Yedi Dağ - Yedi Ada

Yedi Dağ - Yedi Ada

Altmış yaşında, aklı başında, topuk dikeni tabanında, tenisçi dirseği kolunda, kıkırdak problemleri dizinde, yırtık tendonu omuzunda, bel fıtığı sırtında, stenti kalbinde bir adamım.

Bana herkes “manyak mısın, dağlarda kendine niye eziyet ediyorsun, gel Bodrum`a, keyfine bak” diyor. Ben ise hiç de manyak olmadığımı düşünmekteydim. Ama bu sefer evden çıkarken İpek bana nazikçe “sen biraz sıra dışısın” dedi. İpeğin söylemi ile bu “sen manyaksın” demektir. Demek ki hakkımda söylenenler doğru. Onun için de yukarıdaki aklı başında tanımını mülga eyledim. Kolumdaki ve bacağımdaki köpek dişi izlerini anlatmadan önce aşağıda yazacağım tahrir konusuna gireyim. Bize okulda öğretmişlerdi. Tahrir şöyle olurmuş: Giriş, gelişme ve sonuç. Tersi olsa ne fark eder ki? Aşağıdan yukarıya doğru yazarsın, olur biter. Zaten Lisede Kompozisyon derslerinde ancak ucundan not alırdım. Bir tek Pamuk beni geçemezdi. Çocukcağızın yazdıklarına not vermeyen Edebiyat Hocalarımız şimdilerde “Ben onun Nobel alacağını zaten biliyordum” diye öğünüyorlardır Allah bilir. Benim için de “Bunun zaten bir b.. olacağı yoktu, olmadı da” diyorlardır. Bu konuda haksız da çıkmamışlardır.

Nerelere geldik valla. Yirmi iki saatlik bir uçuştan sonra Madrid üzerinden Quito’ya (okunuşu Kito) vasıl olduk. “Alo?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Zaten “ben Ertuğrul ile Ekvator`a dağlara çıkmaya gidiyorum, sonra da Galapagos`a geçeceğiz” dediğimde karşımdakinin yüzünde boş bir ifade oluşuyordu. Ön bellek çalışmaya başlıyor ne cevap vereyim diye. Ön belleğin hızına göre cevap süresi on saniyeye kadar uzayabiliyordu. Ekvator ile Dağların ilişkisini kurmaya çalışıyorlardı. Ekvator algısı genelde deniz kenarı olduğu için de zorlanıyorlardı. Tam cevap verecekken onları zor durumda bırakmamak için “Ekvator ülkesine, And Dağlarına” gidiyoruz diyordum. Böylece durumu kurtarmış oluyorlardı. Tabii bu arada arka bellek hıza mıza bakmadan Galapagos dosyasını arayıp durmakta. “Bu isimde bir dosya bulunamıyor” cevabı çıkmakta devamlı. Sizin de şu anda arka belleğiniz muazzam bir hızla çalışmakta ve Galapagos dosyasını aramakta. Galapagos Pasifik Okyanusunda bir adalar grubu. Ekvator`a ait ve Ana Karadan batıya doğru uçakla bir buçuk saat mesafede. Bu adalarda bilumum deniz mahlukatı yaşıyor. Kuşlar, kertenkeleler, yılanlar, balıklar, iguanalar, deniz aslanları vs. Özelikleri ise insanlardan bu güne kadar hiç bir kötülük görmemiş oldukları için (nasıl oluyorsa) vatandaştan kaçmıyorlar. Burnunuzun dibine kadar geliyorlar. Hele deniz aslanı yavruları ayakkabı bağlarına çok meraklı. Neyse oraya varınca size daha fazla bilgi vereceğim.

Quito Ekvator’un baş şehri. İki bin beş yüz metrede volkanlarla çevrili bir vadide bir milyon üç yüz bin nüfuslu bir şehir. Zaten ülkede volkan öpseniz geçinirsiniz. Ülkenin nüfusu ise on üç milyon. Mesaha-i Sathiyesi de T.C.`nin üçte biri. Quito, İspanyollara tatbikat zayiatı vermeden önce orada yaşayan bir kabilenin adıymış. Ben alışkanlık kesp etmiş bir T.C. vatandaşı olarak hemen bir Türk Lokantası aramaya başladım ve şehir rehberinde Atatürk Restaurant`ı buldum. Ama gitmek nasip olmadı. Haa, bu arada bu gezide hiç Türk`e rastlamadık. Yani sizin anlayacağınız burası emin bir yer gibi gözüküyor. Yoksa biliyorsunuz etraftaki Türk bolluğundan dolayı size Antarktika`ya gitmenizi tavsiye eder olmuştum. Ekvatorlular para basmaktan bıkmışlar ve Amerikan Dolarını ve madeni Amerikan Centlerini kullanmaya başlamışlar. Ama ayıp olmasın diye de sadece kendi ülkelerinde geçerli olan Ekvator madeni doları ve centleri var. Bunlar ABD Dolarıyla ayni zamanda tedavülde dolaşıyor ve birim olarak da Amerikan Doları ile eşit kıymette. Ben tabii ki uyanık bir Türk olarak bütün bu madeni Ekvator Dolarlarını cebime koyup Los Angeles`e geçtim. Beni havaalanından eve götüren taksiciye büyük bir mutlulukla verdim bunları. O da sevinerek aldı. Adam meğersem Ekvatorluymuş. Bu şehrin hemen yanından da ekvator çizgisi geçiyor. Bizim Boğazların Avrupa`yı Asya`dan ayırması gibi bir şey. Bu hayali çizgiyi betimlemek için bir parkın içerisine bir çizgi çekmişler ve sizi oraya götürüp “aha, işte Ekvator” diyorlar. Ben Kuzey Yarıküreye çıktım, Arturo da Güney Yarıküreye indi ve çizgi üzerinde el sıkıştık. Halbumsi böyle inme çıkma olmazmış. Arturo, Ertuğrul`un Güney Amerika’daki adı. Adamın esas adı Kamil Ertuğrul. Benimki de Ahmet. Eeee, ne var bunda diyeceksiniz. Bunda olan şu: Bize Ekvator Dağlarında “Taliban” demeye başladılar. Bu ülkede mevsim yok. Mevsim hep aynı. Ama çiçek açmış meyve ağaçlarının neye göre çiçek açtığını sorduğumda “herhalde zamanı gelmiştir” gibi enteresan bir cevap aldım. Zaten burada gece gündüz devamlı on iki saat. Güneş sabah altıda doğuyor, akşam altıda batıyor. Bu yüzden de “bizim insanımız tembeldir” diyorlar. Zaten insanların tembelliklerine bu kadar kolayca bir kulp bulabilmelerine bayılıyorum. Ben bu güne kadar kendiminkine bir türlü akla yakın bir neden bulamadım. Ama ben bu güzel ülkenin tatlı insanlarını çok sevdim. Diğer Güney Amerika ve Andinista ülkelerinden faklılar.

Quito`yu gezdikten sonra dağ programına başladık. İlk önce Quito`nun hemen yanı başındaki Pichincha Dağına çıktık. Teleferikle 4000 metreye çıkıyorsunuz; oradan da 4750 metredeki zirveye yürüyorsunuz. Üst taraflara doğru kumluk bir alandan çıkış yapıyorsunuz. İki ileri bir geri derken bir kaya duvarı çıktı karşımıza.”Ne olacak şimdi” dedim. Arturo “hiiiiç, çıkacağız” dedi. Rehber davar gezdirir gibi göbeğime bir ip bağladı. Üstümde harness marness de yok bu arada. Harness ipe bağlanabilmek için giyilen bir zımbırtı. Ve çıktık tabi ki. Arturo bu çıkışın on iki derece üzerinden beş zorlukta bir kaya tırmanışı olduğunu söyledi. Suni duvarlara çıkmaya çalışan bazı arkadaşlara duyurulursmile Ertesi gün 5100 metrelik İliniza Dağına doğru otobüsle hareket ettik. 1955 model Nissan marka yirmi kişilik bir otobüs, ama koskocaman. İçinde Arturo, ben, yerel rehber, rehber yardımcısı ve şoför var. İsteyen istediği yerde uyuyabiliyor filan. Yolda bir yerlerde rehber arabayı durdurdu ve “hadi bakalım” dedi. Nereye bakalım filan derken adam bizi yola sürdü ve Corason Dağına çıkmaya başladık. “Hocam, ne oluyor” demeye vakit kalmadan biz de düştük yola. 4250 metreye aklimatizasyon çıkışı yapacakmışız. Corason kalp demek. Adını kalbe benzediği için öyle koymuşlar. Hani ortasından ok geçen kalp vardır ya, “Hüsamettin Hatice’yi seviyor” diye. Anlaşılan Ekvator`da Hüsamettin Hatice’yi değil Hanife`yi seviyor ki ben bu dağı bir şeye benzetemedim. Neyse aklimatize olduk ve aşağıya indik. Yola devam. Akşama doğru İliniza Dağının eteklerinde bir pansiyona geldik. Niye dağın etekleri derler de, mesela, kombinezonu demezler. Neyse, yemek yedik ve yattık. Sabaha karşı Rehber Diego bizi öyle bir dehledi ki fırladık yerimizden ve sevgili Ilinizamıza kavuşmaya koştuk. Başladık yükselmeye. Çıktık çıktık, bir de baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz. Çünkü 4750 metrede bir üst kamp mevcut. Neyse devam. Dağ 5100 metre. Bendeniz 5000 metrede yarışı bıraktım. Son yüz metresi epey kayalıktı. İpe bağlanmak filan gerekiyordu. “Biliyorsun İpek daha yükseğe çıkmama izin vermiyor” dedim Arturo’ya. Eh, o da İpeği iyi tanıdığı için pek ses çıkaramadı. Ben rehber Diego ile aşağıya, Arturo rehber yardımcısı Pedro ile yukarıya. Biz daha yarı yola inmemişken Arturo zirveye çıkmış olarak çıka geldi ve bizi yakaladı. Pedro ise o sırada yukarılarda taksi çağırmakla meşgulmüş. O günden sonra Pedro`ya Il Tigre (kaplan) denmeye başlandı. Ama bu lafı kimin neden çıkardığını da kimse bilmiyor. Dağdan indik ve doğru Cotopaxi Dağına. Koşturup duruyoruz sizin anlayacağınız. Cotopaxi 5800 metre. O gece orada 4000 metrede kaldık ve ertesi sabah 5000 metredeki buzula çıktık. Biraz kartopu filan attık birbirimize; hatta Arturo kardan adam yaptı ve etrafta kartopu oynayanlara da “Noel Baba T.C. de yaşamış” dedi. Ne demek istediyse. “Niye geldik buraya” dedim. “Aklimatize olmak için” dedi rehber. “Hay şu aklimatizasyonuz batsın” dedim içimden, “başınıza aklimatizasyon kadar taş düşer inşallah”. Sonra indik aşağıya. Hava çok kötü ve fırtınalıydı. Arturo zirve yapmaya karar verdi. Ben bir an için “Bodrum`a gel” diyenleri düşündüm ve o kötü havada hayatımı tehlikeye atmamaya karar verdim. Bahane kolay: İpek. Böylece yırttım zirveden. Zaten bu dağcılar da tuhaf adamlar valla. İlle de zirveye çıkacaklar. Sanki elli metre altında kalsalar olmuyormuş gibi. Ayrıca da, mesela 5989 metre olan dağı kesinlikle 6000 metre kabul etmiyorlar. Ben İIliniza`da “geri dönüyorum” deyince, Rehber ısrarla “şu otuz metreyi de çık da 5000 metreye çıkmış olasın” dedi. Allah akıl versin.

Ertuğrul o gece herkesten sonra yola çıkıp, hepsini geçmiş. Ertesi gün herkes Arturo`dan bahsediyordu. Ama bunun Arturo`ya pek de bir faydası olmadı. Dönüşte fırtınadan üç kere yollarını kaybetmişler. Kendi başlarına çıkan dört adet Alman kız akşama doğru aşağıya gelmeyince, kurtarma ekipleri filan hazırlandı. Ama Alman Kızlar son dakikada çıkıp geldiler. O gece nasıl olduysa orada kalıp yattık. Ertesi gün Chimborazo Dağına nakil edip, bu dağın yamaçlarında 4200 metrede Marco Cruz adlı Ekvatorlu çok tanınmış bir dağcının Lodge una konuşlandık. Adam altmış beş yaşında; 1969 da Ağrı`ya çıkmış. Dünyada başka bilumum dağlara da çıkmış. Dünyanın tanınmış dağcılarından. Bizi oraların en büyük şehri olan Riobamba`daki evine yemeğe davet etti. Riobamba`da üstü kapalı bir pazara gittik. Bir bölümünde kızarmış domuz satan belki otuz tane tezgah vardı. Aynen bizim dönerciler gibi. Domuzlar pişmiş kellelerinle ortada duruyorlardı. Biz yemedik, ama Marco yarım domuzu götürdü. Neyse, zaten o günden sonra Ekvator`da sırtımız yere gelmedi. Nereye gitsek “biz Marco Cruz`un kankalarıyız” dediğimiz andan itibaren büyük bir itibar görmeye başladık. Chimborazo 6300 metre yükseklikte ve buzul başladıktan sonrası teknik bir dağ. Yetmiyormuş gibi aşağıya da ha bire taş salma merakı var keratanın. Yani bu dağ harbiden beni aşan bir dağ. Ertesi sabah Marco aldı bizi 5000 metredeki üst kampa çıkardı. “Hayrola Marco Abi, Que pasa?” dedim. “El Condor pasa” dedi. Tabii hemen anladım ki aklimatizasyon çıkışı yapıyoruz. Kampın adı Whymper Kampı. Bu isim bu dağa 1880 yılında ilk defa çıkan adamın adi. Arturo baktı hava iyi, yorgun olmasına rağmen o gece zirveye çıkmaya karar verdi. Ertesi gün onun dönüşünü beklerken Marco`nun Lamaları ve Alpakaları ile şakalaşmaya başladım. Aldığım aile terbiyesinden dolayı önce benim tükürmem çok ayıp olacağı için, hayvancağızlar bana tükürmeden ben onlara tüküremedim. Yani tükürükleşemedik. Bu sırada Whymper de çıktı ortaya. Bu Whymper dört aylık bir Alman Kurt Köpeği yavrusu. O da lamalarla filan oynaşmaya başladı ve derken yanıma geldi. Benim çok özel bir kabiliyetim vardır. Tavukları anında uyutur (ciddiyim), çocukları ve köpekleri de anında azdırabilirim. Bizim çocuklar küçükken İpek bazen bana “şunlara bir göz kulak ol da, ben biraz kafamı dinleyeyim” derdi. Ama en fazla iki dakika sonra evde acayip kıyamet kopmaya başlardı. Eh Whymper’de de bu oldu ve herif benimle oynarken ha bire kolumu bacağımı kapıp durdu. Kalın bir polar ceket ve anorak giymiş olduğum için dişlerini etime geçiremedi, ama o dişler yine de her tarafımda iz bıraktı. Hani yani kuduz olmayalım diye de bendeniz on gün kadar Whymper’in izini sürdüm. Acaba hala yaşıyor mu diye. Akşam Arturo geldi ve “Ahmet Abi, kevgire dönmüşsün valla” dedi. Doğrusu bu lafa hiç de alınmadım. Bu arada uzaktan Sangay volkanının on beş dakikada bir dumanlar ve lavlar püskürtmesini izledik. Davulun sesi uzaktan hoş geldi, ama yanına yaklaşsaydık neler olabilirdi bilemiyorum. Ertuğrul`un dağlara çıkış hızından dolayı açığa dört günümüz çıktı. Biz de Amazon`a inmeye karar verdik. Ertesi gün de indik. Yani 6300 metreden 300 metreye indik. Bir şey de olmadık. Ama aşağıya ineceğimize yukarıya çıksaydık bizi çoktan defnetmiştiniz. Amazon`da Yağmur Ormanlarında gezdik, Kelebek Çiftliğini dolaştık, büyük bir alanda koruma altında tutulan Ekzotik Hayvanları gördük, Orkide Çiftliğini tavaf ettik. Buralar Arturo gibi Böcek Uzmanı bir Biyolog için tapılacak yerlerdi doğrusu. Amazonun yerlisi olan bir ailenin evine konuk olduk. Zehirli okları üfleyerek atış yarışması yaptık. Hatta Arturo bu zehirli oklardan bir miktar Ankara’ya getirdi. Ne iş için kullanacak bilmiyorum. Böylece Ertuğrul’un Ankaralı olduğunu öğrenmiş oldunuz. Hani bu oklara ihtiyacınız olursa bilginiz olsun diye söyledim. Dönüşte bu sefer yine 4000 metreye çıktık ve nefis bir termal otelde kaldık. Zaten 4000 metrenin altına inemedik ki.

Sonra da Quito`ya vardık. Oradan da Galapagos Adalarına uçtuk. Bu adalar Darwin Abimizin Evrim Teorisini geliştirdiği yerler. Çocukcağız yirmi üç yaşındayken gelmiş, topu topu otuz altı gün mü ne kalmış oralarda, arkasından da Evrim Teorisini bulmuş. Biz de bir hafta daha kalsaydık Sıkıntı Teorisini geliştirecektik herhalde. Bir hafta kaldığımız adalarda son iki günün biraz gereksiz olduğunu düşündük. Dört haftalık bir gezide bu kadar kusur Kadı Kızında bile olur, değil mi ya. Galapagos Adalarını seksen kişilik çok cici bir gemiyle gezdik. Organizasyon ve ağırlama çok mükemmeldi. Geminin ait olduğu şirketin sahibinin iki kızı (hani yanlış anlaşılmasın küçük kız altmış yaşındaydı) yolcularla evlerinde misafir ağırlarmış gibi ilgileniyorlardı. Hatta kaptanımız akşamları yemek öncesi güvertedeki barda gitarı ile tatlı tatlı Latin şarkıları terennüm eyliyordu. O sırada gemiyi kim kullanıyordu, bilemiyorum. Biz de yapmış olduğumuz Amazon ve Dağ gezilerinin fotoğraflarından diğer yolculara bir sunum yaptık. Gemideki Ekvatorlular da böylece ülkelerini tanımış oldular. Diaların hazırlığını Arturo yaptı. Sunumu da ben yaptım. Ben keyifle kaptırmış giderken Ertuğrul bana ha bire “İhtiyar, çekil şu ekranın önünden yaw” deyip deyip durdu. Niye öyle diyordu, anlayamadım bir türlü. Bavulu Quito havaalanında verdik ve gemideki kamaramızda bulduk. Ekvator gibi bir ülkede bu servis bizi çok şaşırttı doğrusu. Bu olay bir gezi değildi. Bir “Ekspedisyon” idi. Sabahları yedide kalkış, sekizde gemiden ayrılış, adaları geziş, on bir bucukta gemiye avdet ediş. Gemi yeni bir adaya giderken de öğle yemeği. İkide tekrar karaya çıkış ve altı buçukta gemiye dönüş. Yedi de ertesi günkü programın tanıtılması, yedi buçukta yemek. Sonra da barda sabaha kadar eğlencesmile Nedenini bilemiyorum, ama biz dahil gemideki herkes akşam yemeğinden sonra cup yatağa. Hayatımda bugüne kadar beni en tedirgin eden ses Ertugrul`un dağlarda gecenin bir yarısında “Arkadaşlar, uyanalım, yarım saat sonra zirveye çıkmaya başlayacağız” idi. Ama bu gemide o sesi de geçen bir anons çıktı ortaya. Program Koordinatörü Ramiro`nun biraz İspanyolca aksanlı İngilizcesi ile sabahın yedisinde kamaramızda patlayan sesi. “Ladies and Gentleman, this is your wake-up call; breakfast will be served in fifteen minutes. “Hay İngilizcen batsın be adam” Üstelik bu anonsu bir de Almancası, İtalyancası, İspanyolcası vs. takip edince Erturtul`a çok haksızlık ettiğimi düşündüm.

Bu adalarda hayvanları tabii ortamlarında görüyorsunuz. Normal yaşamlarının içine giriyorsunuz. Adaları Milli Park ilan etmişler ve çok ciddi bir şekilde de koruyorlar. Rehberlere “Naturalist” diyorlar ve bu konuda çok iyi eğitilmiş kişiler bunlar. Her adada farklı mahlukata rastlıyorsunuz. Bunların yaşam rutinlerini, hangisinin ne içip ne yediğini, erkeklerin dişilerini dans ederek nasıl tavladığını vs. görüyorsunuz. Bu arada neslinin son erkek tosbağası olan Lonesome George’da gördük. Neslini devam ettirsin diye vatandaşın yanına iki dişi kaplumbağa koymuşlar. Adamcağız onlara hiç aldırmıyormuş; ve hıyarcık gidip gidip kayalara sürtünüyormuş. Bunlar dev kara kaplumbağaları. Tortoise dedikleri cinsten. Adada insanların yaşamasına ve trafik olmasına rağmen ortalıkta serbestçe dolaşıyorlar. Deniz İguanaları soğuk kanlı hayvanlar oldukları için akşama doğru hareketsizleşiyorlar ve sabahları güneş çıkıp hava ısındıktan sonra ancak hareket edebiliyorlar. Bu saatlerde denize inip yosunlarla beslenip geri geliyorlar. Bunlar siyah renkli. Kara İguanalarının rengi ise sarı. Hava ise kapalı ve serin. Su ısısı 18 derece. Antarktika`tan gelen Humboldt akıntısı geçermiş buralardan. Onun için de su serin olurmuş. Neyse fazla anlatmayayım da, bir gün oralara giderseniz veya TV de izlerseniz “Sallamanın da bir sınırı olur be adam” dersiniz falan sonra.

Sonra mutat olarak, buralara kadar geldiğim için ayni kıtada çok yakin olan Los Angeles`e Nejat`a da bir gideyim dedim. Buralara gelmiş olmak Los Angeles`e sadece on saat çıkmış. Nerdeyse İstanbul`a kadar gitmiş oldum. Nejat ile de bol bol film çevirdik. Okulundaki bir panele gittim. Panelistler, filmin çekilmesi bittikten sonra montajını yapanlar. İngilizcesi editor olan bu grup üç kişiden oluşuyordu. Biri Hurt Locker ile bu yıl Oscar kazanan kişiydi. Bir diğeri Avatar` ın editörüydü. Avatar`ın nasıl çekildiğini gördük bu arada. Ötekisi de Örümcek Adam`ın ve başka bir sürü filmin montajını yapmıştı. Sizin anlayacağınız bu film işini ben kaptım bile. Yakında Avatar`ın nasıl çekildiğini gösteren bir DVD çıkacakmış. Alın izleyin. Ben yorum yapmıyorum.

Yahu bugün Los Angeles 48 derece oldu. Evet, kırk sekiz derece. Fahrenheit değil, Celcius. Ben böyle bir sıcak görmedim hayatımda. Allahtan rutubet yok. Böyle bir sıcak burada ilk defa oluyormuş. Yarın da vatana doğru yola çıkacağım, ama ufak bir pürüz var galiba. Iberia ile uçuyorum. Onlarda az biraz grevdelermiş. Neyse bir şekilde İstanbul`a avdet edince gerisini de anlatırım.

PS. Anlatılacak gerisi kalmadı, çünkü grev bitti. Ve biz Ekvator’dan ayrılmadan evvel polisler arasına biraz fitne fücur sokmuştuk. Meyvesini de geçenlerde aldık. Adamlar isyan eylediler.