şehir Puerto Williams’a geçtik. Küçük bir kasaba büyüklüğünde bu yerde “Ermeni Soykırımını” temsil için yapılmış kocaman bir anıta rastladık. Ve birbirimize baka kaldık. Gezerken on teknenin bağlı olduğu küçük bir marina gördük. Teknenin birinde Türk Bayrağı vardı. Yine birbirimize baka kaldık. Dünyayı dolaşıp o güzel maceralarını ve gezilerini TV de anlatan Osman Atasoy’un Uzaklar-II teknesi. Üç yıldır Sibel Karasu ile T.C. den uzaklarmış. Tabii selam-ün aleykum, aleykum selam. Antarktika’dan yeni dönmüşlerdi. Zorlu, ama zevkli bir yolculuk olmuş. Antarktika’ya giden ilk Türk teknesi.  “Sizler burada misafirsiniz” dediler ve bizi teknede öyle bir ağırladılar ki, mahcup olduk valla.

Ama dünyanın en ucu olan Cap Horn’a gidemedik. Özel uçak kiraladığımız halde hava elvermedi. Osmanları da davet ettik. Osman gelmek istemedi. “Ben ayağım karada olsun isterim” dedi. Herhalde denizle karayı karıştırdı diye düşündük. Bendeniz Cap Horn’un “Boynuz Kabı” demek olduğunu düşünüyordum. Hâlbuki buraya ilk yerleşenlerden olan Hollandalılar kendi memleketlerindeki “Hoorn” köyünden esinlenerek bu adı koymuşlar dedikoduları etrafta terennüm edilmekteydi. Ayrıca buranın yerlisi bir kabileyi de getirdikleri hastalıklarla zaman içinde yok etmişler. Müzede fotoğraflar vardı. Sonracığıma feribotla karşı sahilde bulunan ve Arjantin’e ait olan Ushuaia şehrine geçtik.

Bu arada mevsim oranın yazı ama 14 derecenin üstünde ısı görmedik. Dünyanın en ucundaki turistik eski “mahkûmlar trenine bindik.” Treni tanıtan Katalog İspanyolca, Katalanca, İngilizce ve ister inanın ister inanmayın, Türkçe basılmıştı. Tren organizasyonun müdürü bir yıl önce T.C.ye gelmiş ve broşürü Türkçe ’ye çevirtmişti. Al sana bir şaşkınlık daha. Tabii penguen adasına gittik. Muhtelif türde penguenler gördük. Kıyıda durmuş boş boş denize bakıyorlardı. Herhalde bizi bekliyorlardı. Yoksa insan saatlerce durmadan niye denize bakar ki? İnsanlar uyanık ya; bu garibanları alıp Kuzey Kutbuna götürmüşler. Orada da bulunsunlar diye. Ama doğa izin vermemiş ve garipçikler telef olmuşlar. Bu arada bunlar göçebeler. Yazları Güneye inip, kışları da Brezilya’ya kadar filan çıkıyorlarmış. Alın size çok faydalı bir bilgi. Küçük bir pırpır uçak kiraladık. Bölgenin üstünde gezdik. Nefisti. Bu arada TRT TÜRK ekibi geldi ve Osmanların Antarktika dönüşü çekimlerini yaptı.

Rastladığımız diğer Türklere gelince. Torres del Paine Milli Parkında dünyanın en önemli kaya oluşumlarından olan üç adet bin metrelik kaya sütunlarını görüp geri inerken gencecik bir Türk kızına rastladık. Kendi başına gelmiş. Yine aynı dağda İsviçre’de doğup büyümüş bir Türk çocukla İsviçreli sevgilisine rastladık. Hollanda da çalışan genç bir Türk çift de vardı. Çocuk kıza İguazu Şelalelerinde evlenme teklif etmiş. Kendinizden utanın valla. Siz bırakın şelaleyi, karınıza evlenme teklifini çeşme başında bile yapmamışsınızdır. Tabii bu arada evlenme teklifleri niye erkekler tarafından yapılır. Tersi olsa ne güzel olurdu. Erkeklerin hayatlarında kadınlara bir kere olsun “hayır” deme şansları olurdu. Daha sonra BA de kaldığımız otelde yine genç bir Türk kızına rastladık. Hayatının ideali BA’ de tango öğrenmekmiş. Onun için gelmiş. Bir de bisikletiyle Güney Amerika turuna çıkmış bir Türk çocuk vardı. Ama bisikleti biraz yavaş olduğu için bizi bir türlü yakalayamadı. Size bu konuda son bir bilgi. Arjantin’in en güney şehri olan Ushuaia’da bir lokantaya gittik. Arjantinli garson kız Türk olduğumuzu öğrenince bize birer tane mavi nazar boncuğu taktı.

Ertuğrul Ushuaia’dan BA uçağına biner binmez sızlanmaya başladı. “Ahmet Abi, Himalayalar’da Kar Kaplanının ayak izlerini görmüştük, hatırlıyor musun?” dedi. İçimden “Tamam” dedim “Bu adam beni buradan direk Everest’e götürüyor. Hani önce bari bir İstanbul’a uğrasak da bir diş fırçalayıp filan öyle gitsek” diye düşündüm. Ben kaplanın ayak izinden filan ne anlarım; onun gibi biyolog miyolog değilim. Ben Himalayalar’da sadece Yetiyi arayıp duruyordum. “Eeeee ne olmuş kaplana?” dedim. “Abi” dedi “hayattaki en büyük hayalim bir Kar Kaplanı görmekti, BA Hayvanat Bahçesinde varmış bunlardan.” “Bana ne?” dedim.” Olur mu abi; gidip göreceğiz” dedi. Kaderde BA Hayvanat Bahçesinde ¾ gün geçirmek varmış. Gittik kaplanlara. Ben Kar Kaplanı diye beyaz bir şeyler bekliyorum. Hâlbuki arkadaşlar bildiğimiz şekilde sarı-kahverengi çıktılar. “Bunlar Allahın Himalayalarında ne yerler ne içerler; köylere filan saldırmazlar mı” dedim. “Abi, bunlar çok çekingendirler, insanlara filan pek öyle yaklaşmazlar” dedi. Ben de onun üzerine kolumu kafesten içeriye uzatıp “pisi, pisi” demeye başladım. Ertuğrul kolumu geri çekmeseydi şu anda size bu satırları yazabilecek bir ele sahip olamayacaktım. Suya narsistik bir şekilde bakan Beyaz Ayı beni daha çok ilgilendirdi. Dünyada sayıları bolca bulunan politikacılara benziyordu hali. Esas beni ilgilendirenler ise beyaz aslanlar oldu. Garibanları Albino oldukları için Afrika’dan alıp getirmişler; bunlar da yatmış yere, entel havalarda uzaklara boş boş bakıp duruyorlardı. Herhalde “Allah bu Albinoluğun canını alsın, şu anda Afrika’da kızlarla kırıştırmak varken, burada ne arıyoruz” diyorlardı kendi kendilerine.

BA’de La Boca’ya gittik. Şehrin bu büyük bölümü dar gelirlilerinin yaşadığı bir yer. Kendilerine Boca Cumhuriyeti diyorlar ve futbol takımları da renkleri sarı-lacivert olan meşhur Boca Juniors. Bu renkleri FB’den almış olmalılar. La Boca’da da tango kahveleri var. Ben ayrıca burada tangocu bir kızla tango yaparken fotoğraf da çektirdim. Üstüme tango kıyafeti giydirdi, ama altımdaki dağ pantolonu ve botlar ile kaval olduk. Son gün BA’den ayrılırken oteldeki tatlı Türk kızımız arkamızdan bardakla su döktü. Böylece İpeğin de isteğini yerine getirmiş olduk. Öyleyken böyle.