Ağu15

Everest Base Camp 2013

Everest Base Camp 2013

Himalayalar. Everest Bölgesi. Namche Bazaar. 3500 metre. Etraf yoksulluk, pislik ve sefalet dolu. Tea House (Otel bozması ilkel bir yer). 6 aylık bir Şerpa Bebeği. Altını değiştirecek doğru dürüst bezi bile yok. Oyuncak namına ise hiç bir şeyi yok. Ama bir şeyi var. iPad. Düğmeleriyle oynayarak "Jingle Bells'den" "Santa" ya geçiyor. Belki de gezinin geri kalanını anlatmak gerekmiyor artık.

Şerpa Nepal'da Himalayalar'da yaşayan ve 500 yıl kadar önce Tibet'ten göç etmiş Budistlere verilen ad. Nepal'de Hindu, Budist ve Müslümanlar beraberce ve patırtısızca yaşıyorlar ve ülkede 72 değişik dil kullanılıyor. Ortak dil Nepalce.

Burada ne mi yapıyoruz. 5300 metredeki Everest Ana Kampına gidiyoruz. "Siz manyak mısınız; niye  gidiyorsunuz ki" diyor İstanbul'daki arkadaşlar. Gidiyoruz, çünkü orada.

Bu benim beş yıl içinde buraya ikinci gidişim. Gelişen Dağ Turizmi ile buralar zenginleşmiş. "Tea House" dediğimiz otel bozması yerler az bir şey daha temiz. Ama mutfağa açılan perde hala el izlerinden yer bezi renginde. O kadar kusur artık kadı kızında da olur. Sobalar yine sadece akşam 18:00 ile 20:00 arasında yanıyor. İçerisi insan nefesi sayesinde artı beş derece filan. Göreviniz üşümemek. Odalarda da ısıtma yok. Kerevete uyku tulumunu atıp içine giriyorsunuz. Ama dert değil. Yüksekliğe alışık değilseniz zaten uyuyamıyorsunuz. Ertesi gün uykusuz yürümek çok faydalı esasında. Daha çabuk kilo vermenizi sağlıyor. İpeği buralara bir alıştırsam belki diyetisyene gitmeyi bırakır ve biz de evde biraz makarna ve pilav yiyebiliriz . Bu sefer Namche Bazaar' da ki odada WC ve Duş var. Duşta da güneş enerjisinden aldıkları sıcak su. Yalnız adamlar böyle garip aletleri kullanmayı bilmedikleri için, WC'yi duşun altına filan koymuşlar. İlkönce hangisini kullanmak gerektiği konusunda kararsız kalıyorsunuz. Zaten genel mimari Türkler tarafından yapılmış olmalı. Akla hayale sığamayacak mimari bir karışıklık var binada. Mühim değil. Pratik zekamızla çözüyoruz bu konuyu. Yemekler daha iyi. Mesela Kordon Bleu var. Eti kordon gibi, rengi de mavi. Daha yemeği bitirmeden size serumu bağlıyorlar. Ben standart uygulamamı yapıyorum. T.C.'den öteye, Doğuya doğru babadan kalma tayın hakkımı kullanıp ekmek, haşlanmış makarna, pilav, yumurta yiyip, kapalı şişe su içiyorum. Tafa'nın (Mustafa) yemin billah temiz olduğunu iddia ettiği tabiattaki su kaynaklarını bile kullanmıyorum. Ha, sabahları bir de Porridge (Yulaf Ezmesi) yiyorum. "Bu acayip şeyi niye yiyorsun" diyorlar. Çünkü var. Üstünde güneş batmayan koskoca Büyük Britanya İmparatorluğunun şapkasından zevk sahibi olduğu belli olan Kraliçesi ve onun medeni tebasının bayıla bayıla yediği bir şeyde elbet bir keramet vardır diye düşünüyorum.

Yollar iyice kalabalıklaşmış. Hamallar, Yaklar, Yetiler, Dağcılar, Sosyetikler; yürüyenlerin her türlüsü ve her cinsi İstiklal Caddesinde gibi gidip geliyorlar. Ama en kabaları Ruslar. Adamlar o hale girmeyi nasıl beceriyorlarsa. Çıkarken yolda her zamanki gibi bir Türk gruba rastlıyoruz. İniyorlar. "Ne iş hemşerim" diyoruz. "Şöyle bir dolaşmaya çıkmıştık" diyorlar. Ama hallerine bakarsanız pek de "şöyle bir dolaşmadan" geliyor gibi değiller. Uflayıp pufluyorlar. İnsanlar birilerinden duyuyorlar "Ağrı Dağına çıkılıyormuş, Everest'e gidiliyormuş, Klimanjaro nefismiş" diye. "Hadi biz de yapalım" diye lay lay lom yola koyuluyorlar. Fizikleri iyiyse 3500 metreye kadar bilumum havalarla geliyorlar. Oradan sonra ise kelimenin tam anlamıyla yamuluyorlar. Bunun ne demek olduğunu anlamak isterseniz, bir daha ki sefere benimle gelin. Çok zevkli bir şey. Tadına doyum olmaz.

Genç bir İngiliz çiftle beraber aynı zamanda çıkıyoruz. Geceleri de aynı Tea House larda konaklıyoruz. Kız sarışın, mavi gözlü güzel bir kız. Tea House a varıp elimizi yüzümüzü yıkayıp yemek yerine gelince bakıyoruz ki kızcağız makyajını yapmış, küpelerini ve kolyelerini takmış. Parmağına da kocaman tektaş yüzüğünü de takmayı unutmamış. Asilzade olsa gerek. Derken dünyanın değişik yerlerinden gelmiş bir gruba rastlıyoruz. Everest'e çıkmaya hazırlanıyorlarmış. Aklimatizasyon ve dinlemek için Üçüncü Kamptan 4700 metreye inmişler. Aralarında 24 yaşında Kanadalı bir çocuk var. Çıkabilirse, Everest'e çıkan en genç Kanadalı olacakmış. Bize biraz zor yapar gibi geldi. Şerpa çocuğa "Apple Pie ister misin" diye sordu. "Hangi renk elmadan" diye sordu çocuk.  4700 metrede etrafta  çok çeşitli elma ağaçları görebilen birinin bizce acilen aşağıya götürülmesi gerekirdi.

Kathmandu'ya Air Arabia diye bir şeyle gittik. Allah için, içinde Arabı anımsatacak tek bir şey yoktu. GS-Real Madrid maçını seyretmeye gelmiş bir sürü Türk geri dönüyordu.  Yolda Şarjah'a (bu gezegende böyle bir yer de varmış) uğradık.  Oradan da Katmandu. İki ayağın her biri dörder saat sürüyor. Ve ver elini Katmandu. Dünyanın en güzel, en medeni, en temiz, trafiği en düzgün şehri. Bir yandan yakılan insan cesetlerinin kokuları, diğer yandan tam anlamıyla anlaşılamayan başka bin bir türlü koku ve yoğun bir toz bulutu içinde her sabah spor için koşan insanlar. Yerde yatan ineklerin etrafından dolaşan muhteşem bir trafik düzeni. Günde en aşağı beş saat kesilen elektrikler. (Benim neslim Ecevit kışını hatırladı mı acaba?) Ve otelimizin jeneratörü TEKSAN marka. Kendilerini tebrik ediyorum. Parayı peşin almadılarsa kendilerine Katmandu mafyasının adresini verebilirim. Bu şehirde başta dağcılık giysileri olmak üzere her şeyin çakması var. NORTH FACE marka bir "Down Jacket"in fiyatı USD 50.00. Misalin örneği olarak ise orijinali USD 500.00. Ayrıca bu şehir dünyada en büyük ikinci el kitap satan dükkanların varlığıyla bilinen bir şehir. Ne kadar turist, esrarkeş, dağcı, tinerci, hippi  varsa okudukları kitapları 25 cente bu kitapçılara sattıkları için buralarda her türlü kitap mevcut. Bu tipler entel ya. Bilhassa ot çeşitleri konusunda sıkı bilgiler içeren kitaplar mevcut. Bu konuda bilgi sahibi olmak isteyenler varsa bana yazsınlar lütfen. Tekrar gittiğimde kendilerine bu kitaplardan getiririm.

Şimdi biz ne eyledik buralarda. Everest Ana Kampına gidebilmek için önce Lukla diye bir köye uçtuk. 2850 metre. Havaalanı dünyanın en tehlikeli havaalanı. %15 eğimi var. Pisti tutturdun tutturdun. Tutturamadın geçmiş olsun. Tabii bu arada hava muhalefeti nedeniyle de zaman zaman uçaklar kalkamıyor. Ancak sabah çok erken uçarsanız gitme şansınız oluyor. Tabii bizde de şans çok olduğu için uçamadık. Helikopter daha rahat gidebildiği için bir helikopter kiraladık. Pilot kişileri ve eşyaları tarttı ve 80 kilo fazlalık buldu. Arkadaşlar durumu hemen çözdüler. Sen yarın gelirsin deyip beni aşağı attılar. Ama Allahın sopası yok ya. Kendileri de gidemediler. Hava kötü diye pilot uçmayı riske edemedi. Kötü havadan dolayı pilotun uçmaktan vazgeçtiği başka bir olayı Patagonya'da  yaşamıştık. Bu pilotların canları çok değerli olsa gerek. Bu arada en büyük sorun Ercan'ın yumurta sepetinden çıktı. Ninesi dağlarda yiyelim diye kendisine bir sepet organik tavuk yumurtası vermiş. O sallantılı uçuşta Ercan o yumurtalardan sadece ikisi kırılmış vaziyette Lukla'ya vasıl oldu. Pantolonu kirlendi, ama baloya filan gitmediğimiz için durum ehemmiyet kesp etmedi. Bu başarısını hemen o yumurtalardan bir omlet yapıp hep birlikte tebrik ettik.

Kaldık mı ertesi güne. Türk Milleti, Dönmez Geri. Bu sefer de sekiz kişilik tek motorlu bir uçak kiraladık. Sabahın altısında aheste aheste vadilerin içinden süzülüp keskin dönüşlerle Lukla' ya indik. Gerisi basitti. 5300 metreye yürüdük. Gerçi ilk defa bu işe kalkışmış bazı arkadaşlar biraz telef olmadılar da değil. Türk Erkeğine hiç yakışmadı gerçi, ama olur o kadar artık. Sekiz gün çıktık ve 5300 metreye vardık. Sonra ne olacak. İşin yoksa üç gün aşağıya yürü. Yemezler. Bu işi en aşağı doksan üç yaşına kadar yapmayı düşünen ve daha sadece altmış üç yaşındayken diz kıkırdaklarından ve kalçasından sorunu olan bir kişi aşağıya inmek için taksi tuttu. Tabi oraların taksisi de üstünde ve arkasında acayip bir şeylerin döndüğü şeytan işi bir alet. Kendisi Rus yapımı bir helikopter. Üstünde Rusça bir şeyler yazıyor. "Bunlar ne demek" dedim pilota. "Ben İtalyanım, Rusça bilmem, ama Rusların dediklerine göre burada bunlar ara sıra düşer yazıyormuş" dedi. Pilot dünyanın sayılı dağcılarından bir İtalyan. Heli kendisinin. Lukla'da yaşıyor. Dağlara tırmanmadığı zamanlar "Rescue ve Evacuation" işi yapıyor. Zaten yanında da Robocop gibi bir adam var. Üstünde ip, kanca, balta, balyoz, saçtan boru, eylem planı vs. bulunmakta. Emniyet kemerini bağlamaya kalktım, "Boş ver" diye bir el işareti yaptı. Yani %100 güvenli bir uçuş olacak. Bu arada hava bayağı kapalı. Heli önce yukarıya gelemedi. Aşağılarda bir yerde durdu ve bekledi. Bulutlar bir ara açılınca 5300 metreye geldi, indi, beni aldı ve tekrar havalandı. Bulutların altından üstünden ine çıka, kanyonların içinden döne döne 45 dakikada sisle kaplı Lukla'ya vasıl olduk. Bu arada pilot Stefano  Recep helide içkiyi yasaklamamıştı. Zaten ayık kafayla o aleti de o şartlarda kullanmak mümkün değildi. Gerçi geceleri 22.00, sabahları 06:00 arası pilota içki yasakmış; ama zaten bu alet geceleri o dağlarda pek uçamazmış. Filmlerdeki gibi bir iniş oldu. Çok keyifliydi ve bir daha da belki yaşayamayacağım bir tecrübeydi. Oradan da yine benzer bir aletle Katmandu'ya ineceğiz. Tabii o alet de önce gelemedi. Aşağıda bir yerlere kondu. Sonra havada bir açıklık bulunca geldi beni aldı. Lukla'dan üç gündür uçaklar kalkmıyormuş. Acayip bir yığılma vardı. İnsanlar dönebilmek için birbirlerini yiyorlardı. Hani o iki koltuğu satmaya kalksam, üstüne para bile kazanabilirdim. Bu arada otostopçu iki Şerpa Rehber aldım yanıma. Adamlar Budistçe hayır duasında bulundular ve Budist Tapınağında benim sağlığım için kutsal Yak Yağı yakacaklarını söylediler. Öyle güzel kokuyor ki bu Yak Yağı. Yemeklerinizi bunla pişirmenizi tavsiye ederim. Hele bir de Şerpa Çayı var. Ağzınıza layık. Çaya Yak Yağı koyuyorlar. Zehirlenin daha iyi valla. Dağlardan inmeye başlayınca kötü havanın altına indik ve keyifli bir şekilde bir saat on beş dakikada Katmandu'ya salimen vasıl olduk elhamdilüllah. Pilota yardımcı olmak için ben de kulaklığı taktım. Baktım birileri bir şeyler konuşuyor. Hatta arada bir bizim pilot da karşıdaki kızla bir iki lakırdı ediyor. Kız güzel olsa gerek. Allah affetsin, ama Nepalli  bir kız nasıl güzel olur, işte onu  bilemem. Ben konuşmalardan bir şeycikler anlamadım. Pilot 25 yaşlarında Amerikalı Oregon'lu bir velet. İnince "sen bunların ne dediğini nasıl anlıyorsun?" diye sordum. "Anlamıyorum, sadece ne dediklerini tahmin ediyorum" dedi. Bu gerzek Amerikalılar demek ki aya da böyle gidiyorlar. Bu arada sevgili Dr. Halit ve müdürümüz Ercan Kardeşim beraberce yola devam edip 6200 metrelik Island Peak zirvesine zorlu bir tırmanışı başarıyla gerçekleştirdiler. Yaptıkları öyle sıradan bir iş değildi. Dönünce kendilerini yürekten kutladık. "Sen niye onlara eşlik etmedin" derseniz, beni 6200 metreler kesmiyor. Ben 8000 metreden daha alçak yerlere gitmeye tenezzül etmiyorum da:))

 

Bu durumda Katmandu'ya üç gün erken inmiş oldum. Bu güzel ve nezih şehirde uçağımı beklemek için üç gün nasıl kalacağım. Zaten hippiler de zamanında ancak ot içerek kalabilmişler burada. Hemen Air Arabia' ya vasıl oldum biletimi erkene değiştireyim diye. Yer yok. Başka uçaklar da dolu. Herkes dönüyor anlaşılan. Bir tek Korean Air de yer var. Dediler ki "Seoul'a gidersin, oradan da İstanbul'a geçersin. Sanki Yavuz Sultan Selim Köprüsünden 150 milyon yolcu kapasiteli Sultan II. Abdülhamid Havaalanına geçeceğiz. Neyse sora sora Bağdat bile bulunurmuş. Bu lafı da hiç anlamam valla. Açarsın Google Map i bulursun Bağdat'ı. Hatta kalkılan yere Taksim Gezi Parkı, varılan yere de Saddam'ın yatak odası yazarsın; cart diye yolu gösterir sana. Hatta sorar sana "en kısa yol mu, en çabuk zaman mı" diye. İstanbul'da "en kısa yol derseniz" sizi trafiğin en yoğun olduğu caddelerden götürür. Eve varınca da hanımdan  veya beyden "nerede kaldın, yine nerelerde sürtüyorsun" mealinde fırça yersin. (Not: Fırça nasıl yenebilir Allah aşkına?) Tabii bu soru şu anlama gelir: "Ulan hıyar, yine Google Map'i açıp geldin; saatlerdir İstanbul trafiğinde sürtüyorsun." Neyse ben de epey bir saat bir "Travel Agency" de sürttükten sonra Katmandu'dan Delhi'ye uçan bir alet buldum ve onunla Delhi'ye indim. Sonra da THY hosteslerini görebilmek için geceyi bir koltuğun üstünde uyuyarak geçirdim. Koyduğun yerde uyuyabildiğim için sorun  da çıkmadı.  Uçağa bindik ve gözümü açtığımda İstanbul'daydık. "Sizi uyandırmamak için yemek vermedik" dedi ojeliler.