Uçak

Uçak

Hiç Uçakla Uçtunuz mu? Bu soruya sadece “evet” veya “hayır” diye cevap verebilirsiniz. “Hayır, ama……” diyemezsiniz. Çünkü uçmak fiili insanlar tarafından sadece uçakla yapılabilir. Uçakla nasıl uçulur? Pilot değilseniz, kaderiniz pilotun elindedir. Onun için ben Ramazan’da Müslüman ülkelerin uçaklarıyla uçmayı sevmem. İftara daha iki saat var, kule uçağa “sağa dön” diyor. Pilotun şekeri sıfıra düşmüş, uyku almış başını gidiyor. Adamın yapabildiği tek şey düşmeden önce uçağın burnunu kıbleye çevirmek.

Ayrıca uçağım düşmesi sadece sizin alın yazınızla ilgili değildir. Pilotun veya başka bir yolcunun da kaderi gelmiş olabilir. Neyse. Allah uçak kazası vermesin.

Şimdi teyzenizin eniştesinin Almanya’da ikamet eden torunu evleniyor. Siz de davetlisiniz. Şunun şurası iki saatçik, biletler de ucuz, “haydi gideyim bari” diyorsunuz. Nasıl olacak peki.

Öncelikle bilgisayarı ve de interneti kullanmayı bileceksiniz. Aksi takdirde oğlunuz/kızınız, onlar yoksa yeğeninizin kucağına düşüvereceksiniz. “Aman evladım, bir boş zamanında oturalım da şu Almanya uçak işini yapalım” diyeceksiniz; ama en tatlı sesinizle, çünkü sizin o çok sevimli olan keratanın bu iş için nasıl söyleneceğini kafadan biliyorsunuz. Sizi on gün kadar yalvarttıktan sonra, söylene söylene gelecek ve size yardım etmeye kalkacak. “Bu, bu, bu, böyle yaptım” diyecek ve masanın başından kalkacak. “Aman evladım, ben o güne istemiyordum ki” diyecek olursanız, bağırmaya başlayacak ve teknolojik özürlülüğünüzü kafanıza vuracaktır. Siz de “kaderde varsa Almanya’ya gitmek, neye yarar üzülmek” diyeceksiniz. Başka bir seçenek de havayolu şirketine telefon etmek. “NBYTB Havayollarına hoş geldiniz. Press 9 for English. You didn’t press 9, so we will not talk to you in English. Yapacağınız görüşmeler pilotlarımızın kalitesini arttırmak maksadı ile kaydedilmektedir. Merak etmeyin biz kaydetmesek bile, birileri her hal-ü karda kaydedeceklerdir. NBYTB Havayolları, lalala, bizle uçun, kuş gibi olun, layloylom” gibi bir müzik on dakika filan başınızı ağrıtırken, arada bir “arkadaşlarımız başka arkadaşlarla lafa daldıkları için, biraz daha beklemeniz gerekecektir. Siz sıradaki ikinci kişisiniz” anonsunu duyacaksınız. Nihayet “NBYTB Havayolları, günaydın, ben Adile, size nasıl yardımcı olabilirim acaba”. Sinirden yiyip bitirdiğiniz tırnaklarınızı yerine geri koyarak “çok konuşma be” demek isteyeceksiniz, ama kibar konuşmaya eliniz mecbur. Aksi takdirde telefon çat diye suratınıza kapanabilir. “Hamfendi, bendeniz T.C. Milletvekilliğinden emekli eski Sri Lanka büyükelçisi Şerif Vatansağolsunum. Bir bilet almak arzusundayım da.” “Amca. Nereye gideceksin, onu söyle” “Almanya’da Herberger adlı şehre evladım.” “Dur, bir bakalım. Amca biz öyle bir şehre uçmuyoruz”. Çat kapandı telefon. Nedciz şinçik? İşin yoksa Almanya’yı ara ve akrabalarından uçakla en yakın hangi şehre uçulabileceğini sor ve tekrar NBYTB Havayollarını ara “NBYTB Havayolları, beklemekten sıkılacaksanız, boşuna beklemeyin”. O sırada torun gelecek “dede ya, niye telefon kulağında bekliyorsun” diyecek. “Karşıdan beklemeye aldılar da” “iyi de dede, sen onu masanın üstüne koy hele bir.” Eliniz mecbur telefonu masanın üstüne koydunuz. “Bak dede, şimdi şu hoparlör düğmesine basacaksın, o kendi kendine bekleyecek” “evladım, cevap gelince ne yapacağım.” “Nasıl anlatayım ki sana şimdi. Sen en iyisi telefonu yine eline al, öyle bekle” “fesupanallah” derken, “NBYTB Havayolları, ben Kerime, size nasıl yardımcı olabilirim?” Telefon masanın üstünde kendi kendine konuşmaya başladı mı? Eliniz ayağınıza dolaştı mı? “Cancem evladım, ben şimdi ne yapacağım?” “Beyefendi ben ne bileyim ne yapacağınızı, bilet mi almak istiyordunuz?” “Evet kızım, bilet alacağım, ama bizim torun bu telefonu masaya koydu da” “beyefendi bilet istiyor musunuz, istemiyor musunuz.” “İstiyorum da bizim torun…” Çat telefon kapandı.

Son çare NBYTB Havayollarının Satış Ofisine gitmeniz. O da bir tek İstanbul’da var. İstanbul dışındaysanız, İstanbul’a gitmek için uçmaya kalkarsanız, aynı şeyler başınıza geleceği için, mecburen otobüsle geleceksiniz. Bulunduğunuz Şehire göre bu yolculuk yirmi dört saate kadar çıkabilir. Neyse geldiniz İstanbul’a. Harem’de otobüsten indiniz ve taksiye bindiniz. “Evladım NBYTB Havayollarının Taksim’de ofisi varmış, rica etsem beni oraya götürür müsün lütfen?” “Evvel Allah götürüm beybaba da ben bu yakanın taksisiyim, Taksim’e nasıl gidilir bilmem, sen bana tarif edeceksin.” “Evladım, sen bu tarafın taksisisin, ben de CHGDY’nin yerlisiyim. İstanbul’u bilmem ki” “Valla geçeriz karşıya beybaba, sora sora Bağdat bile bulunurmuş” Neyse sora sora Bağdat’ı bulursunuz. Ofise girersiniz. Sıra gırla. Oradaki güvenlik görevlisine sorarsınız “evladım ben ne yapacağım şimdi”. “Baba şuradan numara alacan, sonra da sıraya girecen.” Evet o eylemi de gerçekleştirirsiniz. Zırt eder sizin numaranız yanar, bankoya gidersiniz. Suratı beş karış bir hanım oturmaktadır orada. “Kızım ben bilet ala…” “Beyefendi nereye gidiyorsunuz onu söyleyin” “Almanya’da ZumKeller şehrine evladım” “tamam, tamam, hangi gün?” “şubatın yirmi dokuzu” “o zaman üç yıl beklemeniz gerekecek”. “Ayy, ihtiyarlık işte, şubatın yirmi sekizi diyecektim de” “Tamam, o gün uçuşumuz var. Bilet 55 Euro, alan vergileri vs. de 200 Euro, toplam 255 Euro vereceksiniz. Kredi kartınızı alabilir miyim” “Ben sokağa çıkarken çalınır filan diye kredi kartımı yanıma almıyorum da, nakit veremez miyim acaba?” “Olur. Biletiniz e-bilet; e-mailinize yollamamı istiyor musunuz”. “Nereye dediniz efendim”. “Posta kutunuza yani”. “Ah zahmet etmeyin efendim, postacı mektupları sokak kapısının altından atıyor, çoğu kaybolup gidiyor da. Siz bana elden verin”. “Peki Uç,Uç,Uç kartınız var mı”. “Ahh, emeklilik işte, kart artık bir şeye yaramıyor. Eskiden arkasını çizerek verirdik. Bakarsınız hamili yakinimdir falan diye yazarlar diye” “Tamam, tamam beyefendi, buyurun biletiniz.”

Gün gelince İstanbul’a gelirsiniz veya İstanbul’da oturuyorsanız yeğeninizden sizi havaalanına götürmesini rica edersiniz. Bir karış suratla götürür sizi. Dış Hatların önünde bırakır sizi ve vınnnn, toz olur. Elinizde bir bavul, bakmaya başlarsınız etrafa. Bakarsınız insanlar bir kapıdan içeri giriyorlar, siz de içeriye sızıp güvenlik sırasına girersiniz. Orada üniformalı bir adam/hanım durmaktadır.

“Üzerinizdeki cep telefonu, bozuk para, pasaport, cüzdan, anahtar her şeyi banda koyun” demektedir. “Evladım ben her şeyimi koyamam, umumun ortasında çıplak kalmaktan çok utanırım da” “Baba, pantolonu çıkar demiyoruz ki” “Hay Allah senden razı olsun evladım,” kapıdan geçerken kapı zırlar. “Amca Bey, sen hele şuradan bir daha geç bakalım” der biri, geçersiniz kapı yine zırlar. Üniformalı adam, “Kaldır kolunu” deyip elindeki copu öyle bir kaldırır ki korkudan kendinizden geçersiniz. Alet vücudunuzda dolaşırken yine zırlar. “Baba sende stent filan mı var.” diye sorar. “İstemediğin kadar var evladım” dersiniz. O fasıl biter. Şimdi check-in yaptıracaksınız. Sora sora bulursunuz check-in yerini, sıraya girersiniz. Derken sıra size gelir. Pasaport ile elinize bilet diye tutuşturulmuş kâğıdı bankodaki kıza uzatırsınız. Kız kâğıda bakar bakar ve “Zumkeller’e mi uçuyorsunuz?” der. “Hayır, valla bilmem ki. Sen Zumkeller’e uçacaksın demişlerdi. O kâğıtta ne yazıyorsa odur”. “Bavulunuzu koyun şuraya” der kız. Neyse bir şeyler filan yapar. “Uç uç uç kartınız var mı bey amca” diye sorar. “Valla o yok da biraz tansiyonum var kızım, beni bırakta gideyim artık” dersiniz. Derken pasaport sırasına girersiniz. Sıra size gelir. Polis memuru “amca yurt dışı çıkış pulun nerde” der. “O ne ola ki evladım”. “Git ilerden on beş liraya pul al gel”. Neyse sıradan zar zor geri çıkarsınız. Orada görevli gibi birini görürsünüz, yanına gidersiniz pulu sormaya. “Baba ver bavulu naylonlayalım” der. Bavula bir şeyler sarar ve “borcun on beş lira amca” der. Siz de verirsiniz ve böylece pul derdinden kurtulursunuz. Sonra pasaport sırasına dönerken pul aklınıza gelir ve geri gidip çocuğa pulu sorarsınız. “Pul bende değil, şurada” der. Neyse gidersiniz o bankoya, on beş lira uzatırsınız adama ve pulu alırsınız. O pulu alır ve tekrar pasaport sırasına gidersiniz. Beklersiniz beklersiniz. Sıra size gelir, pasaportla beraber polise pulu da verirsiniz. “Bu ne böyle amca, çık sıradan, pulu biniş kartına yapıştır öyle gel” der. Geri çıkarsınız. Ne yapacağınızı anlamadığınız için birine sorarsınız, “pulu şunu arkasına yapıştıracaksın bey baba” der. Neyse, epey uğraştıktan sonra pulun altındaki kâğıdın sökülüp biniş kartına öyle yapıştırılması gerektiğini anlarsınız. O kâğıdı sökmek bir hava yolculuğunun en zor ve en gıcık olayıdır. Sonunda söküyorum diye pulu ortadan ikiye yırtıverirsiniz. Bir şekilde iki parçayı alttaki kâğıttan söker biniş kartının arkasına yan yana yırtıldığı çakılmayacak bir şekilde yapıştırırsınız. Bu sefer pasaporttan kazasız belasız geçersiniz. Tüm bu işlemler iki buçuk saat sürmüştür. Size daha önce “uçağın kalkış saatinden en aşağı üç saat önce orada ol” demişlerdir. Bir “oh” çekersiniz üç yerine iki buçuk saatte başardığınız için.

Tam o sırada biri adınızı anons etmektedir. “Sayın ABCD, NBYTB Havayolları 34561 no.lu Zumkeller seferi için acele olarak 10029 No.lu kapıda beklenmektesiniz. Bu sizin için yapılan son çağrıdır”.

Ve siz de bu son çağrıya kalp krizi ile cevap verirsiniz.