Resim Sergisi

Resim Sergisi

Ben resim sergisi açtım. Açılış günü mutat zevat ile galeri sahibimiz ressam sevgili Resul Aytemur, Küratörümüz sevgili Denizhan Özer ve sanatçımız sevgili bendeniz serginin resm-i küşadını eylemek ve kurdele kesmek üzere yan yana dizildik. Bu arada dışarıda üstünde adımın kocaman olarak bulunduğu beze hayran hayran bakan insanlar toplaştı etrafa. Fotoğrafçılar, kameramanlar ve spikerler de yerlerini aldılar. Vaziyet canlı yayın anlayacağınız.

Ve fark ettik ki açılışta keseceğimiz kurdeleyi almayı unutmuşuz. “Numan, koş bir kurdele al” dedik. Üç dakika sonra cepten aradı. “Kurdeleyi aldım” dedi ve kurdelesesiz geri geldi. Meğerse kurdeleyi alınca getir” demeyi unutmuşuz. Neyse Numan tekrar dışarı fırladı ve kapının önünde salına salına gezinmekte olan şık hanımlardan zorla bir kurdele aldı almasına; ama az kalsın kendisi de kurdeleciğe teşebbüsten tutuklanacaktı. Bu teşebbüs kavramını da anlamam ben. Bir hanımla aynı odada yarı çıplak şekilde videoda betimlenirseniz, bu görüntü o hanımla ille de bişiye mi teşebbüs edeceksiniz demektir yani. Ve konuşmalar başladı. Galeri sahibi olarak Resul Hocam gelen sanatçılara baktı ve “Siz bana yan galerinin casusları gibi geliyorsunuz.” dedi. Sanatçılar “ekmek kuran çarpsın ki yok öyle bişi Resul abi” deyince de önemli birini takliden “one minute please, bakın ilişkilerimizi keserim, sonra papaz olursunuz valla” dedi. Ben oldum olası “papaz olmak” ne demektir anlayamadım. Tek aklıma gelen “dua etmek için sakal bırakmak gerektiği” oluyor. Nedenini bilemiyorum. Geçenlerde İstiklal Caddesinde dondurma alıyordum. Tipik bir Kıro Nazi Alman Herif dondurmacıya Euro verdi ve üstünü de Euro istedi. Dondurmacı da “Ulan keriz herif, bizi Euro Zone’a aldınız da sana Euro vermedik mi” deyiverdi. Nazi Allahtan bu denilenleri anlamadı, yoksa Hitler’in gazını salıverirdi alimallah. Bu kısa hikâyenin burada ne vazifesi vardı, ben de anlayamadım.

Tabii incelik olsun diye bir de müzik getirttik. Müzik daha kaliteli olsun diye bizim atölyenin altında her gün on parçalık konser veren saksafoncuyu çağırmıştık. Bu sefer borazanının marpucunda kalan tükürükleri çaldığı her parçadan sonra yere silkmeye başladı. O çalıyor; Numan paspaslıyor. Bu paspas lafını da anlamış değilim. Benim bildiğim, paspas kahverengi keçeden olup, çalınmasın diye yere zincirle bağlanmış, kimsenin üstünde ayağını silmediği garip bir alettir. Herhalde “boş ver, takma kafana, ayağını silmeden pas geçebilirsin” anlamına denmiştir. Ne laflar var dilimizde, di mi. Mesela o gün sergiden ayrılırken yanıma gelen şık bir madamla bir müsü “Üstat, Bon Jur; Monşer, bu Fransızca şansonları tam olarak realize edememekteyiz şekerim. Tuvallerinizde pırıldayan montenlerin entellejansını anakronik etüdlerle ne kadar da bonkörce pentür etmişsiniz efendim” dediler. “Hamfendi, sorduğunuz köfteci bir alt sokakta” dedim. Tabii bir de şöyle diyenler oldu “Dağların renklerinde betimlenen yanılsamalar bireyin ruhunun içten çoşan derinliklerine Prusya Mavisi gibi yansımış.” Bunlara ise verecek cevap bulamadım, onlar zaten soru sormuyorlardı galiba. Kalabalığı gören seyyar börekçi, taze soyulmuş hıyar satan, pilav-ayrancı, simitçi, kestane kebapçı ve yankesiciler doğal olarak kapıya toplandılar.

Sergi açılışının bir de ağırlama adabı var tabii ki. Üstat Mürsel hayatında üç bin sekiz yüz kırk beş açılış hazırlamış olduğu için eski kulağı kesiklerden. Yiyecek bol bol çiğ havuç ve çiğ karnabahar ki yiyenlere gaz yapsın da fazla yiyip içemesinler. Kanape tabii ki yok. Bu kanape geyiğini de anlamamışımdır. Kanape, Fransızcada oturulacak yumuşak kerevet demektir. Bunu pişirerek mi, yoksa pişirmeden mi yemek gerekir bilemiyorum. İçecek ise gençler için yüz seksen beş buçuk kuruşluk “Ftarekğulo” şarabı. Safi asit, arsenik ve maruldan yapılmış. Gençler o gün bundan elli şişe bitirdiler. Muteberli misafirlerimize ise yirmi beş liralık adı “Kabarede Soyunuyon” gibi bişi olan şaraptan takdim ediliyor. Tabii bu arada Mürsel VIP müşterilerimiz için sotaya Rakı ve Votka saklamayı da ihmal etmemiş; hatta onların yanında iyi gider diye de şalgam suyu ile özel “Grapefruit Juice” almış. Bu arada en büyük misafirimiz Sınai Kalkınma Bankasından emekli, yetmiş yaşlarındaki sergi açılışlarının olmazsa olmazı Mustafa Bey. Takım elbisesi, kravatı, fötr şapkası ve elinde içkisiyle resimleri incelikle izlemekte. Yanıma gelip, bana “Müşarün-ileyh hazretlerinizin tasvire devam ve resme ihtimam hususunda ibraz buyurdukları measir-i ikdamı ü intizamın pek ziyade şayan-i takdir ü şükran bulmuş olduğumu maa’l-fahr hakpay-i sami-i necabetpenahilerinize arz ü iblağa mucaseret eylerim” dedi. Ben de “Bilmukabele, biz de sizi hamfendiyle beraber akşam yemeğine bekleriz” dedim. Kendileri sonra karşıdaki galerideki açılışa katılmak üzere bizi terk etti. “Acaba sadece sergi açılışlarına mı gidiyor, yoksa “Wedding Crasher’lik de yapıyor mu” diye düşünmeden edemiyorum. Bizim düğünümüzde ellerini sıkıp teşekkürlerimizi sunduğumuz dört kişinin içeriye “crash” ettiğini sonradan fotoğraflara bakarken anlamıştık da. O zamanlar şimdiki gibi “LCV: 28 Şubat 2018 saat 18:35 e kadar Müveddet Hanım’a. Telefon etmeyenler gelmiyor sayılacaklar gibi incelikler yoktu. Ah, efendim ah; nerdeee o eski düğünler. Münir Nurettin Bey kendi bestelerini terennüm eder, Safiye Ayla da geceye gece katardı.

Açılış çok güzel geçti. Ayrılırken herkes “Şekerim, tebrik ederim; çok güzel olmuş, ellerine sağlık, duygularını renklerle tasvir edişine bayıldım vs.” deyip tüydü. Hiç üzülmesinler, içlerinden neler düşündüklerini ben tahmin edebiliyorum. Benimle ilgili videoyu göstermek için evdeki Televizyonu getirmiştik. Masraf artmasın hani yani diye. Televizyon aletimizi kolumuzun altına sıkıştırıp giderken, gençler kapının önünde sanatsal sohbetler yapmaya devam ediyorlardı. Baktım Resul Hocam (Bu arada size bir bilgi. Adından dolayı ABD kendisine vize vermiyormuş) Mürsel’e işaret ediyor “Şarap bitti” desin diye. Neyse tam kapıdan çıkıyoruz ki, genç sanatçılardan biri benim hakkımda şöyle diyor “Biz adama resim satmaya uğraşırken, keriz şimdi kendisi resim yapmaya başladı”.

Sergi sırasında elinde naylon torba olan bir adam geldi. Bir katalog aldı, yetmiyormuş gibi bir tane de poster aldı. Yanıma geldi “bana bir katalog imzalayın” diye elime bir kartvizit uzattı. Adamın görünüşü alış-verişe çıkmış memur emeklisi gibi. Baktım, kartta Yengen Hukuk Bürosu yazıyor. Ben de “Sevgili Yengen Hukuk Bürosuna; bütün davalar sizin olsun, yolunuz açık olsun” diye yazdım. O yetmedi bir de postere imza istedi. Çok sevgili ressam Alaattin Aksoy ince bir jest ve onurlandırma olarak yanında Rutkay Aziz ve Tarık Akan ile beraber geldi. Tabii benim pabucum da dama atıldı. Herkes başladı onlarla fotoğraf çektirmeye. Bana onlarla beraber bir tasvir aldırmak az kaldı mümkün olmuyordu.

Tabii bu arada ismi lazım değil bir TV kanalından geldiler. Yirmi yaşında, çok tecrübesiz ve nişanlı olan (dikkatinizi çekerim, o hengâme içinde kızın medeni durumunu, kimlerden olduğunu, nişanlısının ailesinin durumunu filan öğrenip, evlilikleri konusunda tasviplerimi sundum) tatlı bir kız bana sorular sormaya kalktı. Ama elindeki kâğıda yazmış olduğu soruları heyecandan okuyamıyor. Dünya hali işte. TV ye çıkıyorum diye heyecanlı olan ben olacağıma bir de kızı yatıştırmaya çalışıyorum. “Sen merak etme, ben kendi kendime konuşurum” dedim. Ve Denizhan’ın böyle durumlar için bana daha önceden ezberletmiş olduğu konuşmayı yaptım. O kadar iyi ezberlemişim ki, hocam Mustafa Müftüoğlu “bütün akşam herkese aynı şeyleri söylediğimi” ifade etti ertesi gün. Yani iyi bir haber spikeri olabilirim demektir bu.

Sergiden evvel bir sürü organizasyon alternatiflerini gözden geçirdik. Mesela benim iplere tutunarak duvarlara çıkmamım uygun olup olamayacağını tartıştık. Veya yukardan iplerle güzel kızlar indirip piyangoya koyalım mı diye düşündük. Ama neyi piyangoya koyacağımız konusunda kararsız kaldık. İpleri mi, kızları mı? Veya içeriye suni bir dağ inşa edelim, misafirler de bunun etrafında saklambaç oynasınlar diye heyecanlandık. Denizhan “saçmalamayın” dedi “ebeyi nasıl seçeceğiz?” “Ena, mena, dosi; dosi saklambosi; saklambos, saklambos deriz” diyecek oldum. Numan “Ahmet Bey sergi heyecanından kekelemeye başladı galiba” dedi. Kataloğun arkasına koyduğumuz beş dakikalık filmi çekmemiz iki saat sürdü. Tabii bu sırada aşağıda saz çalan görme özürlü amcanın bütün terennümlerini fon müziği olarak kullandık. “Filmin sonuna çekim sırasında yaptığım laubalilikleri de koyalım” dedim; bu sefer Denizhan “aklını başına al” dedi. Yani hakiki bir sanatkâr gibi davranmak istediğim her seferinde fırça yedim. Tabloları galeriye boşaltırken de oradan geçmekte olan bir Japon turist grubu tabloların fotoğraflarını çekmek isteyince İstiklal Caddesi bir anda karıştı.

Tabii bunun sonrası da var. İleriki günlerde gezmeye gelenler……

Bir çift geldi. Sergiyi gezdiler. Resul’a “çok beğendik doğrusu, tebrik ederiz, yine çok başarılı bir sanatçı seçmişsiniz. Bugüne kadar hep sizi takip ettik ve de hiç yanılmadığımızı gördük. Bize şu resmi ayırır mısınız lütfen. Ayrıca sanatçı da buradaysa tanışmak isteriz” dediler. Ben hemen ortadan toz oldum. Beni görseler, altmış yaşındaki sanatçıyı senelerce nasıl takip edebilecekleri konusunda muhtemelen tereddüte düşeceklerdi. Zaten kendileri de aşağı yukarı yetmişlikti. Tabii bizim cebimize de birkaç bin kayme daha az girecekti. Yani anlayacağınız, hayatımda ilk defa “bileğimin gücüyle” para kazandım. Başka bir gün seksen beş yaşında tatlı bir bey geldi. Kulakları duymadığı için bütün gün evde hanımınla konuşmadan yaşıyorlarmış. Bu yüzden yetmiş sekiz yaşında resme başlamış. Esasında benim de resme başlamamın nedeni de benzer bir olgudur. Biz evde hanımla bütün gün durmadan konuşuruz. Tek ufak fark; o konuşur, ben dinlerim. Yaşlı bey sergiyi görmeye gelmiş, çok beğenmiş ve bir tabloyu ayırtmak istermiş. Aklı başında kimse almıyor ki şaheserlerimi. Napalım; sağlık olsun, torba dolsun. Benimle sanatım hakkında konuşmak istediğini söyledi ve oturdu; kendisine çay ikram ettik. Sanat konuşmasına dedesinin geçen asrın başında Sivas’ın bilmem ne köyünden İstanbul’a nasıl geldiğini ve Kireç ocağı işletmesi açtığını anlatmakla başladı. Kireç ocağı sonradan babasına ve daha sonra da kendisine geçmiş. Kirecin kimyevi yapısını anlattıktan sonra, kireci nasıl öldürdüklerini anlattı. Ben iğneyle öldürülmeyi tercih ederim valla. Ve dakikalar geçti, elindeki çay soğudu. “Hadi baba, paydos vakti geldi” deyip paltosunu giydirip kapının önüne çıkarırken, bugün kireç yapmanın nasıl daha teknolojik olduğunu anlatmaya çalışıyordu.

Tabii günü geldi ve sergiyi toplamaya başladık. Denizhan “Sergi toplamaları bana ayrılıklar gibi hüzün veriyor” diye ağlamaya başlamaz mı!

Yani tam sanatkârane bir sergi oldu.