Zayıflamak

Zayıflamak

İpek dedi ki “Haydi bakalım, Marmaris’e zayıflamaya gidiyoruz yine, arkadaşlar da geliyorlar”. Marmaris’e gitmek insanı zayıflatıyorsa, bunca yıl niye bekledik anlamadım. Ne bileyim ben. Bodrum veya Antalya niye olmuyor mesela? Sanki Marmaris’e gidince yemek yemeyeceğiz. Evde yemesek ne olur ki?

Neyse gittik, aaaaa, bir de ne göreyim. Marmaris’te o malum darbe girişiminin olduğu otele gelmişiz. Demek ki biz zayıflamak için o sırada orada olsaydık çok pahalı bir zayıflama olacaktı. Zincirlikuyu’da bir mezar TL 100 000.00 imiş. Eh, iki mezar TL 200 000.00. Artı geldisi gittisi, Gasilhane Kirası, Gassal Bahşişi, Teneşir Tahtası temizleme parası, Hoca Duası, Ağlayıcı Yevmiyesi, Mezar Kazıcılar, Su Dökücüler filan derken oldu mu size bir yirmi kâğıt daha. Evi sat ki gömülesin. Bir de palavradan ağlamaklı suratlı cenazeye gelmiş hazirun. Ayrıca tebrike geldiklerini zannederek Paparazzilere muhteşem pozlar veren mini etekli sosyetikler. Çelenk göndermeyin diye yazarsın; alay eder gibi dağ gibi çelenkler gönderirler. Çelenkleri yapan çiçekçiler de mezarlığa kadar gelirler. Ne kadar duygulu insanlar dersiniz. Onlar gömü bitip herkes dağıldıktan sonra mezarın üstüne bırakılan çelenkleri alıp bir sonraki cenazeye yetiştirmek için oradadırlar.

Neyse biz bu masraflardan kurtulduk. Odaya yerleştik filan, aşağıya yemeğe indik. Açık büfe var demişlerdi. Acayip güzel bir açık büfe. Üstünde dünyada aklınıza gelebilecek her türlü ot var. Ama sos mos yok. Tuz muz yok. Allahtan çatal bıçak var. Bu durumda karın doyurabilecek tek şey onları yemek. Derken garson çorba var dedi. Nefis yağsız, tuzsuz, bibersiz, şekersiz filan haşlanmış Girit Otları çorbası geldi. Garson “sonra da tatlı var” dedi. Biz ot tatlısı beklerken şekersiz deniz atı haşlaması suyu geldi. Bir iştahla yedik ki sormayın. Yemek biter bitmez İpeğe “Haydi odaya çıkıyoruz” dedim. “Sen çık, ben sonra gelirim” deyince bir rahatladım ki sormayın. Odaya çıkıp hemen kebapçıyı aradım. “Bana iki porsiyon kebap, bahçede otların arasındayım, oraya getiriver” dedim. Neme lazım, güvenlik görür filan, kurallara uymuyorum diye vuruverir. Ohhh, kebabı bir yedim, bir yedim; sonra da bizimkilerin yanına gittim. “Çok yemişim, uyku tutmadı” dedim. Aptal aptal bana baktılar. Haklıydılar. Ben de olsam, aptal aptal bakardım. Baktım ki herkes çok memnun. O gece hemen nasıl zayıflamış olduklarını birbirlerine anlatıyorlar. Hani bunlar cahil cühela da değiller; okumuş yazmış kişiler. Verdiği ilaç için “bu ilaç şişmanlık yapabilir” diyen doktora asırların verdiği tecrübeyle “Tohtor Hanım, şişmanlıktan ne zarar gelir ki” diyen Anadolu Kadınının bu işi çok iyi bildiğinden hiç şüphem yok. Zaten insanın başına ne gelirse okumuş yazmış olmaktan geliyor. Siz hiç cahil bir insanın zayıflamaya çalıştığını gördünüz mü Allah aşkına. Ben çok yazdım okudum, ama hala Kızılırmak’ın uzunluğunu öğrenemedim. Bakır nerede çıkar, şeftali nerede yetişir hala bilmiyorum. Ama, bir gemi Amerika’ya beş günde giderse, beş geminin Amerika’ya bir günde gidemeyeceğini çok iyi biliyorum. Çünkü bunu bana Amerikalılar öğretmişti. Gerçi şimdi Amerika’ya gemi memi de gidemiyor ya. Amerikalılar bize vize vermiyorlarmış. Biz de onlara vize vermiyoruz. Oh olsun onlara. Artık buraya yüz çektirmeye, saç ektirmeye gelemeyecekler. Gelip burada çocuk doğurup T.C. vatandaşlığı alamayacaklar. Sekizinci sınıf artistleri buraya gelip Yeşilçam’da nasıl başarılı olduklarını Amerikan sosyete dergilerine anlatamayacaklar. Sanatçıları Türkiye’de ki sanat müzayedelerinde eserlerinin on binlerce dolara satıldığını söyleyemeyecekler. Amerika’nın geleceği kötü diye Türkiye’ye yerleşmek için 500 000,- Dolarlık ev alıp T.C. vatandaşı olamayacaklar. Yazık oldu valla gariplerime.

Biz işte Marmaris’te böyle zayıflamaya çalışıyoruz. Boş midelerin gurultuları arasında boş boş konuşup duruyoruz. Ha, bir de bu işin spor tarafı var. Açlığı unutmak için yürüyüş lazım dediler. Doğru. Yürürken açlığı hissetmiyorsunuz da vardığınız yerde ilk işiniz yürüyüşün açtığı iştahınızı kapatmak için lokanta aramak oluyor. Bir de spor hocaları var. Nabzınızı ölçüyorlar, yürüdüğünüz yolu kolluyorlar, havuzda acayip hareketler filan yaptırıyorlar. Ama en kötüsü hemşire hanım. Sabah kalkar kalkmaz tepenize dikilip “haydin tartıl bakalım” diyor. Eğer kilo vermemiş olursanız bir fırça yiyorsunuz ki, anlatamam. Sonra tansiyonunuzu ölçüyor. Fırçanın korkusuyla tansiyon olmuş zaten 30. “Size tuzu yasaklıyorum” diyor. Bu durumda zaten sıfır olan tuz tüketiminiz eksiye düşüyor.

Bu sefer de bütün bunları en doğru şekilde yapabilmek için bavul hazırlarken İpek düştü ve kalçasını kırdı. Acılar içinde kıvranırken ilk söylediği söz “tam zayıflamaya gidecektik, şimdi bir müddet hareket edemeyeceğim ve yine kilo alacağım”. Doğru bir tespit. Eve gelecek geçmiş olsun çikolatalarını biz de artık hapisteki zavallı Suudi Prenslerine veririz. Böylece bayağı bir sevap işlemiş oluruz. Esasında adamlara birer şişe viski yollasak daha da memnun olurlar ya.

Neyse, çok değerli dostlarımız doktorlara sorarak bir yol haritası çizdik ve eve ambulans yollandı. Yerde acı içinde kıvranan İpek “Oda çok dağınık, ambülanscılara çok ayıp olacak, odayı hemen toparlayın” diye talimat vermeye başladı. Tövbe estağfurullah, bu kadına şişmanlamak müstahak valla. O zaman al eline bacağını kendin topla ortalığı be hanım. Ambülans önde ben arabayla arkasında çala çala, bağıra bağıra hastaneye geldik. Ambulansla giden Nejat çok mutlu oldu. İstanbul trafiğinde öncelikli gitmenin zevkini tattı çocukcağız. Ve hemen cumhurbaşkanlığına adaylığını koymaya karar verdi.

Sonra neler mi oldu? Hastaneye ziyaretçiler ve çikolatalar gelmeye başladı. Biz hepsini yiyemediğimiz için yan odada yatan mide ameliyatı geçirmiş adamcağıza verdik bir miktarını. Adanalı olduğu için her gün gelen üç milyon ziyaretçisi kendisine sadece bol acılı kebap getiriyorlarmış. Çikolatalar adamcağıza çok makbule geçti. Bu arada sayesinde bol bol Adana türküleri dinleyip çok eğlendik.

Derken odaya bir hanım geldi. İpek ile ilgilenmeye başladı. Grimsi saçlar acayip yapılmış, makyaj tamam, dudaklar nefis boyalı, yırtık pantolonlu, üzerinde seksi bir kazak, ayağında tam ölçemedim, ama en aşağı 15 cm. lik dağcı botuna benzeyen bir şeyler. Hemen ben de mi bacağımı kırsam diye düşünmeye başladım. Ne olacak diye merakla beklerken “ben doktorunuz Busecangülnaz” deyiverdi. Ben de “işiniz bitince Luca’ya gidelim mi doktor hanım” dedim. “Ah, çok isterdim, ama bu gece nöbetçiyim” dedi. Kısmet işte. Tabii ki bütün bunları İpeğin bacağının kırık olduğunu bilerek rahatlıkla söyledim. Devamı klasik. Birkaç gün ağrı sızı ve tam diyetlik tuzsuz, şekersiz, yağsız yemekler.

Konunun özeti: zayıflamak için Marmaris’e değil Hastaneye gideceksin.

Sağlıcakla kalın.