Venedik Bienali

Venedik Bienali

Gitmediniz mi? Biz de gitmemiştik. Gidelim bakalım, neymiş biz de bir görüp gelelim dedik.

Sanat camiasından oraya gidenler olayın ne güzel, ne estetik, ne çağdaş olduğunu filan hep anlatıyorlardı. Ben de bön bön bakıp, başımı aşağı yukarı sallayarak haklısınız gibilerden bir şeyler yapıyordum. Sizin anlayacağınız sanatsal ortamın arazisine uymak durumunda kalıyordum. Hadi bakalım biz de bir görelim dedik. Kalktık Venedik’e kadar gittik. Uçakla iki saat. Ha Van, ha Venedik. Van’da Bienal vardı da biz mi gitmedik yani. Yerli Bienaller T.C. de yavaş yavaş doğuya doğru gitme çabasında. Son derece sevindirici bir olay.

İndik Venedik’e. Burası Romalıların ülkesi ya. Ben pasaport polisine şirin gözükmek için “Dulce et decorum est pro patria mori” dedim. Adam bana baktı baktı ve “sen Sezar mısın?” dedi “yok be abicim, ben Antoniusum” dedim “Kleopatra nasıldı ulan” dedi. “üffff, ne sen sor ne de ben söyleyeyim birader” dedim. “Haydi sen geç bakalım aslanım” dedi. Ben geçtim. Sıra İpeğe geldi. Adam başladı İpeğe soru sormaya vs. Ben hemen geri döndüm dedim ki “işte benim Kleopatram”. Adam bir bana baktı, bir İpeğe baktı ve damgayı bastı.

Venedik’te motorlu taşıt yok, gondol çok. Hele gondola bir de tenor kiralayıp alırsanız yandınız demektir. 0tuz üç yıllık evlilikten sonra çok sıkıcı geliyor. Bir şeyler konuşmak istiyorsunuz, adam o sırada “o sole mio” diye bağırıp duruyor. Sonunda “al paranın iki mislini, aman ne olur sesini kes” dedim. Gondol sahile yanaşıyor. Gondolcu bavullarınızı size veriyor. Bavulları çek Allah çek ki otele varasın. Zaten o gün yorgunluktan heba olup gitti. Şimdi torpillilere üç gün Bienalin bedavadan “Preview” gezmesi var. Aynı gün bir de İtalya Birliğinin 150. Kuruluş yıldönümü var. Sanki İtalya’yı başka bir günde kuramamışlar. Bunlar İtalyan, ne yaptıkları belli olmaz. Savaşta askerler siperde. Yüzbaşı “Hücum aslanlarım” diye bağıraraktan siperden çıkıp düşmana doğru koşmaya başlıyor. Arkasına bir bakıyor ki siperdeki askerler “bravo commandante” diye kendisini alkışlıyorlar”

Bir de water taxi var. Her seferinde aynı yere başka fiyat istiyorlar. İtalyanca pazarlık yapacak kadar dil bilgimiz olmadığı için, ben elimle havayı gösterip la dio diyordum, yani “yukarda Allah var” gibisinden. O da bana cevaben “si, si, e caldo mile” diyordu. Yani “haklısın, hava çok sıcak” diyordu. Tabii biz de tamam deyip motora biniveriyorduk. Ben eski kulağı kesik Venediklilerden olduğum için her zamanki gibi Venedik’i en güzel gezme şeklinin klimalı otel odasında oturup, Venedik ile ilgili kitaplar okumak olduğunu biliyorum. Müzeleri, Kiliseleri, Bienal dışındaki sergileri gezmeye kalksanız günde en aşağı iki kilo verebilirsiniz. Hele hele baba sanatçıların işlerini görmek isterseniz kilise kilise gezmeniz lazım. Her biri başka bir kiliseye başka bir iş yapmış. Hepsi toplanıp bir arada çalışıp aynı kilisede Hıristiyanlığı betimleyemezlerdi sanki. Bir de kiliseye öğle vakti giderseniz, kapısında bir kâğıt buluyorsunuz. “Siestedayım saat dörtte gelin” diye. Zaten sandviç satan adam bile öğle tatiline gidiyor. Sonra o sandviçleri kime satıyor bilemem.

Tabi Venedik’te dağ olmadığı için çıkacak tek yüksek yeri bir kule. Kuleye çıkmak için iki buçuk saat sırada bekleyeceksin. Hay gözünü sevdiğim dağlarım. Onlarda ne sıra var ne de madeni sesleriyle konuşan, abuk sabuk giyinmiş Amerikalılar. Neyse biz gelelim konumuza. Bienal. Önce bu söz ne demek ona bakalım. Sözlüğe göre “iki yılda bir olan şey” Anladık da “iki yılda bir ne oluyor, onu anlayamadık.” İki yılda birçok şey olabilir. RTE seçim kazanabilir, Berluscuoni yeni kızlar bulabilir, Muhtıra verilebilir, Ergenekon bitebilir, Obama beyazlaşabilir, İngiltere Kraliçesi hala yaşıyor olabilir, Bülent Ersoy’un çocuğu olabilir. Milli Takımda kaleye Turgay’ı geçirebilirler. Beşiktaş Avrupa Şampiyonu olabilir. Uzaylılar gelebilir. vs. vs. Bunların hepsi niye Venedik’te olur, anlayabilmiş de değilim. Neyse, sizin anlayacağınız bu iki yılda olan bir olay. Niye yanına sanat kelimesini koymuyorlar, onu bilemiyorum. Hani Bienal deyince herkesin bunun bir sanat olayı olduğunu bildiği sanıyorlar besbellim. Mesela, Afrikada açlıktan ölen Zwkimbo ve ailesi her iki yılda bir Venedik’e sanat görmeye gidiyorlar.

Tamam, tamam anladım, tıraşı kesip Bienali anlatacağım. Tıraş dedim de İpek dedi ki “Bienale traş olmadan git; saç sakal uzun olunca sanatçı olduğunu anlarlar”. Ama ben sadece seyirci olarak gidiyordum. Onun için de yarım traş oldum. Bunun nasıl bir şey olduğunu sizin muhayyelinize (gençler için: düşünce gücünüze) bırakıyorum.

Şimdi Bienale gittik. İlk üç gün biz previewcuyuz ya, kapılar vatandaşa açılmadan önce bizim gezme hakkımız var. Bir gittik ki, amanini bo; acayip kalabalık. Laf aramızda üç gün sonra kapılar halka açılınca etraf bomboş oldu. Gez babam gez. Neyse ki akşamları davetler filan oluyordu. Onlara da gittik. İyi de oluyordu. Kanape, salatalık neyin, doyuyorduk bedavadan. Yoksam ortalık fena pahalı. İlk gün meydanda çalgılı bir cafede oturduk. Adam başı 5.75 Euro müzik parasını kafadan çakıyorlardı. Üçümüz birer sandviç, birer kola ve de birer müzik aldık. Hesap 93.20 Euro geldi. Yalanım yok. İsteyene fişi gösterebilirim. Zaten fişi de ilerde bir Ephemera Müzayedesine koyar malı götürürüm evvel Allah.

Şimdi bu davetlerde herkes konuşuyor. “Canımmm benim, Suudi Arabistan Pavyonuna bayıldım valla. Bu sergi alanlarına niye pavyon diyorlar bilmiyorum. Ne içki ne kadın ne de saz var içerde. Katakompların derinliğinden esinlenerek, çölün ince ince esen ruhani meltemlerinden serinleyerek son derece monten ve duygusal dokular yayan bir sergi. Ah, o burkaları da ne güzel giydirmişler kadınlara. Şık, çok şık. Karl Lagerfeld inşallah bunu duyar da seneye burka modasını çıkarır. Ama biz laikler olarak burka murka giymeyiz valla. AA canım, bu kadarı da fazla olur; ama bize türban da yakışır hani” “Hayatım İtalyan ve Çin pavyonlarında çok sıra vardı, giremedim valla; çok güzelmiş diyorlar”. “Sorma, sorma, ben de İran pavyonuna giremedim. O da çok güzelmiş. Bir performans varmış ki sorma. Hoca acayip güzel İran türküleri söylüyormuş”. Cahit, bana bak şu Liberya Pavyonundaki adamın işleri çok iyi, ilerde prim yapabilir, ne dersin alalım mı?” “Haklısın hocam, gidelim biz her birinden beşer tane alacağız deriz; garibandan tanesi yüzer dolardan alırız”. “Sayın Danışmanım Saniye Hanım; Bhutan Sultanlığı Pavyonundaki işler benim koleksiyonuma yakışır mı acaba”. “Aman efendim, ne demek; sizin koleksiyonunuza her şey çok yakışır illaki”. “O zaman al şu beş yüz bin doları. Git pavyonu kapa”. “Ama efendim, pavyon bu saatte çoktan kapanmıştır”. “Sen de açtırıver o zaman”. “Tabi efendim, hemen gidiyorum”. Saniye Hanım nereye gitti bilemiyorum. Şimdi ben zamanımı otel odasında geçiriyorum ya, olan bitenden ancak böyle konuşmalar sayesinde haberim oluyor. Son gün beni de gagalamaya başladılar. “Ahmet Bey, favori pavyonunuz hangisi acaba?”. “Valla ben en çok Gloria Pavyonu sevdim. Zaten sık sık da giderim oraya. Orada Olga var. Bana çok iyi muamele eder. İyi vakit geçiririm doğrusu. Biraz pahalı, ama olsun, değiyor valla. İnsan günlük stresinden kurtuluyor”. “Ha, ha, ha; çok şakacısınız valla”. “Ahmetcimmm, canımmm benim. En çok hangi pavyonu sevdin bakayım?” Bu da nedense bağırmadan konuşamaz ki. Pavyonunuz batsın emi. Ben sadece otel penceresinden otuz iki bin tane kilisesi bulunan şehri seyrettim. “Adilecim, ben esasında diyorum ki, bu şehrin tüm kiliselerinin çanlarını bir araya getirip senle bir yerleştirme yapsak ”. “Bak yine terbiyesizleşmeye başladın”. “Hoppala, enstalasyon yani”. “Hah, şöyle desene”. “Yok, zaten senle başka tarz yerleştirme yapmamız mümkün değil gibi görünüyor da”. “Ahmet Abi yahu, Muzafferle diyoruz ki, Bienalden biraz sanat alsak da bizim aftolara elimiz boş gitmemiş olsak” “O kolay canım, hanımlara ne alacaksınız peki? “Aman be canım Abicim. Birer çikolata alırız, olur biter. Zaten yemek yiyip, çanak oynamaktan başka yaptıkları bir şey yok ki”. “Galiba siz de haklısınız be çocuklar”. “Monşer, Bienal hakkında ne düşünüyorsunuz acaba?” “Geçen seferkinden daha kötü buldum”. “Haklısın, haklısın monşer. Ben de öyle düşünüyorum”. Demek ki doğru düşünüyormuşum. Adam benim Bienal Mienal gezmediğimi bilse acaba ne yapardı diye düşünüyorum. “Efendimmm, sizce en güzel Pavyon hangisiydi? “Rus Pavyonu tabi ki. Hostes kızlar çok güzeldi doğrusu”. “Evet, evet bence de öyle.” “Ahmet oğlum harbi söyle, sen iyi görmüştürsün, seni en çok etkileyen Pavyon hangisiydi?” “Valla Çin Pavyonu çok güzelmiş, sıra çoktu, giremedim, Rus Pavyonuna Putin gelmiş, giremedim. İtalya Pavyonunu İtalyanlar doldurmuştu. Patırtıdan giremedim. Girdiklerim arasında en çok Vietnam Pavyonunu beğendim”. “Sallama lan, Vietnam Pavyonu yok ki”. “Tamam işte; ben de Vietnam Pavyonunun olmadığını söylemek istiyordum”. “Ha ha ha, çok ömürsün valla” “Evladım, sen hepsini gezmişsin bakıyorum”. “Mecburum ulan. Şimdi eve gidince, bizimki Katalogu eline alacak, hangi pavyonda ne vardı diye soracak. Sanki bizi böylece enseleyecek. Halbuki geceleri Bienal kapalı. Ha. Ha Ha”.

Şimdi bu Bienal kavramsal sanattan oluşuyor. Bu kavramsal sanatı ben anlayamıyorum bir türlü. Mesela adam ipin ucuna takmış bir ıstakoz, sarkıtmış tavandan aşağıya. Yanında da “ruhun içten içe dalgalanması” yazıyor. Hadi bakalım al başına dert. Bir aşağıdan, bir sağdan, bir soldan bak; olmadı, merdiven getirt, çık üstüne, yukardan aşağıya bak. En fazla anlayabildiğim ipte bir dalgalanma olduğu. Çünkü ip sağa sola doğru sallanıyor. Eyvah, ne halt edeceğiz. Soracaklar “Istakozu nasıl buldun” diye. “Sallanır buldum” diyecek halim yok ya. Nedicez?. Hadi bakalım duvardaki yaftadan başla konuyu okumaya. Yarım yamalak anladıktan sonra, bir sonraki pavyona. Onu da oku ki anlayabilesin. Ha gayret; bir pavyon daha. Tamam yetti gayri. Ben otelime geri dönüyorum.
Ciao Venedig.

Gelelim Hakikate:
Türk Pavyonu İKSV tarafından hazırlanmış, Ana sponsoru FIAT olan nefis bir pavyon. Küratörü çok sevgili Fulya Erdemci. Sanatçı Ayşe Erkmen. Konusu çok ilginç.
Sırf Fulya Erdemci ve Ayşe Erkmen’in yarattıklarını görmek için gidilebilir. Ben burada ahkâm kesmeyeyim.
Arzu edenleriniz İnternetten bulabilirler.