Polonya

Polonya

Var mıdır, yok mudur derken; valla varmış Var-şova. Masal bu ya; orada da çok önemli bir besteci yaşarmış. Güzel parçalar bestelermiş. Adamcağızın adı Şopenmiş ama herkes onun ismini Chopin diye yazarmış.

Bir gün FEST Turizmin aklına gelmiş ve “Hadi gidelim de şu adamı bir ziyaret edelim” demiş. Biz de katılmışız onlara. Ama ne yazık ki biraz geç kalmışız. Meğerse Chopincağız birkaç asır önce ölmüş. Eh o kadar yol gittik; bari boşuna gelmiş olmayalım diye biz de adamın bıraktığı izlere takıldık. Gerçi adam Lehistan’da doğmuş, ama yirmi yaşında da Fransız İhtilaline katılmak için Paris’e gitmiş. Ama bakmış ki biraz geç kalmış. Geldik, bari kalalım burada demiş.

Varşova’ya indik, garip bir alete bindik, bizi yarım saatte Wroclav’a attı. Söylemeye kalkmayın, beceremezsiniz. Almancası Breslau. Öyle bilin. Zaten adamlar alfabeleri kısa olsun diye sesli harfleri bir kenara bırakmışlar. Mesela dillerinde “Brzsyktjs” gibi kelimeler var. Gerçi onlar söylerken kulağa hiç de fena gelmiyor bu kelimeler. Bu arada bir şehrin hemPolonyacası hem de Almancası olması ne demek bilemiyorum. Mesela İstanbul’a Osmanlıcada “Dersaadet” demek gibi bir şey herhalde.

Polonya tarihte hep büyük devletler tarafından paylaşılmış. İnsanları çok sıkıntılar çekmişler. Üstüne de Naziler sıkı bir katliam yapmış. En son darbeyi de komünizm vurmuş. Hatta bir ara Osmanlı’ya sığınanları bizimkiler Beykoz üstlerindeki Polonezköy’e yerleştirmişler. Avrupa kültürü tesirinde çok kalmışlar ama kendilerine ait öyle fazla bir kültür geliştirememişler. Zaten biz şimdi Wroclav’dan başlayıp otobüsle Varşova’ya kadar gideceğiz ve yolda da Chopin’in konaklayıp kalmış ve müzik yapmış olduğu yerleri ziyaret edeceğiz. Yani konumuz Chopin; rehberimiz başka bir şeye kafamızı takmamamızı söyledi. Bu yerlere adamcağızın kokusu iyice sinmiş olacak ki, adamın geçtiği yerlere götürüyorlar bizi; ya da çok fena işletiliyoruz diye düşündük İpek ile. İlk gün eski bir içmelere gittik. Önce içme sularının bulunduğu yere soktular bizi. Biz de suları bol bol tattık ve yorumlarda bulunduk. Burada Chopin de burada su içmişmiş. Sonra da yandaki güzel binaya geçtik. Chopin’den enfes tınılar çalan bir orkestrayı dinledik. O sular o kadar iyi geldi ki bana, bütün konseri WC de oturarak dinledim. Yani size tavsiyem, Chopin konserlerine ihtiyatlı gidin. Oradan sonra yolculuğa devam ettik. Programın bir sonraki etabı olan tarihi oyuncak fabrikasını gezemedik. Randevuya geç kalmışız. Tabii bu iş bizi fazla ırgalamadı. İstanbul’da her yere genelde geç kalıp “Şu İstanbul’un trafiği de hiç belli olmuyor be abicim!” demeye alışığız nasıl olsa. Neyse oradan bir sonraki müzeye çevrilmiş eski bir kale etabına gittik. Orası da kapalı çıktı. İmparatorluk askerleri manevra yapıyorlarmış. Oradan da otele gittik bilmem ne şehrinde. Tuhaf bir şey. Geç kalmamıza rağmen otel açıktı.

Ertesi gün iki ayrı tarihi küçük sarayda Chopin resitalleri dinledik. Chopin oradan geçerken bu sarayların birinde gece kalmış ve köftehor az kalsın şatonun sahibi Kontun kızını ayartıyormuş. Neticede saat 18:00 de Varşova’daki Haydn (bu da Lehçe olsa gerek. Zaten o kadar anlaşılmaz ki kelimeleri, biz de o yüzden değişik aksanlara lehçe demişiz herhalde) konserine yetişmek üzere yola koyulduk. Fakat rehberimiz yirmi yıldır T.C. de yaşayan bir Polonyalı olduğu için de geç kalmaya başladık. Zaten bildiğiniz gibi bir gün önce de ufak tefek aksaklıklar olmuştu. Otobüsteki insanlar haklı olarak huzursuzlandılar. Türk geç kalır, ama Türk her şeyin üstesinden de gelir. Rehbere “Opera Salonunu ara ve yirmi üç adet Türk getiriyorum, üç – beş dakika geç kalabiliriz; vaziyeti idare edin de” dedim. Rehber sözlerimin şokundan kurtulunca bir arkadaşını aradı; o da Operayı aradı ve biz on dakika kadar geç geldik. “Bekledik, hadi çabuk olun” dediler ve şefle aynı anda konser salonuna girdik. Yalanım yoktur, bu hadise ayniyle vakidir ve de bendenizin grup içinde popülaritesinin çok artmasına sebep olmuştur.

Ertesi gün tarihi ve nefis bir bahçesi olan çok cici bir saray yavrusunu ziyaret ettik. Burada Varşova Konservatuarından bir Profesör bize piyanoyla Chopin çaldı. Çok güzeldi her şey. Derken “Haydi, bunlar Şopen, Şopen, kalmıyoooooo” diye Profesörcük bize kasetlerini satmaya kalktı. On beş dolara sattığı kasetlerden aldık. Elindekiler yetişmedi, biz orada nefis bir lokantada yemek yerken, o da gitti ve satmak için daha fazla kaset getirdi. Stalin’in yaptırdığı o ruhsuz ve acayip binaların gölgesinde, hala komünizmin bıraktığı fakirlikle boğuşan insanların kaderlerini de böylece görmüş olduk. Esasında AB de filanlar, ama fakirler. Nereye nasıl varırlar bilemem.

Ertesi gün son günümüzdü. Şehrin eski bölümüne gittik. Orta çağdan kalma tipik bir meydanı ve etrafındaki süslü evleri ile çok şirindi. Müzeleri ziyaret etmek istedik. Müzeler o gün kapalıymış. Yani sizin anlayacağınız, sadece Chopin yedik içtik ve döndük.

Not: Söylemeyi unuttum; burada da bol miktarda mezarlık gezdik, hatta, galiba, Chopin Muhteremin de mezarını ziyaret ettik. Ben gitmedim her ihtimale karşı. Bu kadar Chopin’den sonra dua yerine kazara beddua filan edebilirim diye.