Şarap

Şarap

Süreyya Restaurant 1970ler başı?

Benim teyzem konulara çok direk giren birisiydi. Yıl 1968. Yeni açılmış ve hemen meşhur ve sosyetik olmuş bir restaurant a gittik. O dönemde böyle yerlere alışık değildik henüz.Kapıda restaurantın isminin bulunduğu levhanın yanında ikinci bir levha vardı. Üstünde de orada yemek yemiş önemli ekabirin isimleri yazıyordu. Hatta bazılarının fotoğrafları bile vardı. Bir fotoğrafın altında da Baron von Schimendifer yazıyordu. İçeri girdik. Takım elbiseli bir genç bize saldırıverdi ve teyzemin kürkünü çekiştirmeye başladı. Çocuk kürkünü çalacak zannettiği için teyzemle çocuk arasında epey bir çekişme oldu. Meğersem çocukcağız kürkü jartiyere mi neye asacakmış. Neyse kürkü astı ve bana üstünde numara yazan bir fiş uzattı. Önce bana kendi telefon numarasını veriyor sandım. Tövbe estağfurullah.

O sırada orada şık bir hanımefendi duruyordu. “Bonsuvar, bien venü, size masanıza kadar refakat edeyim” dedi. Ya, ona ne bizim masadan. Biz alışmışız, gider istediğimiz boş bir masaya otururuz. Aptal değiliz ya. Derken siyah papyonlu ve beyaz eldivenli bir tip arz-ı endam eyledi. Ben hemen ayağa kalktım ve kibarca kendimi tanıttım. “Bon suar, bendeniz Kont de Akatlar” dedim. Ben adamı Baron von Schimendifer sandım. Meğerse adamcık garsonmuş. “Anşante efendim, yemekten önce size pur buar olarak bir terapi ikram edebilir miyim” dedi. Haydi gel şimdi çık işin içinden. Herif bizi deli yerine koydu. Terapi yapacak. Esasında haklıydı da. Böyle bir yere gelmek için önceden terapi almak gerekiyormuş. Neyi ikram edeceğini anlamadık ama herhangi bir yamuğa düşmemek için “No mersi, almayız” dedik. Baron çekti gitti. Açlık başımıza vurmaya başladı mı. İçeri gireli yarım saat oldu ama daha bir menü bile gelmedi. Neyse kalktım mutfağa gittim, garsonun yakasına yapışıp bizim masaya getirdim. “Yemek lütfeder misiniz aynım?” dedim. “Hemen efendim” dedi ve gitmeye kalktı. “Beyefendi nereye gitmekteler acaba” diye sordum. “Menüyü size arz etmeye” dedi. Ben de hemen peşinden gittim. Sonunda nihayet saadete geldik. (Saadet evde yoktu demeyeceğim. Fazla laubalilik olur.) Menüdeki yemeklerin ne olduğunu anlayamıyoruz ama kıro görünmemek için iyi kötü muhteviyatını anladığımız yemekleri seçiyoruz. Hangi yemeği seçsek garson bize “Şefimiz bu akşam bu asortmanı yapmayı münasip görmedi” filan diyor. Biz yemek peşindeyiz herif bize apartmandan bahsediyor. Neyse anlayabildiğimiz kadarıyla siparişleri verdik. Adam “etleriniz nasıl pişmiş olsun?” demez mi. Etin nasılı var mı ya.? Pişirir getirirsin. Sanki haşlanmış yumurta istedik. Garson durumu kavrayıp bir an tereddütten sonra “İsterseniz medium rare yaptırayım, aşçımız bu konuda çok başarılıdır da dedi” Teyzem tamam kabilinden başını salladı. Esasında “Açız ulan getir de ne getirirsen getir” diyeceğiz ama kibar görünmek için onu da diyemiyoruz. Teyzem “Şarap da rica ediyoruz” dedi. Garson “Tamam efendim, sömel yollayayım” dedi ve yine kayboldu. Haydaaa, herif bize baştan sömel tatlısı yedirecek. Teyzeme baktım. Gırtlaklayacak birini arıyor. Ve biraz sonra tuhaf bir canlı çıkageldi. Üstünde renkli ve parıltılı bir kıyafet, boynunda janjanlı bir fular, göğsünde göbeğine kadar sarkmış bir kordon ve kordonun ucunda da acayip bir şey. “Tamammm” dedim içimden “Eğlence başlıyor” Teyzem bilmem ne şarabı istedi. Bizim herif çok nazikçe “o iyi değildir, size şunu vereyim” deyince teyzem garibimi bir güzel haşladı. Neyse nazik çocuk biraz sonra teyzemin istediği şarapla geri döndü. Şişeyi teyzeme gösterdi. Böylece şişenin Şişe Cam Fabrikasının imalatı olduğunu öğrenmiş olduk. Sonra şişeyi evirdi çevirdi, kokladı mokladı ve en sonunda şişeyi açtı. Arkasından mantarın dibini kokladı. Sonra da mantarı koklasın diye teyzeme uzattı. Bu mantar koklama olayı hepimizi kıllandırmadı desem yalan olur. Teyzem çocuktan iyice şüphelenmeye başladı. Derken garibim şaraptan az bir miktarını boynundaki kolyeye bağlı şeye döktü, şarabı ağzında şapırdatmaya başladı. Nihayet kafasını aşağı yukarı salladı ve “Bon” dedi ve az bir miktar şarabı teyzemin bardağına koydu. Şimdi teyzemin önünde içinde azıcık şarap olan bir bardak, tepesinde de ayakta duran tuhaf bir genç arkadaş. Teyzem kafasını kaldırıp sömel’e şöyle bir baktı. Çocuk “Tadınız” efendim dedi. Teyzem şaraptan bir yudum aldı ve soran gözlerle velete baktı. Velet “Nasıl, beğendiniz mi efendim?” deyince olay bitti. Teyzem herife “…tir git başımdan” deyiverdi. Biz de böylece sömel’in tatlı olmadığını öğrenmiş olduk. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu canlıya “Somelier” denirmiş. Vazifeleri müşterilere şarap sunmakmış. O günden sonra bizim evde içki içen olmamasına rağmen evde bir tane bulunsun diye biz de bir “Somelier” kullanmaya başladık.

Derken yaşlıca beli bükülmüş bir gariban geldi. Buzlu badem satıyor zannettim. Son derece kibar, Türkçesi bozuk. Bütün masaları dolaşıp hâl hatır filan soruyor. Zağar herkesi tanıyor. Allah allah “Dayı sana ne be, get işine. Biz senin hısmın neyin değiliz ki”. Neredeyse hayır duası da edecek. Garsonu çağırdım “Zat-i alileriniz bu muhterem beyefendinin nesi oluyorsunuz” dedim. “Beyefendi patronumuz Süreyya Beydir. Kendisi uzun yıllardır Ankara’daydı ve Atatürk’ün en sevdiği restoranın sahibiydi. Şimdi geldi İstanbul’da burayı açtı” dedi.

Sonrasında gelen hesaba artık itiraz edemezdik.