Nis03

Hiç Kapalı Havuza Girdiniz mi?

Hiç Kapalı Havuza Girdiniz mi?

"Gençliğimizde havuz  vardı da girmedik mi?" diyen ihtiyarlardansanız bu yazıyı okumaya devam etmeyin. Sonra ne diyeceğinizi biliyorum. "Bizim zamanımızda zaten havuza ihtiyaç yoktu ki. Mis gibi deniz vardı. Nereden istersen girerdin. Her taraf tertemizdi." Sonra da bana semt plajlarını anlatmaya başlayıp, lafı "Kadıköy Vapurunda kravatsız kimseye rastlayamazdın" geyiğine getireceksiniz.  

Elli yıl önce Karaköy-Kadıköy vapuru 1. mevki tam bilet TL 1.00 idi. Kravatlı tiplere Vapurdaki lüks mevkide rastlardınız. Bu da normal bilet parasına ilaveten TL 2.50 demekti. Yani gidiş geliş günde TL 7.00 TL harcadınız mı "Köylülerle" bir arada oturmazdınız. O dönemde ortalama bir maaşın 250.00 TL olduğunu düşünürseniz, aylık maaşının tamamını 1.mevkiin Lüks bölümünde harcayabilecek "Köylü" bulamazdınız. Bu kravatlı arkadaşların çoğu Paşazadelerdi. İstimli sefinelerde boyunbağı ile oturan bu hazretler de kimlerdir diyeceksiniz. Bu zat-ı kibarların çoğu  Sultan II. Abdülhamit devrinin hal-i ve vakd-i umumisi yerinde olan kadasetlü, saadetlü, makbul ve muhterem Paşaların saray tahsil ve terbiyesi usulünde yetiştirilmiş; über janti; lakin hayat-ı umumiyeden bi-haber olan mahdumlarıydılar. Muhteremler pederlerinden bakiye kalan mirası afiyetle yemişler ve parasızlıktan izdivaç da eyleyememiş olduklarından etrafta bi-zevce piyasa eylerlerdi. Zat-ı  ^alileri azami derecede Evropai takılırlar; her zaman beyaz bir "şömiz" ve takım elbise giyerler ve daima kravatla dolaşırlar; hatta plaja bile öyle giderlerdi. Bu beyefendiler umumiyetle o dönemin muteber "Sosyete Kulüplerinde" beşuşane bir şekilde arz-ı endam ederlerdi. Namahremlerle selamlaşırken hanımların ellerini Francofon bir şekilde öperler ve "arz-ı hürmet ederim hamfendi" derlerdi. Gençler bu dediklerimi anlayamıyorsanız, dedelerinize soruverin. Yani sizin anlayacağınız kravat geyiği çok sert ve çok şiddetli bir palavradır. Böylece bunu da belirtmiş olduk. Hemi ya; o zamanlar memlekette mevki vardı, mevki. OGS ve HGS namevcuttu. Yandan çarklı vapörlü Araba Vapurları "Suhulet ve Sahilbend" de de, tramvayda da, otobüste de, şimendiferde de, faytonda da, kiralık atta da, yani bilumum seyr-ü sefer vasıtalarında mevki vardı, mevki. Daha doğru dürüst tayyare olmadığı için onda mevkii namevcuttu. Orada herkes eşitti. Düştü mü hep beraber ölünüyordu. Bu arada Tünelde paso 10 kuruştu.

O zamanlar Havuzlar zenginlerin köşklerinin bahçelerinde bulunurdu. İçlerindeki pis su hiç  değiştirilmezdi ve o suda kırmızı balıklar yaşardı. Böyle bir ortamda  bu balıkların nasıl yaşayabildikleri bilim insanlarınca hala çözülememiştir. Bu havuzların etrafları nedense pislikten yeşil-siyah olmuş mermer bordürlerle çevrilmişti. Halbuki şimdilerde fakirlerin evlerine dekorasyon olan bin bir çeşit havuz çeşidi var. Açık, kapalı, çıplak, haşema, kadın - erkek ayrı gayrı filan. Ben ise size spor tesislerindeki spor amaçlı kullanılan kapalı havuzlardan bahsetmek istiyorum.

Bu spor tesislerinde üç grup insan bulunur. Kendilerine "hayat arkadaşı" bulmak için gelen evde kalmış kızlar ve erkekler; kendilerine genç "friends with benefits" arayan, sporla hiç ilgisi bulunmayan her cins ve tipten erkek ve hanım; ve üçüncü olarak da cinsiyet ve yaş kavramının anlamını kaybetmiş olduğu bir takım insanlar grubu. Birinci ve İkinci grup genellikle iş çıkış saatlerinde gelip, tesis kapanıncaya kadar kalırlar. Bunlar bir miktar da "Multi Strong Vitamin & Power and Healthy Bar"da da takılırlar ve çok şık spor kıyafetleri giyerler. Üçüncü grup zaman açısından zaten laçka ve ümitsiz bir durumda bulunmakta olup; açılış ve kapanış saatlerini hatırlayamadıkları için günün herhangi bir saatinde kapıya dayanabilirler.

Bendeniz ancak üçüncü gruba duhul edebildim. Birinci ve ikinci grup zaten İpek tarafından bana yasaklanmıştı.

Üçüncü gruba girişin şartları bayağı ağırdır:

1. Zaman ve yaş kavramını kaybetmiş olmak,

2. Karşı cinsin ne anlama geldiğinin farkında olmamak,

3. Hanımlarda öne çıkmış menapoz göbeği, selülit ötesi sarkmış baldırlar, şiddetli silikonlanmış ve pempeleştirilmiş bir dudak, "über" büyütülmüş sert görünümlü göğüsler; erkeklerde ise fazlalığı aldırılmış olan memeler, seramik takma dişler ve dökülmüş beyaz saçların mevcut bulunması. Bir başka olmazsa olmaz ise beylerin prostat olup, her beş dakikada bir havuzdan çıkıp, gidip "lavaboya" işemeleri. (Bazıları havuza da işiyor olabilirler) Ayrıca hanımların ayın her günü problemsiz bir şekilde havuza girebilmeleri. Kısacası her türlü durumun çok olağan kabul edildiği bir ortam. Tam organik yani.

Benim üçüncü grubun hikayesi sabah evde başlar. "Hanım, bugün günlerden neydi" "Aman Bey, Salı dedik ya demin işte" "Bugün benim havuz günüm mü?" "Elinin körü; evet, bugün senin havuz günün" "O zaman ben bir havuza kadar gideyim. Eşyalarım neredeydi? Bir de gitmeden ayakyoluna da gideyim de sonra arabada problem filan olmasın." Havuz arabayla beş dakika ötededir.

Mucize kabilinden kaza yapmadan spor salonuna varılır. Otoparka girilir. Vücudun her tarafı tutuk olduğu için sağa sola dönüp bakmak pek mümkün değildir. O yüzden ilk bulunan boş yere haşırt diye girilip park edilir. Tabi bu sırada arabanın sağ tarafı yandaki direği sıyırtır. Arabanın önü öndeki arabanın arkasına çarpar filan. Sonra içeriye girilir. Resepsiyondaki çocuk sizi görünce turnikeyi hemen kendi açar. Giriş kartınızı yine evde unuttuğunuzu biliyordur.  "Günaydın evladım, çok teşekkür ederim. Nasılsın bakalım? Bugün hava lodos ya; bizim hanım sabah evde çok sinirliydi; sen, sen ol; sakın evleneyim deme." İlk ciddi problem soyunma odasına girmeden önce başlar. Galoş giymek lazımdır. Bel bükülmez ki giyesin. Ayakkabılar çıkartılır, ele alınır; galoşlar ayakkabılara elle takılır ve ayakkabılar galoşlu olarak tekrar giyilir. Ayakkabıyı giymek kolaydır; çünkü zaten ayakkabının arkasına basılmaktadır. İftiraya uğramamak için de ayakkabılar kutusuz getirilir. Ayakkabı demek zaten ayağın kutusu(kabı) demektir. Bu pabuçlar da "Hermes" marka potin olamayacaklarına göre bunlara bir de "kabın kutusu" gerekmez.  Bu sırada görevliye sorulur "Oğlum, Bahattin Bey geldi mi ?" "Yok amca gelmedi, dün ölmüş o." "Hay Allah, ben de ona bir prostat ilacı tavsiye edecektim. Evladım, geçen gün Şükrü Bey ayağı kayıp düşmüştü, ondan haber var mı peki?" "Var babacığım, "Uluslararası Hastanesinde" yatıyormuş. Düşerken dilini ısırmış, onu dikmişler." "Oh, iyi olmuş, iyi olmuş; çok konuşuyordu zaten kendisi." İçeri girilir ve soyunmaya başlanır. Geniş pilili açık gri pantolon çıkarılır. Popo düzleşmiş, göbek ileriye çıkmıştır. Pantolonun kemeri böyle bir konuşlanmaya itiraz ettiği için pantolon gri askı ile tutturulmuştur. Emekli bürokratsa kravat; emekli askerse kasket de vardır. Onlar da çıkartılır. Alttan slip dona benzeyen kocaman bol ve beyaz bir şey çıkar. Üstte koyu bej yün bir kazak vardır. Altında da beyaz bir gömlek. Bunlar da çıkınca alttan beyaz bir atlet gözükür. Atlet donun içine sokulmuştur. Tam o sırada çiş gelir. Ne olacak? Hemen havluya sarınıp su dökmek için abdesthaneye intikal edilir. Dönülür. İki dolap ötede iki genç erkek kızlardan bahsetmektedirler. Bizimki tabii neden bahsettiklerini anlayamaz ve damdan düşercesine "Evladım, bu mevsim dönümleri beni mahvediyor, romatizmalarım çok ağrıyor, sizde de ağrı yapıyor mu bu hava?" diye soruverir. Bu sefer de gençler bir şey anlamazlar tabii ki. İşi uzatmamak için " Hayır efendim" derler. Bizimki "Ah evladım ah; ben var ya, ben; sizin yaşınızdayken her gün üç saat yüzerdim. Sonra da işe gidip tam on beş saat çalışırdım. Sonra da sabaha kadar ver elini meyhane. Hey gidi günler, hey."

O sırada biraz ileriye Şuhubi Bey gelir. Şuhubi Amca hayatında masasından yüznumaraya gidip gelmek dışında hiç bir spor yapmamış, vücudunun her yeri ayrık otu gibi sarkmış zayıf bir adamcağızdır.  Ama Şuhubi Bey at kuyruğu saçlarını Mustafa Sarıgül gibi kınalamıştır. Dolabı açınca ilk işi aynaya bakıp saçlarını düzeltmek olur. Bir şekilde don bozması lacivert slip mayo giyilir. Sıra dolabın kapağına şifre girmeye kalır. Havuza gözlükle girilemeyeceği için Şuhubi Abi gözlüklerini dolaba koymuştur. Dolabın kapısını kapar. Kilidin şifresini görmeden girer ve memnun ve mesut bir şekilde havuza müteveccihen yola çıkar. Yolda her ihtimale karşı yüz numaraya girmeyi de ihmal etmez. Havlusunu alır ve havuz tarafına geçer. Duşunu alır, bonesini giyer; kendine bir kulvar seçip merdivenlerden aşağıya geri geri inerek yavaşça havuza girer. Yanındaki kulvarda balık adam gözlüğü ve şnorkel takmış uyanık bir T.C. vatandaşım kafasını sudan çıkartmadan yüzmektedir. Ayaklarında da paletler vardır. Şuhubi Amca bana döner "Ahmet Beyciğim, dünya çok değişti çok; biz gençliğimizde bunlarla balık avlardık. Hatta zıpkınımız bile vardı. Fransız Champion marka. Şimdilerde ise akıllı oltalar çıkmış. Öyle denize sallamana falan lüzum yokmuş. İstavrite programlıyormuşsun. O da istavritleri tutup tutup getirip kovaya atıyormuş." Tam bu sırada yan kulvarda ders yapan hanımları görür. Başlar onlara bakmaya. Hanımların en genci altmış beş yaşındadır. Şuhubi Amcanın bu durumdan ne anladığı pek belli değildir. Bana döner "Evladım, Türk kadını dediğin işte böyle olur" der. Kadınları sarı mini bikinisiyle havuzun dışında duran sarışın Spor Hocası Olga "eğitmektedir." Bana da bu durumda mecburen hanımları çok dikkatli bir şekilde izleyerek, uygulamaları doğru yapıp yapmadıklarını kontrol etmek düşer.  "Reşidevıj Hanımzz, siz var Puuutin gibi dimdikz durmakıjjj. Siz var şimdi yüç kerej sıçramak." Reşide Hanımın bırakın sıçramayı, konuşacak hali kalmamıştır. Onun aklı fırında bırakıp geldiği kuzu budundadır. Öğle yemeğinde yanına salçalı pilav yapıp, üstüne de evde yaptığı Sütlü Nuriyeyi nasıl yiyebileceğini düşünmektedir. Ha, burada ne mi aramaktadır? Zayıflamaya gelmiştir. Menopoz sonrası iyice kilo almaya başlamış; guatr ve şeker de çıkınca tosbağa gibi olmuştur. Bu durumda 45 yıllık kocasını elinden kaçırabileceğini düşündüğü için forma girmeye çalışmaktadır. Yalnız farkında olmadığı bir şey vardır. Koca ne varsa denemiş; Viagra, kocakarı şurubu, ısırgan şerbeti, koç yumurtası, gergedan boynuzu vs., ama bir müddet sonra da bunları niye denediğini unutmuştur. Bu arada hanımlar havuzdan çıkarlar. Bayağı yorulmuşlardır. Atarlar kendilerini havuzun yanındaki şezlonglara ve başlarlar gevezeliğe.

Öteki kulvarda pembe g-stringli iki yakışıklı gay havuzun içinde birbirlerine devamlı kur yapmaktadırlar. Havuzun müdavimlerinden hayattan nasibini alamamış olan tek parça siyah mayolu suratı kasılmış Nasibe Hanım havuzun kenarında kulvar beklemekten sıkılmış olduğu için çocuklara patlar "Gençler, insanlar buraya yüzmek için geliyorlar; başka bir şey için değil. Yüzmeyecekseniz çıkın artık". Tam bu sırada boşalmış olan ders kulvarına özel yüzme dersi almak için haşemalı bir genç kız gelir. Kız gözleri yerde utancından sıkıla sıkıla yürümektedir. Hoca kendisine havuza girmeden önce duş alması gerektiğini söyler. Mayo niyetine 1950 lilerin tuvakar düz gri tayyörünü giymiş olan kızımız gider duş alır. Böylece elbise duş almış olur. Kız gelir havuza girer. Yüzme bilmediğinden yakışıklı hoca kendisine ders gösterebilmek için kızın orasından burasından tutmaya başlar. Haşema üstünden nasıl kırıştırılır, onu denemektedirler. Ben altına geçmelerini bekleyemeden havuzdan çıktım.

Bu sırada Canibe Hanım zuhur eder. Kendisi Cumhuriyetin ilk modern Genç Kızlarından olup gençliğinde Moda Plajında yapılan Cumhuriyet Kupası Yüzme Yarışlarına Suadiyespor forması altında katılmıştır. Üstünde tek parça koyu lacivert bir mayo vardır. Tam bir Cumhuriyet Kadını havasıyla havuza balıklama atlar; ve yukarıya çıkamaz. Görevli hoca hemen yardıma gider. Ertesi gün kendisinin belini incitmiş olduğunu öğreniriz. Derken 45 yaşlarında obez mi obez bir hanım gelir. Mor Bikinilidir. O bikiniyi mecburen özel olarak diktirmiştir. Havuza kıç üstü "cup" diye atlar. Havuzun suları taşar. Kendisi de kahkahalar atar. Bu arada küçücük yeşil bikinisiyle müdavimlerden Ayşegül Hanım arz-ı endam eder. Ayşegül Hanım elli beş yaşlarındadır. İncedir ve formunu korumak için yüzmeye gelmektedir. Hala genç ve güzel olduğunu düşünmektedir. Bacaklarındaki selülitlere, sarkmış gıgısına ve ellerindeki lekelere bakmaz ve yüzündeki botoksu görmemezlikten gelebilirseniz kendisine kırk beş yaşında diyebilirsiniz.

Bu arada belirtmem gereken bir şey var. Bu havuzu bana İpek buldu. Tabii ben şimdi ufak ufak  tırsmaya başladım. Bütün havuzlar mı böyle; yoksa bu iş İpeğin bana bir kazığımı bu bilemiyorum. Yahu; allah için altmış yaşının altında biri gelse şu havuza ya. Valla dişimi kıracağım o zaman mutluluktan. Hatta o gece sevinçten çorapsız bile yatabilirim.

Tabii bu arada bu işin bir de mutfak boyutu var. Yani soyunma odaları. Hanımların tarafında ne olduğunu bir türlü öğrenemedim. Duş kabinine açtığım delikten o tarafı devamlı dikizliyorum; ama orada neler döndüğünü hala anlayabilmiş değilim. Bakıyorum. bakıyorum; yıkanan filan yok. Sadece bol bol konuşanlar var içerde.

Erkekler tarafını ise bayağı anlar gibi oldum. Adamın tipine bakıp, anında ne için geldiğini çıkarabiliyorum. Orta boylu, sıkı esmer, maksat dışı fazla kıllı, nefis göbekli, yuvarlak suratlı, çıkık elmacık kemikli, bıyıklı ve traşsız ise ve hele altındaki çizgili peştamal göbeğinin altından bağlanmışsa, o kesin saunacıdır. Uzunca boylu, yakışıklı, ağzı laf yapan genç biri ise, onun sporla mporla alakası yoktur. Spor hocası kızlara asılmak için gelmiştir.

Bir de eldivenli kıl tipler vardır. Arabalarını park ederler. Arabadan inip uzaktan komutayla kapıları kilitlerler. Bir kaç adım attıktan sonra geriye dönerler. Kapıları kontrol ederler, kilitli mi diye. Bunların elinde uzaktan komuta ile idare edilen akıllı çek-çekler vardır; bu bavul bozmaları sizi istediğiniz şekilde takip ederler. Tabii buna uyanmış olan bir hırsız ekibi, bir seferinde "jammer" kullanarak uzaktan komutanın etkisini kesmiş, çek-çeki alıp götürmüştür. Zülfikar Bey de çek-çeksiz kalıp, hanımından kallavi bir fırça yemiştir. Zülfikar amca soyunma odasına girmeden önce yere serilecek küçük yer havlularından iki adet alır; soyunduktan sonra ayakkabılarını bir havlunun üstüne, çek-çeki de öteki havlunun üstüne itinayla yerleştirip  yüzmeye öyle gider.

Malumunuz, bir Türk erkeği için erkeklik kavramı nedense sadece ve sadece ebattır. Ebat göreceli bir kavram olduğu için, başkaları en kıymetli yerlerini görecek diye sıkıntıdan mahvolurlar; ve sonuçta giyinip soyunurken "Notre Dame'ın Kamburu" gibi hareketler yaparlar. Bu yüzden çürüğe çıkanlar bile olur. Ertesi gün de gelip sırf bu sakatlanma yüzünden bir gece önce üç kızı birden ellerinden kaçırdıklarını filan anlatırlar.

Bir de erkeklerin cep telefonları çok sık çalar. "Mustafa abey be, nassın ya? Hemi babam, sen o davarları kamyona hele bir yükle, merakın olmasın, ben burada indirtiveririm malları"

"Cankan naber Oğlum ya; bu akşam ki iş tamam. Nataşa yanında bir tane daha getiriyor. Kız çok iyiymiş. he  he he he::::"

"Alo, tamam hanım ya, tamam. Bu akşam eve erken geleceğiz dedik ya. Yok yok, arkadaşlarla miki filmi falan seyretmeyeceğiz be kadın, fesupanallah ya"

Bu sırada Şuhubi Bey havuzdan çıkmış, duşunu almış, at kuyruğunu bağlamış olarak üstünü giymek için dolabına gelir. Gözlükler dolapta. Şifre aklında ama, tuşları görememekte. Bir takım tuşlara basar ve ortalığı sinir bozucu bir siren sesi kaplar.  Görevli arkadaş hemen seğirtir. Artık benim için oradan çıkıp, eve gitme zamanı gelmiştir.