Uganda'da Maymun Peşinde

Uganda'da Maymun Peşinde

Ertuğrul bir gün beni aradı “Ahmet Abi, ben Uganda’ya yürümeye gidiyorum; bir de maymun peşine gideceğim, gelir misin?” dedi. Uganda mühim değil ama maymunlara ise varım. Gerçi bizim evde bir iki tanesi mevcut; ama bir de Uganda’dakiler nasıl, bir bakayım dedim. Ha orası neresi mi, beni ilgilendirmiyor. Ben gittiğim yerlerin hakkında önceden hiçbir şey okumam ki, ön yargılı gitmeyeyim. Gidince orada zaten olay çarpıveriyor insanı. Bir tek çıkılacak dağlar hakkında okurum ki; çıkabilir miyim veya nereye kadar çıkabilirim. Düşersek ölür müyüz; ölürsek cesedi aşağı taşıyorlar mı, yoksa Everest’teki gibi yol üstünde mi bırakıyorlar vs.

Benim neslim Uganda’yı iki nedenle hatırlar. Birincisi 1970’lerdeki Entebbe baskını. Havaalanında bir uçağın havaya uçurulmasıydı. Bunu hiç anlayamamışımdır zaten. Uçak havaya uçurulunca niye problem oluyor ki? Uçak zaten uçurulmak üzere yapılmış değil midir kuzum? Neyse, öteki neden de İdi Amin Dada. Bir ketenpereye getirip Uganda’ya Cumhurbaşkanı olan çavuş. Hani düşmanlarını yediği söylenirdi. Kendileri ABD’ye resmi bir ziyarette bulunmaya gitmişti. O zaman da ABD Cumhurbaşkanı Reegandı. İdi Amin’in yanındaki aklı başında olanlar ona demişler ki “Başkanı görünce ‘how are you’ dersin; ondan sonra Başkan sana ne derse ‘me, too’ diyeceksin.” Neyse varmış bizimki ABD’ye, çıkmış Reegan’ın karşısına. Öğrettiler ya; “Who are you?” demiş. Reegan da esprili bir artist zaten “I am The President Of The United States and The Husband of Nancy” demiş. Bizimki de öğretildiği üzere “me, too” demiş. Sonra ne olmuş, söylemiyorlar.

İndik Entebbe’ye. Saat sabahın Dördü. Form doldurulacakmış. Tecrübeli iki gezgin olarak ikimiz de aldığımız kalemleri bagaja verilen bavullarımıza koymuşuz. Neyse bir görevli bize kalem verdi de ülkeye girebildik. Tabii bu arada vakit geçmiş, herkes bavulunu filan almış, çıkmıştı. Binanın ışıklarını söndürmeye başlamışlardı. Karanlıkta çıktık. Hiçbir şey gözükmüyor. Biraz sonra bir dizi bembeyaz dişin karşıdan kendi kendilerine havadan doğru bize geldiğini gördük. Neyse anladık ki, bu bize bir hafta boyunca rehberlik ve şoförlük yapacak olan Emanuelmiş. Biz Ertuğrul ile ilk defa gittiğimiz ülkelerde ne kazıklar yemiş olduğumuzdan, bu sefer uyanıklık ettik ve kalacağımız otelleri web-sitelerine bakıp seçtik. Şimdi diyeceksiniz ki, Uganda’da otel mi olurmuş, ki web-sitesi olsun. Valla ben onu bunu bilmem, en Hızlı İnternet Uganda’da. Kimse kullanmayı bilmediği için tüm internet Ertuğrul ile bana kaldı. Bu fakir ülkede beş adet cep telefon şirketi var. İnsanların elinde cep telefonları da mevcut, ama köylerde elektrik yok. Nasıl ediyorsunuz, büyücüye mi doldurtuyorsunuz dedik. “Yok Abi,” dediler “her köyde jeneratör sahibi olan biri oluyor, o jeneratörü çalıştırdığı zaman biz de gidip cepleri şarj ediyoruz.” Yalnız bu ülkede bir öğretmenin aylığının elli dolar olduğunu da belirteyim.

Adamların en çok iftihar ettikleri şey de komşu ülkeden çıkmış biri olan Organic Black African Managing America. (Obama) Bu ülkenin bir özelliği de burada kimse sigara içmiyor. İçenler sadece beyazlar. Bir de Afrikalılara geri kalmış derler. Adamlara Müslümanlığın ve Hristiyanlığın bilumum tarikatları ziyarete gelmiş. Bin bir türlü mezhep ve dinden insan bir arada yaşıyor. Bize en enteresan geleni Cuma namazına kadınların da gitmesi oldu. Zaten Hristiyan'ız diye Hristiyan isimleri almışlar. Mesela bizim Emanuel gibi. “Baba senin esas adın ne deyince “oynp8ym986” gibi bir şey söyledi. Tabii yerli gelenekleri de mevcut. Büyü filan gibi.

Ertesi günü seyahat şirketinin sahibesi LİDYA geldi. Çok sempatik bir hanım. Bize gezi hakkında bilgi verdi. Ayrılırken de “burada herkes biraz yavaş hareket eder” dedi. Zaten şunu söylüyorlar “you have watches, we have time.” Bu dedikleri çok doğru. Memleket de yapacak iş yok ki süratlensinler. Kampala’da trafik felaket. Onun için herkes motosiklet taksi kullanıyor. Hani bizde kuryeler var ya, onun gibi. Tek fark orada taşınan siz oluyorsunuz. İngilizler sağ olsunlar, trafik tersten. Ben yine ilk gece havaalanında cipe ters kapıdan girdim. Beyazlara “Muzungu” diyorlar. Hani Meksika’da “Yankee” veya “Gringo” var ya, onun gibi. Ama bu deyimin fazlaca kötü anlamı var galiba. Biz de dedik ki “yahu biz beyaz değiliz, yarı zenci sayılırız” ama yemediler. Tabii ben “siz birbirinizi nasıl ayırt ediyorsunuz” diye sordum. Onlar da “ya siz birbirinizi nasıl ayırt ediyorsunuz” diye cevap verdiler. Kampala’da anladığım kadarı ile bir tane AVM cik var. İçinde de güzel bir süpermarket mevcut. Ben etrafta Light Cola bulamadığım için markete girdim. Fakir yerlerde Light bir şey bulmanız mümkün değil. Adamlar zaten açlıktan avurtları çökmüş vaziyetteler. Bir de diyet miyet yapacak halleri yok. Neyse markette de Light Cola yoktu. Sonra bir rafta bir Diet Cola gördüm. Muzafferane bir şekilde atılıp aldım bir tane ve ne içiyorum diye üstüne baktım. AAA, T.C. malı bir Cola (Coca Cola veya Pepsi Cola değil). Milliyetçi bir Türk olarak büyük bir gururla açtım ağzını ve ağzıma bir yudum alır almaz milliyetçiliği filan unuttum. Bu Colanın Uganda da bile içilmeyip rafta kalmasının nedenini de böylece öğrenmiş oldum. Tabii bu arada ilk ve esas görevimizi yerine getirip şehir rehberinde Türk Lokantası aradık ve hemen bulduk. Hem de iki tane. Birinin adı Fenerbahçe. Adam lokantasının her tarafını sarı-laciverte boyamış. Kapısına kadar gittik, ama bir GS’lı olarak ben girmeye korktum valla. Ötekisi Efendy’s diye bir kebapçı. Kampala sosyetesine hitap eden cinsinden. Hafta sonları gece kulübü de oluyormuş ve girebilmek de o kadar kolay değilmiş. Uganda’nın Reina’sı yani. İki arkadaş ortak açmışlar ve işleri de çok iyi imiş. Kebabçının müdürü genç bir Türk çocuk. Babası Ankara’daki bakkal dükkanını kapatıp Uganda’ya gelmiş ve Kampala’da mobilyacılık yapıyormuş. Fesuphanallah. Bu arada Kampala’da iki adet daha Türk Mobilya mağazasının olduğunu da öğrendik. Birinin adı da Anatolia. Ve, ve, bu sefer de enselendik. Artık aya gitmek gerecek herhalde. Yolda yürürken bir hoş geldiniz sedası geldi. Artık alıştığımız için çok da garip gelmedi doğrusu. Emrah kardeşimiz bizi selamlıyordu. Kendisi yeni açılan THY bürosunda çalışıyormuş. Tabii bize hemen bir şeyler ısmarladı. Bu arada iki ay önce Kampala’da Türk Büyükelçiliğinin açıldığını da öğrendik. Sonra da Efendy’s de kendimize birer acılı kebap ısmarladık. Bol bol da Kampala dedikoduları dinledik. Son gece de nefis bir Afrika müzik ve dans showuna gittik. Sonunda hepimiz zencilerle dans ettik. Yerli birkaç kişi yanıma gelip çok güzel dans ettiğimi söyledi. Ben kendimce kılıç kalkan oynamıştım halbuki.

Tabii bu arada bizim mesleklerimizin ne olduğunu soruyorlar. Ertuğrul’unki kolay.” Ben profesyonel Dağcıyım; ayrıca da doğa ve macera turları tertip ediyorum” deyip çıkıyor işin içinden. Şimdi buradaki problem şu: peki ben neyim? Ben de bilmiyorum ki. Ben İstanbul’da taksiye binice şoför soruyor “Abi, sen ne iş yaparsın?” Bazen “ressamım” diyorum. “Abi, biz bu yaz evi boyatacağız, ucuza yapar mısın?” diyor. Bunun kısa çözümünü şöyle buldum. “Ben de Ertuğrul’un bavullarını taşıyorum, karşılığında beni bedava gezdiriyor” diyorum. Fakir ülkelerde bu cevap doğal olarak kabul görüyor. Zaten biz de yılda Kişi Başına Düşen Milli Geliri 200,- dolardan fazla olan ülkelere gitmiyoruz.

“Yahu siz yani şimdi Kampala da mı maymun gördünüz” diyeceksiniz. Yok Kampala’ da görmedik. Ciddi ciddi üç bin metrelik tropikal ormanlarla kaplanmış dağlarda saatlerce şempanze ve goril peşine gittik. Öyle yağma yok. Önce benim geyikleri okuyacaksınız, maymunlara sonra geleceğiz. Ülkede seçimler varmış. Aynı bizdeki gibi. Kamyonlara binmişler bağıra çağıra gidiyorlar. Başkanlığa sekiz aday varmış. Hatta birinle el bile sıkıştık. Neme lazım, bakarsın ilerde lazım filan olur “benim oyum sana başkanım” dedim. Yalnız ortada ufak bir sorun var. Halihazırdaki başkan yirmi beş yıldır her seçimi açık farkla kazanırmış. Adamların hallerine bakınca buna karşı bir halk hareketini ancak bizimkilerin başlatabileceğini anladık. Bu arada her bölgeye bir kadın milletvekili kontenjanı koymuşlar.

Ciddi ve öldürücü bir hastalık olan Sarı Hummaya karşı aşılıyız. AIDS problem değil. Nasıl geçtiğini bildiğimiz için maymunlara fazla yaklaşmadık. Resmi verilere göre ülkenin genelinde %10 AIDS’li varmış. Tabii Devlet Statistik Enstitüleri bizimkinden daha da fazla gelişmiş olduğu için, bence siz bu oranı ikiye katlayın derim ben. Öteki kötü hastalık ise Sıtma. Sıt veya sıtma, bu iş sivrisineklerle münasebetinize bağlı. Cibinlikli yataklarda yatıyoruz, ama her tarafları delik deşik. Ne yapıyoruz peki. Bendeniz gitmeden bir hafta önceden antibiyotiğe başladım ve geldikten iki hafta sonra bıraktım. Ve de uzun kollu t-shirt ile dolaştım. Araziye çıktığımızda da pantolonumun paçalarını çoraplarımın içine soktum. Ayrıca tesettür dışında kalan yerlerime de sinek kovar sıktım. Hakiki bir Türk Dağcı olarak Ertuğrul bunları yapmadı. Antibiyotiği de almayı zaman zaman unuttu. Veee. Bir gece yarısı “Ahmet abi kalk, bir sivrisinek var” diye uyandırdı beni. Sivri hiç affeder mi, Ertuğrul’u gagalamış tabii. Hemen benim i-Phoneumdaki sivri savarı devreye soktuk ve uyumaya devam. Bu arada bir miktar zenci çocuk evlat edinmiş beyaz çiftler gördük. Afrikalı deyip geçmeyin. Adamlar çok şey biliyorlar. Mesela, insanın vücudunun en önemli organının dirsek olduğunun farkındalar. Dirseği kıvıramazsanız aç ve susuz kalırsınız.

Haydi artık yola çıkalım. İlk hedef şempanzeler. Bizim şoför Ema radyoda bangır bangır bir şey dinlemeye başladı. Baktım spiker arada bir Chealsa ve Everton diyiyor. “Bu ne muhabbettir evlat” dedim. Meğerse bir hafta önce oynanmış olan maçın anlatımını Ugandaca’ ya çevirip anlatıyorlarmış. Adamların TV alacak bile paraları yok, ama dükkanlarda HD TV’ler satılıyordu valla. Neyse yolda gidiyoruz, karşıdan gelen şehirlerarası otobüslerin önünde balıklar asılı. Bir iki üç derken “bu ne yaw, büyü müdür, nedir?” dedik. Balıklara hava aldırıyorlarmış. Meğerse otobüs hızlı gittiğinden dolayı oluşan rüzgârda balık kokmuyormuş. Mesela boğazdan balık alıp evine gidenlerin balıkları arabanın önüne astıklarını düşünün. Yolda, affedersiniz, ayak yoluna gitme ihtiyacım geldi. Ema’ ya açtım derdimi. “long stay mi, short stay mi” dedi. Ben ne bileyim ne kadar süreceğini. Ama güngörmüş olan Ertuğrul bana birinin küçük, diğerinin büyük ihtiyaç demek olduğunu izah etti nazikçe. Bu arada mola verdiğimiz yerlerde çardak altına filan giriyoruz ya. Adamların tahtaları birbirlerine çakarken somun yerine gazoz kapağı kullandıklarını keşfettik.

Heyecanlanmayın. Göreceğiz dedik maymunları. Ertesi sabah Şempanzelerin olduğu ormana gittik. Giriş adam başı yüz dolar ve önceden bilet alınıyor. Günlük gezen insan sayısını sınırlamışlar ki maymun vatandaşlar rahatsız olmasın. Rehber eşliğinde ormana dalıyoruz. Epey bir yürüdükten sonra şempanzeleri görüyoruz. Biz hiç yokmuşuz gibi ormanda doğal yaşantılarına devam ediyorlar. Kimisi yavrusunu emziriyor, kimisi bağırıp arkadaşlarını çağırıyor, kimisi yan gelmiş yatıyor, kimisi de orasını burasını kaşıyor vs. vs. Ormanda onlar dolaştıkça biz de onları takip ediyoruz. Onlara belli bir mesafeden sonra yaklaşmak yasak. Dört saat sonra dönüyoruz. Savannah denilen büyük çayırlarda vahşi hayvan görmeye çıkıyoruz. Hani safari yani. Ama işler kesat. Ortalık kurumuş sanki; sadece Antilop görüyoruz. Asfaltta da bol bol Baboon cinsi maymunlar var. Arabanın önüne çıkıp çıkıp yolu kesiyorlar ve arka ayakları üstüne kalkarak muz istiyorlar. Allahtan trafik ışıklarında bir de cam silmeye gelmiyorlar. Bu arada buralarda gittiğimiz yollar delik deşik ve feci tozlu. Ben de biraz beyin vardı. O da sarsıntıdan ters yüz oldu. Neyse ki yaşama tutunmayı beceriyoruz. Öğleden sonra nehirde tekne gezintisi yapıyoruz. Tekne dedimse Göçek’te bağlı olan bilmem ne marka, benimki senden daha uzun diye havalar atılan teknelerden değil. Ama yine de Van Gölündeki Kürt Kaptanın kullandığı tekneden biraz daha iyi. Kıyıda bol bol fil görüyoruz. Muhtelif kuşlar ve timsah görüyoruz. Timsaha alıştık artık. Amazonda kendisini okşamışlığımız bile var. Bir de mebzul miktarda su aygırı görüyoruz. Burada benim anlamadığım bir konu ortaya çıkıyor. Ema’ya soruyorum, o bile çözüm getiremiyor. Su aygırı var da su kısrağı yok mu diyorum. Yoksa bunların sadece erkekleri var ve gay olup çocuk mu evlat ediniyorlar. Çözemedim valla. Feci şekilde sarsıla sarsıla dört saatlik bir yolculuktan sonra çok nefis orman manzaralı bir otele geliyoruz. Tek problem Otelin jeneratörünü saat 18:00 ile 22:00 arasında çalıştırmaları. Bence mühim değil de Ertuğrul’un cesaretine gıpta ediyorum. Akşam yemeğinde tavuk yiyor. Bir gece önce saat 22:00 den beri o tavuğun nerede tutulmuş olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Veee, ertesi sabah saat beşte kalkarak Goriller Cennetine doğru müteveccihen yola çıkıyoruz. Sadece bu sabah beşte uyandığımızı sanmayın. Her gün aynı saatte uyanıyoruz. Neden mi? Öğleye doğru hava ısınınca ısı 35 C’ye kadar çıkıyor ve karnını doyurmuş olan her türlü canlı mahlukat, insanlar dahil olmak üzere siestaya çekiliyorlar ve ortadan kayboluyorlar. Neyse, iki saatlik feci sarsıntılar içinde gorillerin bulunduğu ormana varıyoruz. Önce bir briefing alıyoruz. Gorillerle karşılaşınca nasıl davranmamız gerektiği hakkında. Bir de isterseniz çantanızı taşımak için hamal alabiliyorsunuz. Rehber dedi ki “hamal alırsanız seviniriz. USD 15,- dir fiatı. Buradaki yerel insanlara yardım etmiş olursunuz.” Ben de sırt çantasını rehbere verdim. Ama rehber olarak on dört yaşında, boy olarak benim yarım kadar, kilo olarak benim dörtte birim kadar tatlı bir kız geldi. Öğrenciymiş, okul masraflarını çıkartmak için okul tatilinde hamallık yapıyormuş. Üç bin metre yükseklerdeki yağmur ormanlarına dalıyoruz. Cortes ve adamları gibi en önde machete ile yol açan bir rehberin eşliğinde yol alıyoruz. Bu parka girmek adam başı beş yüz dolar. Evet, hem de yeşilinden. Ve en fazla da sekiz kişi alıyorlar. Çok önceden rezervasyon yapılıyor. Ormanın dik yamaçlarından ine çıka goril bulmaya gidiyoruz. Bu hayvancıklardan dünyada topu topu beş yüz tane mi ne kalmış, onları da sıkı korumaya almışlar. Hatta yanımıza silahlı bir adam bile verdiler. Herhalde maymunlar saldırırsa bizi korusun diye düşündük. Halbuki iş başkaymış. Adamın faikiyeti, biz gorillere fazla yaklaşıp doğal hayatlarını bozarsak bizi vurmakmış. Hayvancıklar dediğime bakmayın. Tanesi üç yüz okka çekiyor. Bir sırt adaleleri var, Rambo haltetmiş. Zaten düşmanları da yokmuş. Leoparı bile sıkıp suyunu çıkarıyorlarmış. Tek düşmanları insanlar. Hala kaçak olarak vuruyorlarmış garibanları. Şimdi biraz teknik bilgi: Bu adamcağızlar aileler olarak hayata devam ederlermiş. Bizim ziyaret ettiğimiz on üç kişilik ailenin fertlerinin büyük bir çoğunluğu bayram ziyaretine gitmiş oldukları için sadece dört tanesini görebildik. Sizden rahatsız olmuyorlar. Çok yakınlarına kadar giderek foto, video vs. çekebiliyorsunuz. Hatta gençleri bazen gelip insanlara dokunuyorlar bile. İki kural var. Üzerinize geldi mi hareket etmeyeceksiniz ve gözlerine bakmayacaksınız. Biz üzerimize gelmeseler de zaten gözlerine bakmıyorduk. Bendeniz her zamanki sakarlığımla çalıların arasına düştüm. Jungle’ın içinde yuvarlanıp, uyuyan bir gorile toslayınca korkudan ben de uyuyormuş numarasına yattım. O kadar değil, ama üç takla daha atsaydım herifin kucağına lop diye oturuverecektim. Gorillerle en fazla bir saat kalmanıza izin veriyorlar. O balta girmemiş ormanlarda bunları her gün nasıl mı buluyorlar? Son bıraktıkları gün GPS ile yerlerini belirliyorlar. “Park Ranger” leri sabah erkenden bir önceki günkü yere gidip gorillerin izlerini takip ediyorlar ve kendilerini buluyorlar. Sonra da telsiz ile bizim rehbere bildiriyorlar. Afrika uyanıyor işte. Bu kadar maymunluk yeter.

Ertuğrul müdürüm alışverişe biraz meraklıdır da. Bu gezi boyunca on bir paket Uganda Kahvesi, iki adet tam tam davulu, bir çift Afrika Öküzü boynuzu, garip bir müzik aleti, bilumum maskeler, iki canlı ananas ve de bir şeyler daha aldı. Son gün bunları bir koliye doldurdu. Kolinin içinde yer kaldığı için de sırt çantasını kolinin içine koyup koliyi bantladı. Tabii havaalanında güvenlikte boynuzları gördüler. Görevli kadının biri bu fildişi diye tutturdu. Kaçak fil vurup, dişlerini havaalanındaki güvenlikten geçirebileceğimizi düşünmüş olmalı. Neyse vatana avdet ettik. Excess bagaj lojistiğinden dolayı koli bende kaldı ve hemen o gün Ankara’ya Ertuğrul’a kargoladım. Biraz sonra Ertuğrul telefon etti ve “Abi, koliyi yolladın mı?” dedi “Evin anahtarını koliye koyduğum sırt çantasında unutmuşum da.”

Üç gün sonra Ankara’ya gittim. Ertuğrul tuhaf bir şekilde hala sıtma olmamıştı.