Tem21

Hiç İstanbul'da Düğüne Gittiniz mi?

Hiç İstanbul'da Düğüne Gittiniz mi?

Cevabınız tabi ki “evet”. T.C. de yaşayan yetmiş beş milyon insanın hepsinin T.C hudutları içinde ait olduklarını hissettikleri yerel bir memleketi vardır. İstanbul’da düğün olduğu zaman bu vatandaşlar kendi ülkelerinden cümbür cemaat Dersaadet’e intikal ederler. Bu müteharrik konuşlanma için özel otobüs bile kiralanır.

İstanbul düğünleri yöre, töre, din, mezhep, tarikat vs. geleneklerine göre ayrılırlar. Bu düğünlerde duruma göre teknede zıplanır; damda oynanır ve aşağıya düşülür; davul zurna eşliğinde göbek atılır; içki içilir veya dualar eşliğinde zikirle beraber düğün yapılır vs. Bu da T.C. deki çok farklılıklar gösteren sosyal hayatı ve inanış biçimlerini gösterir. Bunlara da herkesin saygı göstermesi gerekir. Hatırlatma:

1. Bayramlarda masraf çok olduğu için İki Bayram arası düğün yapılmaz.

2. Düğünler “Yaz Düğünleri” ve “Kış Düğünleri” diye ikiye ayrılırlar. Nedense “Bahar Düğünleri” yoktur.

Düğün size gelemeyeceği için sizin düğüne gitmeniz gerekir. İstanbul’da bunun iki adet ana sıkıntısı vardır. Birincisi para-akıl ilişkisidir. Aklı ve parası olanlar düğüne taksi ile giderler. Aklı olmayıp parası olanlar kendi otomobilleriyle giderler. Aklı olup parası olmayanlar ise toplaşıp taksiye binerek giderler. Bunun başka yolları da mevcuttur. Erkenden kamuyolu ile otomobili olan bir tanış veya akrabanın evine gidip orada düğün için hazırlanmak gibi. Hem aklı, hem parası, hem şoförü, hem kaptanlı teknesi, hem de pilotlu helikopteri olanlara diyecek bir şey bulamadım valla. Allah onlara ekonomik kriz, metres vs. vermez inşallah.

İkinci sıkıntı ise düğünün “suyun öte tarafında” olmasıdır. Şimdi sizinle karşı taraftaki bir düğüne gidelim. Düğün 19.30 dadır. Hava atarak düğün salonuna girmek için en aşağı 15-20 dakika geç gidilmesi gerekir. Köprüler tamirde. Ne edeceğiz. Bir saat önce çıkacağız. Köprüler tamirden dolayı tıkanıyor diye köprü geçişleri bedava yapılmıştır. Yani köprüden geçmeyen vatandaşın parasıyla köprüden geçmek mümkündür. Bedava köprü baldan tatlıdır. Geçecekleri yoksa bile insanlar geçmeye kalkarlar ve köprüler hiç geçilmez hale gelir. Onun için de her ihtimale karşı 18.30 da yola çıkılır. Ama mevsim ramazandır. Hafta sonu akşamıdır ve köprüler boştur. Biz de plan dışı olarak saat 19.00 da düğünün kapsındayızdır. Ama içeriye bu kadar erken giremeyiz; havamız bozulur. Ne yapacağız. O haşmetli düğün giysilerimiz içinde Kanlıca’ya yoğurda, Emirgan’a nargileye, Cihangir’e Espresso Decafeinato Lungo Machiato’ya, Yeşilköye Beyti’ye, Pendik Araba Vapuru İskelesine çaya filan gidip vakit geçiririz.

Düğün çok sosyetikse kapıda “valet” bulunur ve bunlar arabayı park ederler. Çıkarken 20 TL verdiğinizde de “tarifemiz 50 TL dır beyefendi” derler. Düğün az sosyetikse kapıda “vale” yazar. Çıkan 10 TL verir. “Borcun 20 kâğıt baba” derler. Daha da az sosyetikse etrafta bulunan “İSPARK” kâhyalarına saat başı 6 TL den ödeme yaparsınız. Düğün sosyetik değilse arabanızı sokak aralarına filan park edersiniz. Ama özellikle “über” sosyetik park olağanı istiyorsanız arabanızı  “İkon Valet” ye de bırakabilirsiniz. Bu düğünler nedense kesinlikle geceleri yapılır. Düğünün sosyetiklik derecesi gelin arabasının süslemesi ile de belli olur.  Olay çok sosyetikse genelde ABD usulü “Lincoln Marka sekiz metrelik Beyaz Limuzin” kullanılır. “Cool”  takılınır ve araba çiçekçi dükkânı gibi giydirilmez. Sadece sosyetikse, eşten dosttan temin edilmiş bir Mercedes veya Cadillac yeterlidir. Arabanın üstüne boydan boya beyaz bir kurdele geçirilir (düğünden sonra bu kurdele kırmızı olanıyla değiştirilir) ve bu kurdeleye bir miktar ortanca bağlanır. Düğün sosyetik değilse bir Murat 131’in yan aynalarına havlular bağlanır; kaportanın önüne kocaman bir çiçek bahçesi yerleştirilir; arka plakanın üstüne de “evlendik, nah mutluyuz” diye bir yazı asılır. Yollardan devamlı korna çalarak ve elde sigarayla otomobilin pencerelerinden yarı bele kadar dışarı sarkarak geçilir. Bu görüntü köyde davul zurna eşliğinde, kulaklarına havlu bağlanmış bir atla gelin götürmenin kentsel görünümüdür. Köyde bir de havaya ateş açılır ve çoluk çocuk telef olur. Bu olay düğün zayiatına girdiği için hiç önemli değildir. Köy Muhtarı isim yerleri boş bırakılmış “Mevta Kâğıtlarını” her düğünden önce zaten hazır eder.

Sosyetik olmayan yurdum insanı düğünlerinde ise her şey rahattır. Herkes birbirini tanır; isteyen istediği yere oturur. Kıyafet mecburiyeti yoktur. Müzik yurdun müziğidir. Memleket havaları çalınır. Burada “Beethoven” veya “Verdi” yoktur. İsteyen istediği gibi oynar. Zaten kimsenin parası olmadığı için de kimsenin kimseye gösteriş yapacak hali yoktur. Geline bol bol altın takılır. Herkes keyifli bir şekilde evine döner.

Sosyetik düğünlerde ise vaziyetin şekli değişir. Bu düğünler genellikle Avrupai ve modern olduğu kabul edilen bir usulle lüks otellerde yapılır. Mevsim yazsa havuz başında; mevsim kışsa otelin balo salonunda “organize” olurlar. Bir de yaz düğünlerinin yapıldığı kapalı alanları olmayan, ama çok nefis manzarası ve güzel tabiatı olan yerler vardır. Bu yerlerin adları enteresandır. Uganda Bahçeleri, Viagralı 29 gibi.

Bu tip düğünleri yapmanın sıkıntısı bir yıl önceden başlar. Yer seçilecek, menü tespit edilecek, pastanın şekli belirlenecek, giydirmeci ile anlaşılacak, “disk jokey” bulunacak, davetiyenin tipi/tipsizliği kararlaştırılacak ve bütün bunlar adam başı 25,- TL nin altında tutacaktır. Bu işler tamamlanınca davet edileceklere e-mail atılır: “Çocuklar, Kumru ile Yumru gelecek yıl bugün evleniyorlar; şimdiden bir yerinize yazın.” Bizler ise neremize ne yazacağımızı pek kavrayamayız. Zaten bu maili alanlar başlarlar küfretmeye. “Hediye mi alacağız yine şimdi.” Düğün sahiplerine gıcık olanlar ise tatil rezervasyonlarını düğün tarihine denk gelecek şekilde şimdiden yaparlar. Düğüne iki ay kala cep telefonuna bir mesaj gelir. “Arkadaşlar, bizim düğünü unutmayın sakın ha.” Bir ay sonra da düğün davetiyesi gelir. Testi Kebabı testisinin içinden padişah fermanı gibi rulo yapılmış bir kâğıt çıkar. Kâğıt içinden de bir prezervatif kutusu/şişesi çıkar. (Ben bu nesnenin neyin içinde satıldığını pek bilmiyorum da) Bunlara sahip olmak için testiyi kırmanız gerekir. İçindeki davetiyede “sizi de bu mutlu günümüzde aramızda görmek istiyoruz” gibi bir terane yazar. Bizim o gün aralarında ne işimiz olacaktır, anlaşılmaz. Testinin içinden hediyelerin Nişantaşı’nın ve İstinye Park’ın hangi pahalı dükkânlarından alınabileceğini belirten bir not çıkar. Osmanlı’dan günümüze intikal etmiş olan bazı babalar bu uygulamayı çok ayıp bulurlar. Ama hediye almak için uğraşacak olan hanımlardır ve onlar bu uygulamayı çok kolaylaştırıcı ve modern konseptik olarak kabul ederler.

Hanım o yaz için beş tane düğün elbisesi yaptırmıştır. Bu düğüne hangisini giyecektir ve hangi mücevherlerini takıp, nasıl bir saç, makyaj, manikür ve pedikür karmaşası ile gidecektir. Üstelik bunları Oya’ya mı, yoksa Aslan’a mı yaptıracaktır; bütün hafta boyunca hanım arkadaşlarıyla telefon başında bu durumu değerlendirir. Arkadaşları hanıma çeşitli tavsiyelerde bulunurken kendi aralarında da hanımın bol bol dedikodusunu yaparlar. Ne görgüsüzlüğü, ne çirkinliği, ne de kocasının parasızlığı kalır. En korkulan şey ise hanımın giydiği elbiseyi düğünde başka bir hanımın da giymesidir. Aynı kıyafeti iki hanım kesinlikle giyemez. Bunu Anayasa bile yasaklamıştır. Bu madde Anayasadaki tek yasak koyan ve negatif ayırımcı maddedir. Ama aynı Vui Litton çantayı her hanım taşıyabilir. Tabii çanta ve pabuç da çok önemlidir. Hatta don daha da önemlidir. Çünkü ışık vurunca don elbisenin içinden gözükür. Onun için hanımların tercihi “astragan” don olur. Çorap giymeme modası yürürlükte olduğu için astragan donlar sıcak tutar ve sistiti önler. Ailede ise sorunlar baş göstermeye başlar. Geline gelinlik nereden alınacaktır. Paris’ten mi, yoksa New York’tan mı? Gelinin annesinin elbisesi nasıl olacaktır? Askılı, askısız, kendinden donlu, şemsiye biçimli, transparan, transparmayan, döpiyes, vs. Bunlar yeterli olaylar değilmiş gibi bir de babanın kıyafetine karışılmaya başlanır. Orada ip kopar. “Bıktım ulan sizden, vermiyorum kızı lan, vermiyorum işte” diye durmadan bağıran bir adam konu komşuyu rahatsız etmeye başlar.

Malum; sosyetik düğünün en önemli özelliği modern yani Avrupai olmasıdır. Bu tür düğünlere çağrılan bazı Avrupalılar ise bu düğünlerin ne “vai” olduğunu bir türlü kavrayamazlar. Bu düğünler İbrahim Tatlıses ile Mozart’ın havanda dövülüp Ebru Gündeş ile karıştırıldıktan sonra, üstlerine Julio Iglesias ilave edilmesiyle servis edilen “Kımızlı” Orta Asya düğünleridir.

Eniştenin “Binenlerin Mangırı Var” marka arabası düğün gecesi için borç alınır. “Anlam Hanım” düğün mekânının kapısında arabadan elbisesini toplayarak büyük zorluklarla iner. “Canoğul Bey” ise atik bir şekilde iner, sert bir şekilde arka kapıyı açar, kanepeden ceketini alır ve geriye doğru hızla atarak ceketi giyer; sonra da kravatını şöyle bir düzeltir; “valetin” verdiği bileti cebine sokar ve eşini alarak kapıya yönelir.

O gece metresinden ayrı kalmanın ve eşiyle düğüne gelmenin sıkıntılarını yaşayan Abdurrahman Bey ise siyah bir “Adam Uf Diyip İner” marka otomobilinin içinde kapıya yanaşır. Birden otomobilin ön kapıları açılır ve koruma ve şoför heyecanla inip, süratle arka kapıları açarlar. Abdurrahman Bey arka sağ kapıdan iner; ceketini giyer, asık bir suratla ve sert bir şekilde şoföre kendilerini beklemesini söyler. O garibim de Cumartesi gecesini diğer şoförlerle beraber otoparkçının kulübesinde portatif TV den maç izleyerek geçirir.

Düğün salonunun girişi Yunan Kolonları ve yeşil yapraklar kullanılarak Afrodit’in Zevk Odası gibi dekore edilmiştir. Masaların arkasında yakaları kapalı fırfırlı beyaz gömlekleri ve mini mini siyah etekleri ile kızlar bulunur. Bunlar çirkin kızlardan seçilirler ki gelinin güzelliğinin önüne geçmesinler. Siz aptal aptal etrafa bakınıp olayı anlamaya çalışırken, kızlar size “buyurun yardımcı olalım” derler. Abdurrahman Bey durumu yanlış kavrayıp hemen sıkı bir hamle eder; hanımının attığı çimdik sayesinde olayın zannettiği gibi olmadığını anlar. Kızlar sizi kimlik muayenesinden geçirirler ve elinize düğün şekeri yerine üstünde masa numaranızı yazan bir şerbetlik verirler. İçinde gül şerbeti vardır. İçeriye doğru yürürsünüz. Kapıda iki-üç penguen bey, iki-üç tane de “Dolapdere’deki Vitrin Mankenlerine” benzeyen hanım durur. Ama bu hanımlar giydirilmiştir. Zayıf görünebilmek için Avustralya’dan getirttikleri esnemeyen İngiliz çeliğinden yapılmış üç katlı lasteks korselerinin üstüne giydikleri uzun renkli elbiseleriyle “Olgunlaşma Enstitüsünün” camekânındaki mankenlere benzerler.

Bu hazirun gelenle gidenin annesi, babası, kardeşleri filandır. Kız kardeşler bekârsa ekmek bulabilmek için bulamaçtan çıkmışçasına makyajlıdırlar. Yanlışlıkla bu hanımları öperseniz üstünüz başınız rezil olur; onların da suratlarındaki boyalar birbirine karışır ve Hz. İsa’nın çarmıhtaki haline dönerler. Bizim komple esmer olan Hanımlarımız ise düğün nedeniyle bir tür sarışın olmaya çalıştıklarından suratları İstanbulspor formasına dönmüştür. Kapıdakiler size “hoş geldiniz” derler. Siz de “Vatan sağ olsun, Allah Aziz Yıldırım’ı başımızdan eksik etmesin, Allah Ajda Pekkan’a uzun ömür versin” gibisinden laflar edersiniz ve içeriye adımınızı atarsınız. Hemen oracıkta “Arp” çalan bir kız vardır. Bu kız Sosyal Güvenlik Kurumunun İşsizlik Sigortası Müdürlüğünden yollanmıştır. Çünkü orada ne sebeple bulunduğu ve de ne işe yaradığı belli değildir. O anda bir garson elinde bir tepsiyle yolunuzu keser ve tepside duran içkileri parmağıyla göstererek saymaya başlar. Tepside rakı yoktur; alaturka kaçar. Coca-Colanın CEO su ise kesinlikle Cola içmenizi tembihlemiştir. Ama Cola da ucuz kaçtığı için o da tepside bulunmaz. Neyse; garsondan kurtulup içeriye doğru gidersiniz. O kalabalıkta tanıdık birilerini bulmaya çalışırsınız. Yanlarından geçtiğiniz hanımlar size doğru bakarlar. Ama onlar erkeklere bakmazlar hanımlara bakarlar. Bakalım elbiseleri ve mücevherleri, çantaları, pabuçları, donları kendilerininkinden daha mı pahalı, daha mı güzel diye. Erkekler ancak güzel bir kız geçerse bakarlar. Beyler her zamanki gibi “Rus Karılardan” ve “Futboldan” konuşurlar. Otomobillerinden, teknelerinden ve Bodrum’da ki evlerinden bahsederler. Hanımlara göre daha gerçekçidirler. Böylece hem ilgilendikleri konuları konuşmuş olurlar, hem de birbirlerine tatlı tatlı havalarını atmış olurlar. Derken tanış birilerini görürüsünüz. Hanımlar hemen birbirlerine yapışıp öpüşürler. Nasıl becerirlerse, bunu makyajlarını bozmadan yapabilirler ve hemen dedikoduya başlarlar. Bu laflamalar “Roman” düğünlerindeki gibi kocalarının şeylerinin dedikodusu filan değildir tabii ki; çok ciddi şeylerdir. Önce ısınma hareketleri başlar. Biraz çoluk çocuktan filan bahsedilir. Sonra gelinden şikâyet edilir. Damatlar zenginlerse çok sevilirler. Biraz sonra vaziyet doğa gereği modaya kayar ve Nişantaşı dükkânları konuşulmaya başlar. Neticede olay Nişantaşı’nda dolaşırken rastlanmış olan hanımlara intikal eder ve muhaverenin keyfi orada başlar. Hanımlar biraz önce çok samimice öpüştükleri hanımları sökük dikmekten beter ederler. Hangisinde “Vajinusmus” olduğu, hangisinin sevgilisinden “Herpes” kaptığı, hangisinin kiminle kırıştırdığı gibi ülkemiz kültüründe var olmadığı kamuoyunca kesinlikle kabul edilmiş olan konular devreye girer. Bu arada ayakta durmaktan insanlara yorgunluk çöker. Bütün gün Diyet yapıyorum diye bir şey yenmemiştir ki akşam zengin büfeden bol bol yararlanılabilsin. Bu Diyete “İpek” diyeti derler. Üzerinize bir güzel açlık da çöker mi. 15 santimlik topukların üstünde yalpalamalar başlar.

O sırada birden bire “BONUS Marşı” gibi bir şey çalmaya başlar ve gelenle giden acayip bir şekilde bir yerlerden peyda olurlar. “AHHHH canım, ne de şekerler, ne de tatlılar; bak en sevdikleri marşla geliyorlar.” Sanki Milli Marşla gelmeleri gerekmektedir. Bir yerlerden inerler çıkarlar; bir daha çıkarlar; iki kere dönerler filan ve en nihayetinde İstanbul’da ki Amerikan Konsolosluğu gibi tepelerde bir yere monte edilmiş bir masaya otururlar. Ortaya “suratsız ve anlamsız derecede ciddi” bir adam/kadın çıkar. Devleti temsil eder. Yargıç gibi giyinmiştir. Sanki güzel bir iş yapılmamaktadır da gelenle gidenin suratlarına suçları okunacaktır. Derken bu hâkime benzeyen kişi kimlik tespiti yapar.

Aile hukukumuz İsviçre’ce yazıldığı için 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin tatbikine göre Kanun, lâfzîyle veya ruhiyle temas ettiği bütün meselelerde meri’dir. Yine Aynı kanunun Birinci Kısım(KARI-KOCA) Üçüncü Babına (EVLENME) göre, AHVALİ ŞAHSİYE MEMURLARI: İlan talebi kendisine vaki olan belediyenin reisi yahut evlenme işlerine memur ettiği vekili veya ihtiyar heyeti, itiraz eden bulunmazsa, evlenecek erkek ve kadının talebi ile evlenmeyi akit veya ilanın icra olunduğuna dair bir vesika itası ile mükelleftir.  Hâkim, “Moruk Bey, siz Çanda Hanımı eş olarak kabul ediyor musunuz; lütfen doğru beyanda bulununuz.”der ve “Hidemat-ı seniyye-i mülukaneye ve bahusus hidmet-i kitabete ehliyetli ve liyakatli âdemler olmanıza binaen dest-i izdivaca intihab ve tayin olundunuz” gibi bir şeyler söyler. Osmanlıca da nokta, virgül filan olmadığı için de hâkimin söylediğini anlamakta az bir şey zorlanırsınız. Dedemin böyle konuştuğuna inanamıyorum valla. Hâkim sonra da evlenmekte olan çifte cezalarını yazılı olarak tebliğ eder. Birden bir alkış kıyamet kopar. Herkes kararı desteklemektedir. Sanki beraat etmişlerdir. Hani düğün bir de Silivri’de olsa hiç bir şey garip kaçmayacaktır.

Böylece Damat Bey mandepsiye basmış ve “Cennet Öküzü” olmaya adım atmıştır. Hayat boyu eşine sadık kalacaktır. Nedense gelinler hiçbir zaman mandepsiye basmazlar. Onlar damadın ayağına basarlar. Bunu valla İpek söyledi.  Damat, hafiye T.C. devleti tarafından daha önce frengi kontrolünden geçirildiği için sıkıntı da yoktur. Türk Kadınları zaten frengi olmazlar. Bu yaz insanları “maytaba almak” da yasak olduğundan düğün sahipleri boşu boşuna Boğaziçi’ni aydınlatıp havaya para saçmaktan da kurtulmuşlardır. İşin sosyetikliğine göre cezalı çift ya ortadan kaybolurlar ya da piste çıkıp “La Koparsana” terennümleriyle dans ederler. Zaten tüm Avrupa’da da yeni evliler  “La Koparsana” ile dans ederler. Ama Hoca Efendi daha önce evde İmam Nikâhını kıymış, duasını da bir güzel yapmıştır. Eyüp Sultan’da Koç kurban edilmiştir. Hamamda “Kına gecesi” de düzenlenmiştir. “İlk Pazartesi Kilisesine” gidilip mum dikilmiştir. Bu arada “Bridal Shower” da eksik edilmemiştir. Yemekte Karnıyarık, Kuzu Budu Köfte, Cacık, İskender Kebabı, Pilav vs. yoktur da; Jumbo Karides Nicoise, Bizonlu Sezar Salatası, Somon a la Variete de Ecose vs. vardır her nedense. Davetliler afiyetle bunları lüpletirler. Bir yandan da Türk yemeklerinin muhteşem lezzetinden bahsederler. Tabii bu sırada yapılan dedikodunun haddi hesabı yoktur.

Yemekten sonra önce “slow” müzik başlar. Sonra sıra “Vals’a” gelir. Ortaya yaşlı çiftler çıkarlar ve aynen “Viyana Opera Balosundakiler” gibi nefis valsler yaparlar. Sonra olay hızlanmaya başlar. Latin müziği devreye girer. Bundan sonra müzik ne kadar gürültülü ve yüksek olursa düğün o kadar daha sosyetik olur. Patırtıdan kimse kimseyle konuşamaz; böylece düğün hakkında dedikodu da yapılamaz. Bu sırada 25 santimlik ökçelerin üzerinde yürümeye çalışan bir çeşit mavi mini etekler giymiş bir takım tuhaf kızlar ortaya çıkarlar. Bu hanım kızlarımız bigudili kadınlara benzeyen içine kamış konmuş kavunlar taşımaktadırlar. Bunlara “Şatçılar” denir ve bunlar şatlarlar. Bütün ısrarlarıma rağmen İpek bu yaratıkların ne işe yaradıklarını bir türlü söylemedi. Görünüşe göre bayağı faydalı işler yapıyorlardı. Tabii bunlar da çirkin. Gelinin güzelliğinin önüne geçmek yok her zamanki gibi. Daha sonra eller havaya olur; en sonunda da tüm modern sosyetik hanımların ayakkabılarını çıkarıp piste fırladığı “ohhh, yandan, yandan” ile gece Türk usulü biter. Geçenlerde kendisi de müzik yapan bir kayınpeder müziği 1960-1970 ler Avrupai terennümleriyle ayarlamış olduğu için ilk defa bir düğünde “yandan yandan” yokmuş.

Şimdi bir de maket pasta çıktı. Parasızlıktan pasta şeklindeki karton kutuyu kesiyorlar. Nereedeeeee o yanar kılıçlı “Kılıç Kalkan Ekibinin” korumasında ortaya gelen düğün pastaları.

Bu düğünlerin bir özelliği de konulu olmalarıdır. Mesela, düğünün teması sarımsak olur. Masalar sarımsaklarla süslenir; duvarlara sarımsaklar asılır. İnsanlar sarımsak renklerinde giyinirler; parfüm olarak üstlerine başlarına “ÇANEL Nr. 98 Sarımsak a la Maison” kokusunu sıkarlar. Aile büyükleri de sarımsak lafını duyunca düğüne ellerinde havanlarla gelirler.

Bence bu iş düğün değil, güğüm. Bütün gece misafirler çalkalana çalkalana kaymak gibi üste çıkarlar; düğün sahipleri ise lor peynirlik süt gibi pörsümüş bir şekilde arta kalırlar.

Ertesi Çarşamba herkes heyecanla Sosyete Dergilerinin çıkmasını bekler. Dergilerde fotoğrafı çıkmayanlar  “Aman canım, bizim öyle şeylerle ilgimiz yok ki zaten” derler.

Bir varmış, bir yokmuş, düğün çokmuş ve yeni evliler de Balayını Baldivlerde Balla geçirirler.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Bizim oraya çıkıp ne yapmamız gerekiyor, o halen belli değil.

 

EVLİLİK ÜZERİNE TATLI SÖZLER

Namuslu adam erken evlenir, akıllı adam hiç evlenmez.
Cervantes

Evlilik aşkın mezarıdır.
Stendhal

Bir evliliğin geleceği, ilk gecenin sabahında belli olur.

Balzac

Evlilik davaya benzer. Mutlaka memnun olmayan bir taraf vardır.
Balzac

Her evli çiftten en az biri budaladır.
Fielding

Günde bir kez olsun kocasını evlendiğine pişman etmeyen kadın çok azdır.
La Bruyere

 

 

YN: Bu son herif kimse, kesinlikle çok haklı. Ama genelde bu olay günde bir kezden daha fazla oluyor galiba.