May12

Akademililer - 2

Akademililer - 2

Esasında bunların ismi Takıntılılardır. Mesela  bendenizin "Cola Zero" suna takmışlardır. Bana bunu içirmemek için ellerinden geleni yaparlar. Sigarayla ilişkileri ise takıntı ötesi bir boyuttadır. Bu konuya açıklık getirmek için de Müdüriyet gerekli önlemleri almış olup, duvarlara "Sigara içen Fenerlidir" diye yazılar asmıştır.

Takıntı bu ya; tuvaletler def-i hacet için kullanılmaz. Onlara sadece boya, tiner, tutkal vs. dökülür; arada sırada yanlışlıkla fırça, boya tüpü, spatula filan da kaçar. Bodrum katını kanalizasyon bastığında da "Bu Belediyeden de bıktık artık, şu kanalizasyonları bir türlü düzeltmiyor" derler. Belediye de zaten işe yaramaz AKP Belediyesidir. Konuya açıklık getirmek bakımından tuvaletlere böyle şeylerin dökülmemesi ricasıyla çok nazik ve zarif bir uyarı yazısı yazılmıştır. Ama nazik uyarı pek de fayda etmemiştir. Bir de kafalarını sokak kapısına takmışlardır. Gelip kapıya dayanırlar; sonra da İtfaiye Arabası gibi durmadan zile basarlar. Halbuki kendilerine defalarca anlatılmıştır ki, bu binanın patronu  kapıyı açacak birini işe almaazzzzzzz. Kapıyı Numan Amca açarsa ilk takıntı soruları "Yemek var mı" olur. Cevap evetse "Ne var" derler. Sanki her gün değişik yemek çıkarmış gibi. Günlük yemeklerin tek farkları Mercimek Çorbası, Mercimek Yemeği, Mercimek Yoğurdu ve Mercimek Ekmeği arası Mercimekli Bulgur Pilavının pişme kıvamlarının gösterdiği farklılıklardır. Sanatsal Ukalalığın en ucunda yaşayan bendeniz ise yemeğimi evden getiririm. Yedikleri yemeğin bir yandan ne güzel olduğunu devamlı bir şekilde terennüm ederken, bir yandan da beni lafa tutup çaktırmadan benim yemeğe kaşık sallamaya kalkarlar. İkram etmeye kalkınca da "Aaaa saol canım, bak bizim ne güzel yemeğimiz var derler." Sağlık konusunda takıntıları had boyutlardadır. Yemeğe tuz koyma, tatlandırırcı kullanma, ilaç alma, tavuk yeme, çok çay içme vs. vs. Bu arada bir de şekere takmışlardır. Bunlar şeker hastalığına karşı şeker yenmesi gerekliliğine inandıkları için durmadan ekmek arası pilav yerler. Bir arkadaşımız da ensülin direncine takmıştır. Tamirata gelen elektrikçinin çırağına bile "Oğlum, ensülin direncini ölçtürmeyi sakın unutma" der. Buraya hiç bir şey getirmeme takıntısı da vardır. Ben bazen durup dururken  bir pasta getiririm. "Hayrola önemli bir şey mi var" derler. "Evet, hamileyim" derim. Pasta sanki sadece önemli günlerde yenirmiş gibi. Bir başka takıntı da burada sadece Halk TV seyredilmesidir. Tek alternatifi ise Vahşi Hayvan Programları izlemektir. Bu TV kanallarının birbirleri ile ne alakası vardır; ben hala çözemedim. Başka bir takıntı da dünya görüşleridir. Herkes kendisinin ilerici, demokrat ve özgürlükçü olduğunu ifade eder. Ben bazen muhafazakar takılayım derim; beni bir öldürmedikleri kalır. Dolaysıyla da burada siyaset geyikleri tekdüze geçer. Yeşilcilik takıntısı had safhadır. Bilhassa gençlerde. Burada bir çiçek merakı sürüp gider. En üst kat seraya dönmüştür. Eline kuru bir çiçek sapı geçiren bunu hemen plastik bir yoğurt kasesine saplar. Etraf Yoğurt kaplarında dik bir şekilde duran tuhaf tuhaf şeylerle donatılmıştır. Hayvanlara karşı olan sevgi takıntısı taraftarı olunan kulübe gösterilen muhabbetten bile fazladır. Binadaki iki kedi padişah muamelesi görürler. Balkona konan martılar devamlı beslenirler. Ama zavallı martıcıklar devamlı bulgur pilavı yemekten bıkmış olduklarından kendilerine başka kapılar aramaya başlamışlardır. Takıntı mı arıyorsun. Sergi kataloglarındaki tanıtım yazılarının anlaşılmazlığına da takmışlardır. Bir başka takıntı da alınganlıktır. Söylediğiniz her harfe bile çok dikkat  etmeniz gerekir. İllüstrasyon ve Kitsch'in ne olduğuna takmışlardır. Bunu tartışıp dururlar ve kimse kimsenin ne dediğini anlamaz. En büyük takıntıları ise kendi yaptıkları resimlerin çok güzel olduğunu zannetmeleridir. Aksini söylerseniz ağlayabilirler. Hepsinde resmi en iyi kendisinin bildiği takıntısı vardır. Bu nedenle de devamlı bir şekilde oda oda dolaşıp birbirlerinin her işini tenkit ederler. Başka bir takıntı da açılan sergilerdeki eserleri tartışmaktır. Futbol yazarları gibidirler. Aynı eser için hepsi başka bir şey söyler. Hani tabloyu görmeseniz, hepsi haklı diyebilirsiniz. Sanatsal ukalalığın doruğuna tırmanma takıntısı sonucunda bir birleri ile devamlı bir şekilde kodlu ve numaralı konuşurlar. Mesela kahverengi yerine "No. 243" derler. Sanki  kendileri Gizli Servis Elemanları. Ayrıca, elindeki torbada ne var, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun, ayakkabı numaran kaç, araban ne marka, kaç yıldır evlisin, Uganda'yı gördün mü................elinin körü be. aaaaaaaaaaaaaa.

Ayrıca bir de kişisel özel takıntıları vardır. Biri muhasebecisinden korkar; bir diğeri muhasebeciye aldırmaz bile; biri düzen sevmez; biri acayip düzen sever; biri sadece gemi resmeder; biri sadece dağ çizer; biri ne yaptığını bilmediği için "ben deneysel resim yapıyorum" der; biri tablolarını yere dizip, üstlerinde zıplar; biri kocası Hasar'ı çok sever ve hep ondan bahseder; biri müteahhitlik yapar; biri tütsü yakar; biri et yemez; biri avukatlık yapar; üffffffffffffffffffff hayat zor valla......................

Burada bir de bir patron vardır. Binanın sahibi; yemeği - suyu tedarik eden; resim öğreten; giriş- çıkış saatlerini belirleyen; ara ara kendi atölyesinden çıkıp, etrafı teftiş eden bir kişi. Zaten "baba, n'aber" lafı duyuldu mu, geyik yapanlar hemen resim yapıyormuş gibi yaparlar. Patron eski futbolcu yürüyüşüyle odanın kapısında belirince, herkeste bir korku başlar. Acaba bu sefer yaptığım işi yanlışlıkla beğenecek mi diye.

Buranın bir de takıntılı misafirleri vardır. Birinin takıntısı bizi ziyarete geldiğinde binada ne kadar hanım varsa onları öpmektir. Başka birinin takıntısından dolayı binada devamlı bir şekilde viski bulundurulur. Zaten buradaki tipler Sanatçı töresine uygun olarak birbirlerine hava atmak için "Sanatçı, dolaysıyla İnatçı" takılmaktadırlar. Ama herkes birbirini ve Resul Hocayı çok sever; ve en çok da Numan Amca sevilir.