Haz28

Hiç Bodrum'da Düğüne Gittiniz mi?

Hiç Bodrum'da Düğüne Gittiniz mi?

Düğün var diye beni Bodrum’a götürdüler. Uyanıklar bu durumdan yararlanıp tatil yapacaklar. 

Tatile çok ihtiyaçları var sanki. Kimlerin mi? İpek canım. Esasında ben seve seve gittim. Bir değişiklik olur, hiç olmazsa düğünde şortla Bodrum havaları eşliğinde halay çekeriz diye düşündüm. Millet smokinle gelmişti yahu; üstüne bir de eller havaya yaptılar. Bu evlilik dalgası düğün mü, yoksa düğüm mü ben hala anlayabilmiş değilim. Bodrum’da bir düğün. Beş yüz kişilik. Aileler İstanbullu. Misafirlerin 495 tanesi de İstanbullu. Gelinle damat şanslarına küssünler; kafadan kayıptalar. Herkes düğüne bir hediye bütçesi ayırmış. İnsanlar “Bodrum’a geldin, gittin, kaldın” diye bu masrafları doğal olarak hediye bütçesinden düşmüşler.

İstanbul’da bavul yapıyoruz. İpek bavuluna uzun bir elbise koyuyor, ben de takım elbise, kravat filan. Nazlı giriyor odaya. Hayretle bize bakıyor. “Siz Bodrum’a gitmiyor musunuz?” diyor. “Evet” diyorum, “biz eski kibarlardanız, deniz kenarına şık inmek zorundayız.” “Aptal” deyip odadan çıkıyor. Size böyle giysilerle Bodrum’a gitmek hiç nasip olmamıştır. Allah herkesin gönlüne göre verir zaten. Erkek tarafının Bodrum’da yazlık evi var. Böylece ev sahibi durumundalar. Davetli olan yakın akraba, tealükat ve gelinin anne ve babasını değişik akşamlarda evde ağırlamak sorumluluğunda hissediyorlar kendilerini. Gidip evlerine bir bakalım dedik. Hani komşuda pişer bize de düşer belki. Fakat anında tüydük oradan. Allah kendilerine kolaylık versin. Siz siz olun, düğünü Bodrum’da değil, bence hiç yapmayın.

Valla ben düğünde çok utandım, çünkü saçlarımı taratamadan olaya icabet etmek zorunda kaldım. Düğün günü Bodrum’da boş kuaför bulmak imkânsız bir şeydi. Cuma akşamı saat 18.00 de Bitez’den bir tez bir tez yola çıktık; Bodrum’a düğüne gidiyoruz. Trafik tıkandı yahu. Vatandaşlar burada tatil mi yapıyor, yoksa başka bir şey mi yapıyor anlamadık valla. Allahtan buraya daha “Halikarnas Balıkçısı Köprüsü” yapmamışlar. Alimallah yaz tamirine alırlardı ve “Alternatif Güzergâhları Kullanın” derlerdi. Her halde o zaman düğüne Kos Adası üzerinden filan gitmemiz gerekecekti. Dümdüz tek bir asfaltı olan Bodrum’da yolu kaybettik. Bunu herkes beceremez. İstanbullu olmak hakikaten bir ayrıcalık. İstanbul’da olsak, gitmeden önce uzun uzun bir planlama yapıp; tek yönleri, kapalı yolları, yol inşaatlarını düşünür; ondan sonra da BŞB Trafik Sitesine girip planı detaylandırır ve yola öyle çıkardık. Bütün bunların yamuk gitmesi ihtimaline karşılık da B-Planı hazırda dururdu.  Neyse Otele vardık. Bodrum’daki otelin adı “Marmara”. Ne ilgisi varsa. Çok güzel bir manzara; şıklık ve hoş bir müzik eşliğinde nefis bir düğün. En ince ayrıntılarına kadar düşünülmüş. Özel olarak hazırlanmış dört dörtlük bir ağırlama. “İyi ki düğünü burada yapmışlar” dedik kendi kendimize. Damat “bu güzel kızı eş olarak kabul ediyor musunuz?” sorusuna “ömrümün sonuna kadar” gibi bir cevap verdi. Hani aklı başında bir çocuk olmasa sarhoştu filan diyeceğim. Allah ikisine de uzun yıllar mutluluk nasip etsin; bir yastıkta kocasınlar; büyüklere de bol bol torunlar versinler.

Etraftaki şöyle bir manzara var. Bayanlar(bundan böyle hanımefendi diye anılacaktır) trapez yapar gibi yürüyorlar. Bacakları birbirine dolaşıyor. Topuklarının yüksekliği minimum on beş santim. Ha düştüler, düşecekler. Derken bir de baktık ki hanımlar hamama gitmeye karar vermiş. Hepsinin ayağında birer tokyo var. Bu aletler sezonun modası olarak rahat dans edilebilmesi için misafirlere dağıtılıyormuş. Tevekkeli değil, bu yaz tokyo üreten firmalar reklam yapmak gereği duymuyorlar. Ben de rahat dans edeyim diye tokyo giymeye kalktım. Ama İpek’ten fena halde fırça yedim. Meğersem erkekler oynamak için tokyo giymezmiş. Ben takunyalarımı evde bıraktığım için de dans edemedim. Bari cirit oynayayım dedim, ama nedense o da olmadı.

Bu arada biraz da sosyetik takıldık. “Gölköyçükü’ne” gittik. Orada meşhur Biiç’leri gördük. 500 Lira verip “Zıvana Ters Biiç’de” özel bir“Otağ” kiraladık. Çadırı Kadifeden, Direkleri Altından yapılmış. Bir Cola, bir Çay ve bir Tost için de ilaveten 95 Lira ödedik. Böylece sosyete hayatına ilk adımımızı atmış olduk. Bu arada ben İpeği öperken, İpek “selüloitleriyle” sudan çıkarken, ben kurulanırken filan paparazziler fotoğraflarımızı çektiler. Biz de sevindik bu haftaki dergilere çıkacağız diye. Hâlbuki adamlar biraz sonra bu fotoğrafları basılmış olarak bize getirdiler ve tanesine sosyetik olarak 50 şer Liradan toplam 200 Lira aldılar. Biiç’te yanımda Seda Kaşpınar yatıyordu. Hani belki kendisini yağlamamı ister filan diye ümitlendim. Ama olmadı. Kısmet değilmiş. Sonra baktım yakışıklı bir çocuk elinde güneş yağınla etrafta dolaşıyor duruyor; bir yandan da “yağlayalım mı abla” diye bağırıyor. İpeği yağlasın diye çağırdım. “Oh, bu günlük ben bu yağlama işinden kurtuldum” dedim kendi kendime. Yağlama bitti. Çocuk

“ 100,00 Lira ağbi” dedi. Bu arada koyda demirlemiş duran ve birbirlerinden uzun ve güzel olan “Elitlerin Teknelerini”  görmek fırsatını da elde ettik sonunda. Çok sevindik tabii ki. Akşam yemeğinde “Deniz Çipurası Kardinal Mazarin Kontrmagnet a la Poche” yedik ve adam başı 350 Lira tutan hesabı pazarlık sonucu 315 Liraya düşürttük. Bir günde iki kişi toplam 1.525 Lira ödeyip yıllık “Sosyetiklik Kartını” almaya hak kazandık. Bu harcamaları ilk haftada üç kere yaparsanız size ayrıca “Yüksek Sosyete Elite High Class Frequent Keriz” Kartını da ilaveten veriyorlar. Bu kartla ertesi kış Nişantaşı’nda ki cafe ve dükkânlardan yapacağınız konsomasyonlarda ayrıca % 10’luk bir bindiriminiz oluyor. Bu kartın ömür boyu geçerli olan “Üç Boyutlu Kalın ve Uzun Kırmızı” kartı da var.

Bodrum nasıl bir yer?  Valla çok sosyetik bir yer. Burada yaz geçirmeye niyeti olmayanların bile Bodrum’un tepelerinde yazlık bir ev yaptırması şart. Bunun için de en azından on dönümlük bir arazi satın alınması bu işin raconu. Arsanın tapusu şirket adına alınır. İstanbul’dan Mimar Canim Beyle çalışılarak arsaya İngiliz “Duke of Hemşin” in şatosu örnek alınarak özel bir malikâne yaptırılır; bahçe tanzimi için de ABD’den “GARDENYY” ödülü sahibi “GARDEN DESIGNER” bahçıvan “MOO” özel olarak Bodrum’a davet edilir. Evin içi İtalya’dan gelme malzemeyle döşenir. Mobilyalar Beverly Hills’den, aksesuarlar da Paris’ten getirtilir. Kapıya “THE BEAUTIFUL GOLDEN ANCIENT FAMILY ESTATE IN MY DEEP HEART ON THE BİG HILL” diye kocaman bir “onurluk” konur. Ev bitince de evin sahipleri Servet Bey ve eşi Yeter Hanım “AVİZE” Dergisine evin fotoğraflarıyla beraber bir“mülakat” verirler. Bu mülakatın bedeli ne “kadar para, o kadar sayfa”dır. Ne yazık ki bu evde yazları en fazla topu topu bir ay vakit geçirilebilir, çünkü arada zaman zaman İstanbul’daki “YAZ DÜĞÜNLERİ’NE” gitmek gerekir. Bu düğünlerde Hamfendilerin sosyeteye çok kıymetli mücevherlerini ve son moda elbiselerini göstermeleri gerekmektedir. Hamfendiler yakışıklı erkeklerin Mel Brooks’un “Frankenstein’ının” yansımalı yüzüne benzeyen ustura inceliğindeki acayip güzel estetikli suratlarına bakmayacaklarını bildikleri için, belki en azından bu garip elbiselerine ve parlayan mücevherlerine bakarlar diye düşünürler. Hâlbuki erkekler düğüne gelinin mini mini etekli kız arkadaşlarına bakmak için giderler. Hamfendiler yaz dedikoduları yaparken erkekler de çalışmayan şeylerinin yerine koydukları teknelerinin uzunluğunu ve gücünü birbirlerine anlatırlar.

Ama yine de Bodrumsuz olmaz. Yaz nasıl geçirilecek Bodrum’da. Evin durumuna bakmak için Hamfendi Mayıs başında Bodrum’a bir sefer yapar. Hem eve bakarım hem de lüks bir otelde kış tarifesinden ucuza birkaç gün tatil yaparım diye düşünür. Böylece kocasının son on beş yıldır geceleri yatakta geliştirdiği yellenme ve horlama metot ve melodilerinden de kurtulmuş olur. Şoförü, korumayı ve evdeki görevli hanımı önceden siyah “Mercedes 975 GRMMŞ idL” ile önden yollar. Yakıt masrafı az olsun diye dizel araba almışlardır. Kendisi ise Bodrum’a THY ile Business Classda uçar. Her ne kadar Sabancı’ya ait olsa da Pegasus’a kesinlikle binilmez. Bodrum’daki eve gelir. Bir önceki yazdan Malikâne Görevlisi Yusuf’a bolca para bırakmıştır ki Yusuf’un karısı Hatice eve gelip sık sık temizlik yapsın; Yusuf da bahçeye baksın ve su, elektrik, telefon vs. paralarını ödesin. Ama Yusuf bu paraları daha geçen yazın sonunda kahvede okeyde kaybettiği için evi pislik götürmektedir; telefon, su, elektrik kesiktir. Ortalıkta yılanlar, çıyanlar, akrepler dolaşmaktadır. Bahçe perişandır. Fırtına pencerelerin panjurlarını dağıtmıştır. Otele bir güzel yerleştim sanan Hamfendi; sabah beş, gece on iki mecburen evin peşindedir. Tabii tüm yörede aynı durumda olan en aşağı otuz beş bin hanım vardır. Dolaysiyle bu sorunları çözmek için ne bir usta, ne de bir insan bulunur. Hamfendi de papazı bulur. Bey ise, üç gün olsun karısının dırdırından kurtulup sevgilisinin kollarında muhteşem saatler geçireceğini ümit ederken, günde otuz beş kere karısının “İstanbul’dan özel olarak ustalar yollaması isteği ile yanıp tutuşan” telefonlarına cevap vermek zorunda kalır. İşittiği dırdırın haddi hesabı yoktur. Bu dırdırların neler olduğunu siz benden daha iyi bilirsiniz.

Bu hanım ve bey, sosyetik olsun diye İstanbul civarında gidilmesi sekiz saat süren bir yerde, yeşillikler içinde ki “TABİATI SEVEN ZENGİNLER” Sitesinde 8500 metrekarelik bir villa almışlardır. Yatak odasındaki banyonun ışığını yaktığınızda içerde ki sensörler girenin hanım mı erkek mi olduğunu anında tespit etmekte, böylece Tuvalet Kapağı da hanım veya erkek moduna otomatik olarak geçmektedir. Hanım bahçeye bakıp sevdiği çiçekleri yetiştirecek; domates salatalık ekip dedelerinin köy yaşamına gönderi yapacaktır. Ama hayatında eline bırakın çapayı, iğne iplik bile almamıştır. Zaten söküklerini de Nişantaşı’nda

“ Masayı Tutti ” adlı dükkanda tamir ettirmektedir. Mavi kuyruklu kekeme kekeme havlayan “Patagonya Finosu” cinsi asil köpeklerine bakamadıkları için hayvan ölmüş; ev hizmetlerinde kaçak çalıştırdıkları Olga, Vera, Anna ve Tatyana’yı jandarmadan uzak tutabilmek için anaları ağlamış; bahçeye bakacak doğru dürüst bir bahçıvan bulamamışlar; her gün başka tarafı akıp kokan evle uğraşmışlar; ama Bodrum’daki evde böyle şeyler olmayacağından çok emin oldukları için orada da bir malikâne yaptırmışlardır. “Yahu bir de yazlık evle uğraşılır mı” dediğinizde de, “bizim Nice ve Miami’deki yazlıklarımızda böyle şeyler olmuyor ama” derler. Hiç merak etmeyin, o evlere zaten hiç bir şeycikler olamaz; çünkü onlar esasında birer göz odadır.

Neyse biz dönelim yine Bodrum’a. Belki de dönmeyelim; çünkü bu evle uğraşılmaz valla. Bu arada şirket adına yabancı bandıralı bir tekne alınır ve adına “SOSYETE III” konur. Zira “SOSYETE  I ve II” “Çok Ailesine” aittir. Tekne özel olarak “Zeypen Tahıllıoğlu” Hanıma dekore ettirilir. Bu teknede zaman zaman futbolcu “Messi”, artist “George Clooney”, şarkıcı “Madonna” gibi uluslararası çok ünlü ve önemli kişiler ağırlanır. Bunların arasında tekneye gelmek için en çok parayı “Madonna” alır. MERHABA Dergisine “Bizim tekne “Amiral Nelson’un teknesi HMS Victory’inin” aynısı filan gibi beyanlarda bulunulur. İlk gün büyük havalarla tekneye binilir. Ve binerken cup diye suya düşülür; çünkü teknenin sallanabileceği bilinmez. Hamfendi ise çığlık çığlığa kaptanın kollarında mayosu yarı açılmış bir şekilde tekneye binmeye uğraşır. Kaptan da patronun Hamfendisinin pörsümüş memelerini görmekten yüzü buruşmuş bir halde kadıncağıza yardımcı olmaya çalışır. Tekne ilk seferinde İstanbul’dan komşu “Hastane, Eczane, Kerhane, Batakhane, Kumarhane İşletmeleri, İnşaat, Dekarasyon, Müşavirlik, İthalat ve İhracat A.Ş.” nin sahibi büyük İş Adamı Kaim Beyin evinin önüne çekilir. Sahilde viskisini yudumlayıp, purosunu içmekte olan Kaim Bey ve eşi Kaime Hanıma el sallanır. Onlar da tekne sahiplerini çaya davet ederler ve kendi ısmarladıkları teknenin İtalya’dan bir türlü gelemediğinden yakınırlar. Merak etmeyin, bu yakınmalar daha yıllarca devam edecektir. Gelmekte olan tekne bir seferinde batacak; başka bir seferinde kaptan tekneyi kaçıracak; diğer bir seferinde ise korsanlar tekneyi esir alacaklardır vs. Bir gün de İstanbul’dan misafir gelmiş olan sanatçılarla birlikte tekneyle günü birliğine Kos Adasına Manol’un Balık Lokantasına balık yiyip, rakı içmeye gidilir. Üstünde tek bir ağaç bile bulunmayan, tabiattan nasibi alamamış adada Manol’un çaktırmadan Bodrum’dan getirttiği balıklar Türk rakısı eşliğinde yenilir.

Bu arada İstanbul’da başlanılmış olan sanatsal katılımlara Servet Bey burada da devam eder. Servet Beyin daha iki ay önce “Londra’da Sothebys Müzayedesinden” bir “Ahmet Verey” Tablosunu beş milyon dolara almış olması hala sosyetenin dilindedir. Bu arada o tablonun çok benzeri T.C. de on bin liraya satılmaktadır. İlk sanatsal faaliyet olarak da yüz metrelik teknede İbrahim Şekerses’e konser verdirilir. O gece teknedeki davet için “Nezaket Hanımın” sahip olduğu “Zarafet Organizasyon Şirketi” ile anlaşılır. Beslenme Eminönü’nde ki “Kebapçı Haydi’den” alınır. Tanış olunup olunmadığına bakılmaksızın bütün “İstanbul Sosyetesi” o geceye davet edilir. Bu muhteremler meteliğe kurşun attıkları için tüm karın doyurma kaynakları bu davetlerdir. Paparazzilere uzaktan gecenin fotoğraflarını çekilebilsinler diye özel bir motor tutulur. Böylece teknedeki sosyete tasvirlenmiş olurlar. Bu organizasyonu yapan firmadan masrafın üç katı fatura alınır. Tüm giderler şirkete ağırlama masrafı olarak yazılır. Bu arada Sosyete Dergilerinde oğlanın “Sosyetik Güzel Satılay” ile fotoğrafları yayınlanmaya başlar. Mosmor olunur mu? Oğlan babasının gözbebeğidir. İşini, namını ve nesebini devam ettirecek prensidir. Amerika’da Texas sahillerindeki “Notown Southern Gulf West Texas Dummy Community College” de İşletme okumuştur. Oğlan beş tane sosyetik kızdan zorla boşatıldıktan sonra en nihayet kendisine “yerli malı, huyu suyu iyi, temiz bir aile kızı” gelin bulunur. Dolmabahçe Sarayında iki bin kişilik düğün yapılır. Bu sefer “Angie ve Brad” davetlidirler. Gelinle damat düğüne helikopterle gelirler. Nikâhı “TBMM Aile, Evlenme, Sezaryen ve Kürtaj Komisyonu Başkanı” kıyar. Şahitlikleri “Silivri’nin” en ileri gelen kişileri yapar. Düğünde “Putbills” sahne alır. Gelinin muhteşem gelinliği ve göğsüne iğnelenen takılar anlatıla anlatıla bitirilemez. Gidenin smokini ise “Verdisace’ye” özel olarak diktirilmiştir. Kolundaki sekiz kıratlık pırlantalı saat Elizabeth Taylor’u bile kıskandırır cinsindendir. Gelinin arkasında ellerinde kocaman kocaman torbalarla dolaşan genç ve güzel kızların ayakları torbaların ağırlığından dolayı şişmiştir. Oğlanın annesi “Truvakardan Atlas Döpiyes Fırfırlı Buldog Kahverengisi” bir elbise giymiştir. Boynunda nefis bir “Fikimoto İnci Gerdanlık” vardır. Yeni evliler daha gerdeğe giremeden kendilerini Miami’de ki yeni satın alınmış evde bulurlar. Gelin hanımın çocuğunu orada doğurması gerekmektedir. Doğacak çocuk için hemen genç bir İngiliz Bakıcı aranmaya başlanır. Bu arada damat süratle bir metres edinir. Metrese bir “PORSCHE CAYENNE” cip ve “GÖZDE BEKÂRLAR SİTESİNDE” Dubleks bir daire alır. Metres “Karşılıklı Spor Eğitmeni” ile kırıştırmaya başlar ve beraberce damadın parasını götürmeye başlarlar. Bütün bunların arasında bir de kız evlat mevcuttur. Ama o garibimden bahsetmeye gerek bile yoktur. Kendisi babası tarafından adamdan sayılmamaktadır; çünkü Orbert Lisesinden sonra Amerika’da Harvard Üniversitesinde küratörlük okumuştur. Şimdi de sosyetik düğün ve davetlere çok şıklaştırılmış bir şekilde götürülüp kendisine zengin bir koca bulunmaya çalışılmaktadır. Ama kızcağız, Allahın işi ya, birazcık çirkin olduğu için de durum gittikçe vahimleşmektedir. Allah bahtını açık etsin.

 

VENI      VIDI      SCRIPSI    ================    GELDİM     GÖRDÜM    YAZDIM

 

 

Güldünüz mü? O zaman sosyetede değilsiniz.